Haber Detayı
Teslimiyeti akıl diye pazarlayanlar: Mandacılığın güncel dili
Soner Yalçın yazdı...
Ekranda dinlediklerime, köşe yazılarında okuduklarıma; güce haklılık atfedenlere inanamıyorum.
Güçlü bir ülkenin, güçsüz bir ülkeyi bombalayıp devlet başkanını kaçırması nasıl normalleştirilir?Bu yasa dışı güç gösterisi hukuksuz görülmeyip, nasıl olur da sıradan, kabul edilebilir, hatta meşruymuş gibi sunulur?“Darbe” demiyorlar, “haydutluk” demiyorlar; yerine “demokrasiye destek”, “özgürlük çağrısı”, “meşru halk talebi” diyorlar…Bu yasa dışılık, sis perdesi arkasına gizlenmekle kalmıyor, suç gösteriye dönüştürülüyor.
Venezuela ilk değil; Irak ile başlayan Afganistan, Libya ile süren zor’a dayalı güç, politik şiddet olmaktan çıkarılıp, medyatik şov gibi sunuluyor.
Kaç yıldır yaşıyoruz emperyalist saldırıları; burada diplomasi görünmez kılınıyor, barışçıl yollar “naif” ilan ediliyor.
Şiddet tek zorunlu yol diye gösteriliyor…Bu “siyaset tiyatrosudur” ve hedef “seyirciye” olan-biteni sorgulatmamaktır.
Failin asıl amacını görünmez yapmak, somut gerçeği bulanıklaştırmaktır.
Bu “küresel oyunda” hukuk nerede sorulmaz/sordurulmaz. “Kim kazanıyor” salt ona bakılır/baktırılır…Hukuk yok sayılıp güç alkışlandığında, yasa dışı zorbalık “normal” diye sunulur.
Teslimiyeti “akıl”, direniş “inat” diye anlatılır!Ki bu insanlığın çürüme boyutunu gösterir.
Fail ile mağdur yer değiştirir.
BU “DİL” BİZE YABANCI DEĞİLEkranda duyduklarım, köşe yazılarında okuduklarım sadece cehalet sonucu olarak değerlendirilebilir mi?Venezuela halkının yaşadıkları zorluklar için neler anlatıyorlar.
Ama on yıldır süren, ülke ekonomisini boğan ağır ABD ambargosuna dair tek söz etmiyorlar!Hastanelerin ilaçsız, rafların boş, bebeklerin mamasız kalmasının nedeninin ambargo olduğu nasıl görülmez?
Bu noktada ambargo, klasik anlamıyla bir dış politika aracı olmaktan çıkar.
Artık asıl mesele toplumu açlık ve sağlık kriziyle ayaklandırma girişimidir… Gerçek bedel sivillere ödetilir.
En savunmasız olanlar -çocuklar, hastalar, yaşlılar- bu şiddet politikasının doğrudan hedefidir.
Ambargocuların, çocukların hayatta kalma koşullarını pazarlık koşulu yapması emperyalist acımasızlığının sonucudur.Bugün Maduro’yu suçlayan söylem, görünürde “otoriterlik”, “yönetememe” ya da “demokrasi eksikliği” üzerinden kuruluyor.
Ancak bu suçlamaların arkasındaki asıl cümle hiçbir zaman yüksek sesle söylenmiyor: -“Neden bağımsız kalmakta ısrar ettin; neden ülkenin kaynaklarını Amerikan kapitalizmine açmadın?”Sorun demokrasi değildir; çünkü aynı çevreler çıkarlarına hizmet eden otoriter rejimlerle hiçbir sorun yaşamıyor….
Sorun insan hakları değildir; çünkü ambargolarla çocukların açlığa mahkûm edilmesi nasıl görmezden gelinir?
Asıl sorun, itaatsizliktir.
Bir ülkenin “benim petrolüm, benim toprağım, benim kararım” demesidir.Bu dil bize yabancı değil; tarihsel hafızayı unutturmamak lazım: ÖZGÜR ÖZEL’İN “MONŞER” DANIŞMANLARICHP’nin dış politika danışmanları Özgür Özel’i yanılttı.Maduro’yu suçlayan söylem, kendisini ahlaki üstünlük pozisyonuna yerleştirerek konuşuyor: “Yanlış yönetti”, “ülkesini felakete sürükledi”, “otoriterleşti” gibi ifadeler, sorumluluğu tamamen içeriye yıkan, dış baskıyı ve sistematik kuşatmayı görünmez kılan söylemdir.
Asıl mesaj satır arasındadır: “Bağımsızlıkta bu kadar ısrar etmeseydin, bunlar başına gelmezdi!”Bu noktada eleştiri, bir liderin hatalarına değil; bir ülkenin bağımsızlık iddiasına yöneliktir.
Venezuela örneğinde sorun, yoksulluk ya da kriz değildir; çünkü yoksulluk, itaat eden/sömürülen ülkelerde de vardır.
Sorun, kaynakların küresel merkezlerin denetimi dışında tutulmasıdır...
Bu mantık, sömürgecilikten miras kalan zihniyetin güncellenmiş halidir.
Bu anlayışta bağımsızlık, romantik ama tehlikeli heves olarak sunulur.
Bedel ödeyen halka şu telkin yapılır: “Direnmenin sonucu budur.”Bu yüzden Maduro’ya yöneltilen suçlamalar, bir lideri aşar; kendi yolunu çizme cesareti gösteren her topluma verilmiş gözdağıdır.
Tam da bu yüzden, tarihsel bir paralellik kurmak kaçınılmazdır:Anadolu’da da benzer bir akıl yürütme vardı.
Mustafa Kemal’e karşı çıkanlar, işgale direnişi “macera”, bağımsızlığı “lüzumsuz inat” olarak gördü.
Onlara göre büyük güçlerle uyum sağlamak, hatta manda altına girmek, daha “akılcı” ve “güvenli”ydi.
Böylece sorumluluk tersine çevrildi: Baskı uygulayan değil, baskıya direnen suçlu ilan edildi.
Evet, bugün kulağa tanıdık gelen bu argümanlar, o gün de aynı rahatlıkla söylendi.Bu, yalnızca politik bir tutum değil; ahlaki bir çarpıtmadır.Oysa tarih gösterdi ki bu söylemler, çoğu zaman egemenlikten vazgeçmenin kibar adıdır.
Mustafa Kemal’e “manda” öneren akılla bugün Venezuela’ya “teslim ol” diyen akıl arasında fark yoktur.
İsimler, dönemler, kavramlar değişir; ama emperyalizmin, tam bağımsızlığa tahammülsüzlüğü hiç değişmez…Soner YalçınOdatv.com