Haber Detayı

emperyalist marksist
Güncel odatv.com
08/01/2026 14:00 (21 saat önce)

emperyalist marksist

emperyalist marksistemperyalist marksistemperyalist marksistemperyalist marksistemperyalist marksistemperyalist marksistemperyalist marksistemperyalist marksistemperyalist marksist

Yirminci yüzyılın ilk yarısında, aynı coğrafyada, aynı dönemi çalışan biri emperyalist, diğeri Marksist iki arkeolog olan Thomas Edward Lawrence ve Halet Çambel, iki ideolojinin aynı bilime yaklaşımının iki ayrı örneğini oluşturuyor.Ortaklaşa dergisinden Burçin Adısönmez, "Arabistanlı" Lawrence olarak bilinen İngiliz subay, arkeolog, diplomat ve yazar T.

E.

Lawrence ile "Hitit hiyerogliflerinin çözüldüğü yer" olarak tanınan Karatepe-Arslantaş Höyüğü'nde, Türkiye'nin ilk açık hava müzesini kuran "asırlık" arkeolog Halet Çambel'i yazdı.

İşte o yazı...Arkeoloji, tüm bilim alanları gibi ideolojiden ve politikadan bağımsız değil ve "zamanın ruhu” ile sıkı sıkıya bağlı.

Arkeolojinin tarihi incelendiğinde, Rönesans ve Aydınlanma Çağı'nda merak ve iyi niyetlerle başlayan bu koleksiyonculuk faaliyetinden, 17. ve 18. yüzyıllarda yükselen burjuvazinin meslek erbabı olmayan ya da aile işinin başına geçemeyen ikinci çocuklarının boş vakitlerini değerlendirmek için gerçekleştirdiği bir uğraşa; 19. yüzyıl başından itibaren de Napolyon Bonaparte'ın Mısır Seferi ve 7.

Elgin Lordu Thomas Bruce'un Yunan Bağımsızlık Savaşı sırasındaki faaliyetleri gibi sömürgeci devletlerin desteğindeki soygunlarla emperyalizmin bir aracına dönüşümüne şahit oluyoruz.

Arkeolojinin kendi bilimsel yöntemi ve etik ilkeleri ile bir bilim olarak karşımıza çıkması ise ancak 19. yüzyıl sonuna denk geliyor.Teorideki bu değişimin uygulamaya geçiş aşamasında ise bir yanda sömürgeci imparatorlukların, kodlarına işlemiş yağma geleneği ve "beyaz adamın yükü" fikriyle kendi kökenlerini Avrupa dışındaki halkların geçmişinde arama, yarattıkları anlatılarla bu halkların toprakları ve gelecekleri üzerinde hak iddia etme eğilimi ile; Marks'ın Kapital ve Engels`in Doğanın Diyalektiği ile öne sürdüğü Marksist arkeoloji teorisi arasındaki çekişmenin yarattığı iki arkeolog tipinin çatışmasına rastlıyoruz.'ARABİSTANLI' LAWRENCEThomas Edward Lawrence deyince belki herkesin gözünde bir şey canlanmaz.

Ama herkesin "Arabistanlı Lawrence" hakkında bir fikri vardır.

Kimileri için Hollywood tarihinin en destansı yapımlarından 1962 tarihli filme ismini veren, Peter O'Toole'un büyük bir duygu yoğunluğuyla seyirciye aksettirdiği bir anti-kahraman; kimileri için ülkesi için hiçbir fedakarlıktan kaçınmamış bir vatansever; kimileri için emperyalist bir imparatorluğun özgür halkların kaderini tayin etmekte kullandığı bir araç...

Bazıları için ise bir fırsatçı, bir katil...Ama herhalde herkesin üzerinde uzlaşacağı şey, Lawrence'ın tam anlamıyla devrinin bir adamı olduğudur...Birinci Dünya Savaşı'nda Arap Yarımadası'nın sınırlarının yeniden çizilmesindeki faaliyetleri gerek tarihçiler gerekse (ne kadar güvenilir olduğu tartışılsa da) kendi anıları ile detaylı bir şekilde kayıt altına alınmış olsa da Lawrence'ın, popüler kültürce pek bilinmeyen ama döneminin Batılı arkeologlarının pek çoğuyla ciddi paralellikler içeren bir arkeoloji kariyeri de bulunuyor.1888 doğumlu Lawrence, baba tarafından soylu olması sayesinde iyi eğitim almış, tarih ve arkeoloji alanına yönelmiştir.

Daha 15 yaşında, yaşadığı bölgedeki kilise yazıtlarının kayıt ve transkripsiyonlarını çıkararak bunu Ashmolean Müzesi'nin 1906 yıllığında yayınlatabilmesi hayli yetenekli olduğunun işaretidir. 1906 ile 1908 arasında Fransa'yı turladığı ve Akdeniz kıyısı kalelerinin envanterini oluşturduğu bisiklet kazıları ile 1909'da Osmanlı topraklarında bulunan Suriye'de Haçlı Krallıkları kale ve yerleşimlerini belgelediği seyahatler, sonunda ise Oxford Jesus College'dan sınıf birinciliği ile mezun olmasını sağlayan "Haçlı Seferleri'nin Avrupa Askeri Mimarisinde 12.

Yüzyıl Sonuna Kadarki Etkileri" konulu tezi geleceğini arkeoloji ve sanat tarihi dallarında çizmeyi planlayan genç bir dehaya işaret etmektedir.Ancak Lawrence'ı devrinin bir arkeoloğu haline getiren sadece gençliğindeki bilimsel tecrübeleri değil, hamisi olan emperyalist İngiliz devleti ile olan ilişkisidir.

Zira daha 1909'da Ortadoğu'yu ilk kez ziyaret ederken bile genç Lawrence, sömürgeci İngiliz Ordusu'na geleceğin subaylarını yetiştiren University Officers' Training Corps'un (UOTC) hevesli bir mensubudur.Mezuniyetinin hemen sonrasında, 1910 yılında Lawrence, kendisine Karkamış Kazıları'nda yer bulur.

Günümüzde Türkiye-Suriye sınırında, Cerablus kasabasının hemen karşısında yer alan Karkamış'taki kazılar British Museum tarafından sürdürülmektedir.

Lawrence'ın bu kazıya atanmasına önayak olan ise bu dönemde British Museum'un yöneticiliğini yapan David George Hogarth'tır.

Tıpkı Lawrence gibi Hogarth'ın sadece bir bilim insanı değil emperyalist İngiltere'nin Ortadoğu politikasının önde gelen yaratıcılarından biri olduğunu çok değil 6 yıl sonra, savaş sırasında Lawrence'in bu sefer bir İngiliz subayı ve casusu olarak Hogarth'ın yönettiği, Arap Ayaklanması'nın planlayıcısı olan Arap Bürosu'nda görev almasından anlamaktayız.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında Ortadoğu'nun sınırlarını çizen Sykes-Picot Anlaşması'nın isim ve fikir babası olan Mark Sykes ile yakın teşrik-i mesaide olan bu ekipte yer alan Lawrence'ın Ortadoğu'ya attığı ilk adımın sadece bir arkeolojik keşif ve kazı çalışmasından ibaret olduğu elbette düşünülemez.Lawrence'in 1910-1914 yılları arasında Karkamış'taki çalışmaları, önce R.

Campbell Thompson, sonra da Leonard Wooley'in başkanlığında, yerleşimdeki ilk dönem kazılarına denk gelir.

Savaşın hemen öncesinde sömürge imparatorluklarına mensup arkeologlar için casusluk ve ülkelerinin emperyal faaliyetlerine hizmet arkeoloji ile el ele yürüdüğünden, Lawrence'ı bu kazıda yeniden tasarlanacak Ortadoğu'nun Gertrude Bell gibi önemli yüzleri ile birlikte görüyoruz.

Dolayısıyla, Lawrence'ın savaş ve sonrasındaki kariyerinin çıkış noktasını Karkamış'ın teşkil ettiğini söylemek yerinde olur.KAZI EVİNİN ALTINDAKarkamış çalışmalarında, Lawrence'ın da içinde olduğu bir detay, emperyalist bilim anlayışının sonuçlarına işaret eder.

Karkamış alanının ilk kazı evi şehrin Güney Kapı adı verilen alanında yer alır.

Bu ev British Museum kazılarının başında inşa edilir ve 1920 yılına kadar kullanılır.

İnşasında rol alan mimarlardan biri olduğu için buraya "Lawrence Evi" adı verilir. 1920'de Kuvayı Milliye Karkamış'a ilerlediğinde yarım bırakılan kazı ile birlikte ev terk edilir.

Sonrasında Suriye sınırının sıfır noktasında kalan kazı alanındaki bu yapı bir askeri baraka olarak hizmet verir ve 1930'larda tamamen yıkılarak toprak altında kalır.2017 kazılarında, burası kazı evi olarak kullanılırken, binanın terk edilmesi sırasında saklanarak bina ile birlikte gömülmüş 400'ün üzerinde heykel ve heykel parçası, daha da önemlisi Anadolu hiyeroglifi ile yazılmış 200'ün üzerinde tablet parçası yeniden bulunmuş ve toprak altından çıkarılmıştır.

Burada dikkat çekici olan, Hitit Dönemi kayıtları söz konusu olduğunda belki de en zengin kaynaklardan birini teşkil eden Karkamış kazılarının en zengin ve etkileyici sonuçlarının, arkeolojik anlamda onlara değer katacak kontekstten yoksun kalacakları bir durumda saklanmış, bir nevi bir kenara süpürülmüş olmalarıdır.-Madalyonun diğer yüzü, Lawrence'tan bir kuşak sonra aynı yerde çalışan bir başka arkeoloğunkişiliğinde gözler önüne serilir.

Prof.

Dr.

Halet Çambel, genç Türkiye Cumhuriyeti'nin yetiştirdiği ilk arkeologlardandır.

Osmanlı İmparatorluğu'nun Berlin Büyükelçisi İbrahim Hakkı Paşa'nın torunu olarak 1916 yılında Berlin'de dünyaya gelir.

Dünya Savaşı ve mütareke yıllarını yurt dışında geçirse de Cumhuriyet'in ilanıyla birlikte ailesiyle Türkiye'ye döner.

Cumhuriyet'in yurt dışında okuttuğu ilk kuşak gençlerdendir ve arkeoloji eğitimi için Sorbonne'a gönderilmiştir.

İlk kazı deneyimini 1935'te Alacahöyük'te edinir.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransa'nın işgali nedeniyle Sorbonne'daki doktora çalışmasına ara verip İstanbul Üniversitesi'nde, Arkeoloji Kürsüsünün kurucusu Helmuth Theodor Bossert'in asistanı olarak çalışmaya başlar.

Kariyerinin ilk çalışmaları Alacahöyük, Midas Yazılıkaya Anıtı ve Kırşehir Hasböyük kazı araştırmalarıdır.Ancak Çambel'in arkeoloji biliminin toplumsal yansımalarına ilişkin değerini dile getirmek ve onunla Lawrence'in arkeolojiye yaklaşımını karşılaştırmak için Halet hocanın Karatepe-Aslantaş Höyüğü kazılarını ele almak gerekir.Çambel, Adana-Karatepe mevkisindeki Geç Hitit Dönemi'ne ait kalıntılara 1946 yılında Bossert ile çıktığı bir yüzey araştırmasında rastlar.

Bölgenin tahribata ve kaçak kazılara açık durumu ile yerleşimin Hitit Büyük Krallık dönemi sonrasına, Anadolu'nun Geç Tunç ve Erken Demir çağlarına ilişkin önemli bulgular vadediyor oluşu sebebiyle Bossert ile başladıkları kazıların başkanlığını 1952 yılında alır.

Karatepe-Aslantaş kazılarında bulunan Fenike ve Hitit Hiyeroglifleri ile çift dilli olarak gün ışığına çıkartılan yazılı tabletler, Hitit Hiyeroglif yazısının nihai olarak çözümlenmesini sağlamıştır.

Çambel'in buradaki çalışmaları kazılar ve bu kazıların Türkiye ve dünya arkeolojisine kazandırdığı eşsiz bilgi dağarcığı ile sınırlı kalmamış, Karatepe-Aslantaş'ın Türkiye'nin ilk açık hava müzesi ve arkeoloji parkına dönüştürülerek korunmasını sağlamıştır.Çambel'in politik görüşünü anlatmak için fazla söze gerek yok. 1936 Olimpiyatları'nda Türkiye Cumhuriyeti'ni temsil eden ilk kadın atletlerden olan ve eskrim dalında mücadele eden Çambel, Hitler'den kendisine bizzat gelen davete icabet etmemiştir.

Gazeteci, şair, ödüllü mimar ve restoratör olan eşi Nail Çakırhan Türkiye Komünist Partisi'nin 1930 ve 40'lı yıllardaki en aktif isimlerinden biridir.

Çakırhan ile Karatepe-Aslantaş Kazıları'nda hayata geçirdikleri kazı evi, restorasyon, koruma ve sergileme İşleri, bölge insanına yarattığı iş olanaklarıyla bir kalkınma projesine dönüşmüştür. 1960 darbesi sonrasında üniversiteden ihraç edildiğinde bile Karatepe ile bağlarını koparmamıştır.Materyal bulguların halkların ve emeğin kontrolünün öyküsünü anlatmada birincil kanıtı teşkil ettiğini savunan Marksist arkeoloji teorisinin bir takipçisi olması ve bu teoriyi arkeoloji çalışmalarında olduğu kadar sonrasındaki koruma ve onarım projelerinde de hayata geçirmesi bir yana; Çambel'in sosyalist arkeolojisi ile Lawrence'ın emperyalist arkeolojisini karşılaştıracak bir örnek yukarıda bahsettiğimiz iki satır arasından çıkıyor: Çambel'den 35-40 yıl önce bir başka Geç Hitit yerleşimi olan Karkamış'ı kazan Lawrence ve Wooley'in kazıyı bırakıp giderlerken gömdükleri Hitit tabletlerinin okunabilmesi için yaklaşık yüz yıl geçmesi gerekti.

Çambel'in aynı döneme tarihlenen Karatepe-Aslantaş'taki çalışmaları ve kişisel özverisi ile gün ışığına çıkarılan Hitit Hiyeroglifli kaynaklar ise bu dilin okunabilmesini sağladı.Arkeolojiyi diğer bilimler gibi salt emperyalist projesini bir adım ileri götürmek için bir araç, hedeflediği coğrafyaya kendi ideolojisinin ajanlarını yerleştirmek için bir yöntem olarak gören sömürgeci düşüncenin, arkeolojinin insanlığa katkıları ile ilgilenmemesinde şaşılacak bir şey yok.

Karşı taraftan baktığımızda ise, Marksist düşünce ile yetişmiş ve ideolojisini icra ettiği bilim ile birleştirmiş bilim insanının, kendisi ile birlikte çalıştığı kazıya emek veren işçinin emeğinin karşılığını almasını sağlamasında da, kazıdan çıkan sonuçların araştırdığı alanda çığır açması da aynı derecede olağan.Olağan, ama sembolik değeri büyük: Emperyalist arkeoloji tarihi yeraltına gömer, Marksist arkeoloji gün ışığına çıkarır.

İlgili Sitenin Haberleri