Haber Detayı
Kırılan yerden güçlenmek
Bir yara izi, sahibinin yaşamını yeniden kurduğu bir sınır çizgisi olabilir. Bedenin dokusuna işlenen hikâyelerin ruhu dönüştürme süreci, esin verici bir beden arkeolojisi yolculuğuna dönüşebilir.
Bazen insanın vücudunda taşıdığı iz bir yaranın değil, bir sessizliğin şeklidir.
Başınızda gezdirdiğiniz parmaklarınızda hafif bir çıkıntı, saçların arasına gizlenmiş çizgisel bir iz… İlk bakışta kimsenin fark etmeyeceği kadar küçük ama sahibinin yaşamını yeniden kurduğu bir sınır çizgisi.
Seçil’le ilk karşılaştığımda saçlarını ensesinden yukarı doğru toplamıştı.
Gözlerine yerleşmiş derin karanlığı fark etmem uzun sürmedi.
Kafasının sağ tarafında, kulak üstünden başlayan eğik bir ameliyat izi vardı.
Üç yıl önce beynindeki kötü huylu sayılabilecek tümör cerrahi olarak çıkarılmasından sonra bıraktığı çizgi… Zamanın kendisinin işlediği bir hat gibiydi.
Ameliyatlar bazen mucizevi sonuçlar verir ama sinir sistemindeki “sessizlik”, öyle çabuk kaybolmaz.
Yapılan bir çalışmada beyin cerrahisi geçiren hastaların yüzde 30–40’ının ameliyattan yıllar sonra hâlâ duygu düzenleme, dikkat ve benlik algısı üzerinde nörokognitif değişiklikler yaşadığı gösterilmişti.
Seçil’le görüşmelerimizden birinde bunu şöyle ifade etmişti: “HAYATTA KALDIM AMA ESKİ BEN GİBİ OLAMADIM” Bu tür ifadeler yalnızca edebi metaforlar değildir.
Bilimsel çalışmalarla ortaya konan gerçekler olduğunu söylemek abartı olmaz.
ABD’de yapılan kapsamlı bir meta-analiz, kafa travması veya beyin operasyonu sonrası bireylerin yaklaşık yüzde 50’sinin travma sonrası stres bozukluğu (PTSB) semptomları gösterdiğini ortaya koydu.
Travma yalnızca fiziksel bir yara değil, sinir ağlarında iz bırakan biyolojik bir olaydır.
Seçil’in karanlığı dışarıdan sessiz, içeriden uğultulu bir karanlıktı.
Bazı gece yarıları yatmadan önce elini istemsizce izine götürüyordu.
Her dokunuş hafızanın eski bir yankısını canlandırır gibiydi.
İnsan beyni travmayı yalnızca hatırlamaz.
Onu şekle sokar, iz bırakır, gölge yapar.
Araştırmalar, travma sonrası fiziksel izlerin psikolojik yansımasının yara iziyle ilişkili beden algısı bozukluğunu belirgin şekilde artırdığını göstermiştir.
Yani yara izi ne kadar görünürse beden imajına ilişkin içsel yankılar da o kadar genişliyordu.
Bir gün bana, “Orada bir şey kaldı” demişti. “Nerede?” diye ameliyatlı bölgesine bakarak sordum.
Hafif tebessümle yanıt verdi; “İzimde değil.
Benim içimde.” Bu yanıt beden arkeolojisinin gerçeğini bütün açıklığıyla ortaya koyuyordu.
Beden, bir zamanlar yaşananları yalnızca hatırlamakla kalmaz, onları kendi dokusunda yeniden inşa eder.
ARTIK KORKMUYORUM Zamanla Seçil, izini saklamaktan vazgeçti.
Daha önce saçlarıyla iyice kamufle ettiği bölgeyi özgür bırakmaya başladı.
Aynada daha uzun süre durduğunu anlattı bana bir gün. “Artık korkmuyorum” dedi ve devam etti: “Eskiden bu iz beni mahvetti sanıyordum.
Meğer beni yeniden başlatmış.” Yaraların izini taşıyan bireylerde, yeniden anlam bulma süreci üzerine yapılan araştırmalar da umut verici.
Yapılan bir çalışmada travma yaşayan bireylerin yaklaşık yüzde 60’ının, zaman içinde kendi deneyimlerine yeni anlamlar yükledikleri ve bunun psikolojik dayanıklılığı artırdığı gösterildi.
Travma sonrası gelişim denilen bu süreç, kimlik algısının yeniden örgütlenmesinde merkezi bir rol oynuyor.
Seçil’in hikâyesi eşliğinde şunu düşündüm: Bazen insanın en kırılgan yeri, en dayanıklı tarafı olur.
Karanlık, içindeki en sert taşları dökmüş, geride daha sağlam bir zemin bırakmıştı.
Çünkü derinin altındaki hikâye, karanlıktan geçse bile sonunda hep bir ışığa doğru yürür.
Hemingway’in yıllar önce “Silahlara Veda” kitabında yazdığı o cümle, Seçil’in hikâyesinin yankısı gibiydi: “Dünya herkesi kırar.
Sonra çoğu, kırıldıkları yerden daha güçlü çıkar.” Not: Travmanın bedende bıraktığı izleri ve iyileşmenin mümkün yollarını anlamak isteyenler için Bessel van der Kolk’un Türkçeye çevrilen “Beden Kayıt Tutar” adlı eserini bu yolculuğu daha iyi anlamak için öneririm.