Haber Detayı

Türk romanının tarihsel deneyimi
Cemil gözel aydinlik.com.tr
13/01/2026 15:37 (4 saat önce)

Türk romanının tarihsel deneyimi

Türk romanının tarihsel deneyimi

Türk romanı üzerine yazdığım son iki yazıda, Batı romanı ile karşılaştırarak ulaşılan gecikme ve eksiklik eşitliğini özellikle reddettim.

Çünkü Batı romanı, burjuva bireyin yavaş yavaş tarih sahnesine çıkışına paralel olarak biçimini ve dilini kurdu.

Cervantes’ten Balzac’a, oradan Flaubert ve Tolstoy’a uzanan hat, romanın ne olduğu sorusunu yüzyıllar içinde cevapladı.

Türk romanı ise böyle bir zamana sahip değildi; henüz oluşmamış bir toplumsal gerçekliğin içine hazır bir tür olarak girdi.Benim tezim ise, bu geç ve hızlı doğuşun, bizde romanın zayıflığıyla değil, yüklendiği sorumlulukla alakalı olduğu idi.

Türk romanı daha baştan estetik bir formdan çok toplumu dönüştürme göreviyle sahneye çıktı.

Yani roman, bizde bireyin iç serüveninden önce toplumun kendisiyle hesaplaşma alanı oldu.O yüzden Türk romanı çoğu zaman “ham”, “aceleci” ya da “tezli” bulunmuştur.

Hatta Yalçın Küçük, bizde tezli roman yazma geleneğini soyutlamadaki yetersizliğimize bağlamıştır.

Oysa tezli roman yazmak, bir yetersizlikten çok tarihsel bir zorunluluktu.

Bizde romanın tezli oluşu, yazarın estetik acemiliğinden değil, toplumun henüz kendi tezlerini kuramamış olmasından kaynaklanır.

Roman, burada, hazır bir toplumsal bilinci yansıtmaz, o bilinci üretmeye çalışır; keyfine göre oyalanan bir türden çok gecikmiş “modernleşme”nin lokomotifi gibi davranmak zorunda kalmıştır.

Çünkü Batı romanı dünyayı anlatırken dünyaya yaslanmıştı oysa Türk romanı dünyayı anlatırken onu kurmaya da mecburdu.

Bu yüzden yükü ağırdı, sesi erken çıktı, doğar doğmaz yetişkinliğe adım attı.

FARKLI TARİHSEL DENEYİM Bu açıklamadan sonra şu soru niçin sorulmasın?

Türkiye, Batı’dan farklı olarak ne yaşadı da bu, Batı ve Türk romanda böylesi bir farka yol açtı?Her şeyden önce şunu söylemeliyim: Ben bu farkı estetikte değil tarihsel deneyimde arıyorum.

Çünkü Türkiye’nin Batı’dan farklı yaşadığı şey, basitçe “geç kalmışlık” değildir; kapitalizmin, bu topluma içerden filizlenerek değil, dışsal bir eklemlenme ilişkisiyle girmiş olmasıdır.Batı’da romanın doğuşu, uzun bir toplumsal çözülme ve yeniden örgütlenme sürecine yaslandı: mülkiyet ilişkilerinin çözülmesi, burjuvazinin yükselişi, kamusal alanın genişlemesi, bireyin hukuki ve ekonomik olarak tanınması, gündelik hayatın yazılabilir bir değer kazanması… Roman, bu süreçlerin içinden kendiliğinden çıkan bir biçimdi; bu sürecin hem tanığıydı hem ürünüydü.

Yani birey önce tarihsel olarak kuruldu; roman onu anlatmaya sonra başladı.

Bu yüzden Batı romanı dünyayı anlatırken hazır bir dünyaya yaslanabiliyordu.Osmanlı deneyiminde ise durum tersine işledi.

Kapitalist üretim ilişkileri ve modern kamusal alan dış baskılarla ortaya çıktı.

Tanzimat’la birlikte olan şey, Batı’da yüzyıllara yayılan dönüşümün kısa sürede, üstelik yarı-sömürgeleşme koşulları altında yaşanmasıydı. “Modernleşme”, toplumsal yapının içinden filizlenmedi.

Dolayısıyla roman, Batı’daki gibi oluşmuş bireyin anlatısı olamadı.Henüz oluşmamış bir toplumun arayış alanıydı.Bu nedenle Türk romanında birey, çoğu zaman derinleşmiş bir iç dünyaya kapanmış özne olarak değil, toplumsal gerilimlerin kesiştiği bir odak olarak belirir.

Aile, eğitim, kadın meselesi, bürokrasi, gelenek-modernlik çatışması gibi temaların, romanın henüz estetik olarak yerleşmediği bir aşamada bu kadar merkezî biçimde sahneye çıkması da bundandır.

Roman, estetik bir tür olmaktan çok toplumsal aklın kurulduğu bir laboratuvar gibi çalışmıştır.

TARİHSEL BİR KIRILMA: TANZİMAT Türk romanının daha baştan toplumsal bir yükle sahneye çıkmasının nedeni, bana göre, estetik tercihlerden önce, içine doğduğu tarihsel deneyimde aranmalıdır.

Kuşkusuz bu arayış bizi Tanzimat’a götürecektir.

Ancak Tanzimat’ı yalnızca bir reformlar dizisi olarak okumak, meseleyi yüzeyde bırakır.

Tanzimat, Osmanlı’nın Avrupa Devletler Sistemine eklemlenmesi ve Avrupa finans kapitaliyle yarı-sömürgeleşmesi sürecidir ve tarihsel bir kırılmadır.Batı’da kapitalizm, toplumsal yapıyı içeriden dönüştürerek ilerledi.

Osmanlı’da ise Tanzimat’la birlikte yaşanan şey, bu uzun dönüşümün kısa sürede ve yarı-sömürgeleşme koşulları altında yaşanmasıdır. 1838 Balta Limanı Antlaşması’yla başlayan süreç, mali bağımlılık, dış borçlanma, imtiyazlar ve dış ticaret rejimi üzerinden devlet egemenliğini aşındıran bir hatta oturur.

Tanzimat, bu anlamda, Osmanlı’nın Avrupa devletler sistemi içine kontrollü biçimde dâhil edilmesinin hukuki ve idari çerçevesidir.Tanzimat, toplumsal yapının içinden filizlenen bir dönüşüm değildi.

Hukuk, eğitim, bürokrasi ve gündelik hayat, toplumsal ihtiyaçların ürünü olarak değil, dışsal bir modele uyum sağlama zorunluluğuyla tanımlandı.

Bu yüzden ortaya çıkan şey, toplumsal karşılığı olmayan bir modernlik dekoruydu.

İşte bu gecikmiş ve dışsal süreç, romanın üstleneceği rolü de belirledi.

OLUŞMAMIŞ TOPLUMUN ROMANI Osmanlı dönemi Türk romanı, Batı’da olduğu gibi oluşmuş bireyin dünyasını anlatamazdı.

Çünkü o birey henüz tarihsel olarak kurulmamıştı.

Bunun yerine roman, Tanzimat’la birlikte parçalanan eski düzenle kurulmaya çalışılan yeni düzen arasındaki çatışmanın anlatı alanına dönüştü.

Aile, ahlak, kadın, eğitim, bürokrasi, gelenek ve yenilik arasındaki çelişmeler, romanın estetik tercihleri olmaktan çok toplumsal krizin belirtileri olarak sahneye çıktı.

Roman burada, yaşanan dönüşümü seyretmedi; onu anlamlandırmaya, hatta yönlendirmeye çalıştı.Kısacası Türkiye’nin Batı’dan farklı yaşadığı şey şudur: Batı romanı dünyayı anlatırken tarihsel bir zemine basıyordu; Türk romanı ise dünyayı anlatırken aynı anda o zemini döşemek zorundaydı.

Bu da romanı ister istemez erken olgunlaştırdı; yükü ağır bir türe dönüştürdü.

Bu, onun zayıflığı değil, tarihsel yazgısıdır.

İlgili Sitenin Haberleri