Haber Detayı
Truva’dan Tahran’a bir kuşatma hikâyesi
Truva yıkıldı çünkü kendi hikâyesini başkalarının masalına teslim etti. İran ise hâlâ ayakta, çünkü kaderini başkasının alegorisine emanet etmedi. Ve belki de tam burada, tarihin en sessiz ama en ağır cümlesi yazılır: Her kuşatma bir gün biter; fakat bilincini kaybedenler, zafer anında bile yeniktir
Tarih, yalnızca ardışık olayların kaydı değil; kolektif bilinçdışının, travmatik tekrarların ve iktidar ile boyun eğiş arasındaki gerilimin sahnesidir.
Bu sahnede Truva, bir kuşatmadan ibaret değildir; insanlığın siyasal ve tinsel hafızasında yer etmiş bir arketiptir. “Pariah State” olma hâli, Kassandra’nın duyulmayan uyarıları ve Stockholm Sendromu gibi kavramlar, antik bir anlatının ötesinde, modern devletlerin varoluşsal sınavlarını anlamak için güçlü anahtarlar sunar.
İran’ı bu çerçevede okumak, onu edilgen bir kurban ya da irrasyonel bir tehdit olarak değil; uzun süreli bir kuşatma altında şekillenen karmaşık bir psiko-politik özne olarak kavramayı mümkün kılar.
Truva anlatısının en kalıcı yanı, güzel Helen figürünün masumiyeti değil, işlevselliğidir.
Yüzyıllar boyunca savaş, “bir kadını kurtarma” anlatısı etrafında estetize edilmiştir; oysa Helen, gerçekte bir özne değil, bir semboldü.
Onun adı, kılıçların çekilmesini ahlâki kılan bir çağrıya dönüştü.
Asıl mesele ne aşktı ne de onur; mesele, Karadeniz’e açılan kapının kontrolüydü.
Bugün bu figür değişmiştir ama işlevi aynıdır.
Helen’in yerini “özgürlük”, “demokrasi” ve zaman zaman tek bir isim -Mahsa Amini- almıştır.
Bu isimler, kuşatmayı meşrulaştıran çağdaş alegorilerdir.
Gerçek acılar, gerçek adaletsizlikler ve gerçek ölümler, tıpkı Helen gibi, daha büyük bir jeopolitik hamlenin sembolik yakıtına dönüştürülür.
Sorun artık bu değerlerin gerçekliği değil, nasıl ve kimler tarafından konuşulduğudur.
Tıpkı Truva’da olduğu gibi, kapıya dayanan ordu, kendi yayılma arzusunu değil; içeridekilere kurtuluş vaadini anlatır.
Böylece kuşatma, zorla değil, merhamet diliyle ilerler; koçbaşı yerini vicdan çağrısına bırakır.
Helen nasıl Truva’yı kurtarmadıysa, bu simgeler de bir ülkeyi özgürleştirmez.
Onlar, yalnızca kuşatmayı anlamlı, saldırıyı meşru ve yıkımı ahlâki kılmak için dolaşıma sokulan modern mitlerdir.
Bir devletin “Pariah ülkesi” konumuna itilmesi, basit bir diplomatik yalnızlıktan çok daha fazlasıdır.
Bu, varoluşsal bir damgalamadır.
Uluslararası sistem, tıpkı tarihsel kast düzenlerinde olduğu gibi, bazı aktörleri “dokunulmaz” ya da “kirletici” ilan ederek onları ontolojik olarak dışarıda tutar.
İran’ın bu konuma yerleştirilmesi ani değil, katmanlı bir süreçtir. 1979 Devrimi, Batı açısından yalnızca bir müttefikin kaybı değil, modernist ilerleme anlatısına yönelmiş açık bir meydan okumaydı. “Rehine” kriziyle birlikte İran, “öngörülebilir ve rasyonel devlet” kategorisinden çıkarılarak duygusal, intikamcı ve kontrol edilemez bir aktör olarak kodlandı.
Bunu izleyen yıllarda İran-Irak Savaşı’nın yarattığı imgeler, bölgesel direniş hareketleriyle kurulan ilişkiler ve nihayet nükleer program etrafında örülen söylemler, bu damgalamayı derinleştirdi.
Karmaşık jeopolitik dinamikler, tek boyutlu bir “kötülük anlatısı”na indirgenerek küresel kamuoyuna sunuldu.
Son aşamada ekonomik yaptırımlar, askeri tehditler ve psikolojik savaş unsurlarıyla bu kuşatma, yalnızca devleti değil, toplumun kolektif psikisini (zihinsel ve ruhsal yapısı) ve de hedef alan bütüncül bir baskı rejimine dönüştü.
KUŞATMA ALTINDAKİ TOPLUM Buna karşın kuşatma altındaki toplum tek sesli değildir.
Uzun süreli baskı, İran içinde farklı psiko-politik duruşların eşzamanlı olarak ortaya çıkmasına yol açmıştır.
Bir yanda, dış baskıyı varoluşsal bir sınav olarak yorumlayan ve direnişi kutsallaştıran bir bilinç vardır.
Bu bilinç, mağduriyet üzerinden güç üreten, dış tehdit arttıkça iç dayanışmayı tahkim eden bir psikolojiye dayanır.
İran-Irak Savaşı’nın “kutsal savunma” hafızası, bu duruşun en güçlü referansıdır.
Diğer yanda ise, sıklıkla yanlış anlaşılan ve yüzeysel biçimde “duyulmayan Kassandra” figürüne indirgenen bir eleştirel damar bulunur.
Bu kesim, içeride özgürlük, hukuk ve yönetişim sorunlarına dikkat çekerken, dışarıdan dayatılan kurtuluş projelerinin ve rejim değişikliği söylemlerinin ülkeyi daha büyük bir yıkıma sürükleyeceğini savunur.
Irak, Libya ve Suriye deneyimleri, onlar için soyut örnekler değil, somut uyarılardır.
Bu nedenle bu pozisyon, ne teslimiyetçi ne de saf bir muhalefettir; aksine, bağımsızlığın korunması ile iç dönüşüm ihtiyacını aynı anda düşünen zor bir denge arayışıdır.
Geniş kitleler ise ideolojik kamplaşmaların dışında, gündelik hayatın baskıları içinde hayatta kalma stratejileri geliştirir.
Burada söz konusu olan, bir sisteme duyulan hayranlıktan ziyade, suskunlukla örülmüş pragmatik bir uyumdur.
Genç kuşaklar ve dijital ağlar ise fiziki kuşatmayı aşan paralel dünyalar kurarak, hem yeni gerilimler hem de alternatif yol biçimleri üretir.
Ancak bu yolu zehirleyen ve strateji üreten başka aktörlerde mevcuttu.
Bu stratejinin çıplak ifadesi, 2000’lerin başında dile getirilen o soğukkanlı tavsiyede saklıydı: Netanyahu’nun, başbakanlığı döneminde CIA yetkililerine İran’da rejim değişikliği için gizli operasyonlara dahi gerek olmadığını söylediği aktarılır; ona göre asıl yıkıcı hamle, tanklar ya da sabotajlar değil, güçlü vericilerle İran semalarına “Melrose Place” ve “Beverly Hills” gibi Amerikan dizilerinin düşürülmesiydi.
Bu diziler, bir eğlence ürünü olmaktan çok, kalenin içine bırakılan yeni kuşak bir tahta attı.
Mantık basitti ama son derece sinsiydi: Gençler ekranda gördükleri kıyafetleri, evleri, ilişkileri ve yaşam tarzlarını izledikçe, kendi gündelik hayatlarıyla bu parıltılı imgeler arasında sessiz bir karşılaştırma yapacak; bu karşılaştırma zamanla dışa vurulmamış, içsel bir hoşnutsuzluğa dönüşecekti.
Böylece memnuniyetsizlik, sloganla değil arzuyla, ideolojiyle değil özentiyle üretilecekti.
Kalenin içinde kimse açıkça “yıkalım” demeyecek, fakat herkes mevcut hâlin eksikliğini hissetmeye başlayacaktı.
İşte planın inceliği buradaydı: Gençleri doğrudan isyana çağırmadan, onları yaşadıkları hayata yabancılaştırmak; direnci bastırmadan, anlamını aşındırmak.
Bu, surlara karşı yürütülen bir savaş değil, zihinlere sızan uzun vadeli bir kuşatmaydı ve kalenin taşları, bir gece ansızın değil, yıllara yayılan bu sessiz karşılaştırmalarla gevşetiliyordu.
BATI’YA FİİLİ İTİRAZ Kalenin dışındakilerin psikolojisi de en az iç dinamikler kadar belirleyicidir.
Özellikle ABD ve Batı için İran, Soğuk Savaş sonrası mutlak hegemonya iddiasına boyun eğmeyen nadir aktörlerden biridir.
Bu durum, derin bir narsistik yaralanma üretir.
İran’ın siyasal modeli, Batılı laik-liberal paradigmanın evrensellik iddiasına fiili bir itiraz olarak algılanır. “İran tehdidi” söylemi, bölgesel müttefikleri hizalamak, silahlanma ekonomisini beslemek ve askeri varlığı meşrulaştırmak için işlevsel bir araca dönüşür.
Bölgesel rakipler açısından da İran’ın şeytanlaştırılması, iç meşruiyet krizlerini bastıran bir dış düşman anlatısı üretir.
Küresel kamuoyunda ise medya aracılığıyla İran, insani boyutları silinmiş soyut bir “problem”e indirgenir; bu, algısal bir şiddet biçimidir.
Diasporadan kalenin yıkılışına dair mesajlar yağarken, bu sesler çoğu zaman bir politik bildiriden ziyade, tanıdık bir şarkının duygusal konforuna sığınmış çağrılar olarak dolaşıma sokuldu.
Sanki Hadise ve Mahsun Kırmızıgül’ün “Yıkılmadım, ayaktayım” dizesi ters yüz edilerek, bu kez “yıkıl ki kurtulasın” alt metniyle, sahada ne yaşandığını bilmeden X hesabından yeniden okunuyordu.
Ayakta kalmanın bedelini, kuşatmanın sertliğini ve kalenin içindeki toplumsal gerilimi görmezden gelen bu kullanım, şarkıyı “dayanıyorum” diyen bir ses olmaktan çıkarıp, “yıkıl ki rahatla” diyen bir teselliye indirgedi.
Oysa bu tür mesajlar, acıyı estetize eden ve yenilgiyi kaderle barıştıran daha geniş bir anlatının parçasıydı: Kaleyi savunmanın bedeli “boşa çekilmiş bir çile” gibi sunulurken, yıkım bir arınma vaadine, dış müdahale ise gecikmiş bir merhamete dönüştürüldü.
Böylece diaspora, duygusal rezonansı yüksek ama tarihsel sorumluluğu zayıf bir dil kurdu; ağıt ile çağrı arasındaki sınırı bilinçli biçimde muğlaklaştırarak, içerideki topluma “teslimiyetin de bir asaleti vardır” hissini fısıltı ve terennümü idi.
Bu sahnede şarkı, artık direncin değil vazgeçişin fon müziğiydi; kalenin taşları bombayla değil, duygularla gevşetiliyordu.
Truva anlatısındaki tahta at, dışarıdan gelen bir hileyi simgeler.
İran bağlamında ise bu metafor çift yönlüdür.
Dış müdahale projeleri, yıkıcı yaptırımlar ve manipülatif söylemler birer dış tahta at işlevi görürken, içeride biriken yönetişim sorunları, dönemsel adaletsizlikler, devalüasyonlar ve toplumsal umutsuzluk da kaleyi içeriden aşındırabilecek unsurlardır.
İKİ UÇ ARASINDAKİ TOPLUM Bu sahnede en trajik rol, “Kaleyi düşmana vermeyin!” diye haykıran ama sesi duyulmayan elitlerin kaderidir; onlar Kassandra’nın lanetini taşır: doğruyu görürler, tehlikeyi sezdirirler, fakat ne sermaye ve ne silah sahipleri ve ne de kalabalık tarafından ciddiye alınırlar.
Buna karşılık, uzun kuşatma koşullarında gündelik hayatın penceresinden dünyaya bakan geniş kitleler, Stockholm Sendromu’nun sessiz konforuna sığınır; celladın gölgesinde yaşamayı, belirsiz özgürlük vaadine tercih eder.
Tavuk fiyatındaki günlük dalgalanmayı tarihsel felaketlerle aynı düzlemde tartışan bu santimetalizmler -yani dünyayı santimlik çıkarlar, anlık kaygılar ve kısa vadeli hesaplarla ölçen zihniyet- büyük jeopolitik kırılmaları “abartı” sayar, kuşatmayı ise doğal bir hava durumu gibi içselleştirir.
Böylece diyalektik tamamlanır: Bir yanda uyarıları lanetli bilgelik olarak kalan elitlerin Kassandra sendromu, diğer yanda kuşatmayı normalleştirerek faille özdeşleşen kitlelerin Stockholm sendromu.
Bu iki uç arasında toplum, kalenin taşlarını tek tek yerinden oynatan şeyin dışarıdaki koçbaşı değil, içerideki bu zihinsel çözülme olduğunu fark edemez; Truva’yı yıkan ihanetin çoğu zaman bilinçli bir teslimiyet değil, gündelik hayata sığınmış bir körlük olduğunu anlayana kadar.
Ancak İran’ın durumu, basit bir yol ayrımına indirgenemez.
Aksine, teslim olmamayı başarmış; ağır bedeller ödemesine rağmen egemenliğini ve siyasal sürekliliğini koruyarak tarihsel bir sınavdan geçmektedir.
Bu, edilgen bir direniş değil, aktif bir var kalma pratiğidir.
İran’ın deneyimi ne Stockholm tipi bir teslimiyetin ne de kendini yalnızca mağduriyet üzerinden tanımlayan donmuş bir direnişin kaçınılmaz olduğunu gösterir.
Uzun kuşatma, tüm yıkıcılığına rağmen, aynı zamanda bir siyasal dayanıklılık üretmiştir.
Gerçek mesele, bu dayanıklılığın iç toplumsal sözleşmeyi yenileyen, vatandaşların refahını, haklarını ve onurunu merkeze alan bir dönüşümle nasıl pekiştirileceğidir.
Truva yıkıldı; İran ise yıkılmadı.
Bu fark, tarihin yalnızca güç dengeleriyle değil, kolektif bilinç, stratejik sabır ve iç diyalog kapasitesiyle de yazıldığını hatırlatır.
Tarih, psikolojinin kaderle iç içe geçtiği sahnelerle doludur; mesele, bu sahneyi daha yüksek bir bilinç düzeyinde yeniden kurabilmektir.
Bu hikâye, güzel yüzlü Helen ile süslenmiş olayına kanmayan bir ülkenin hikâyesidir.
Çünkü İran, binyılların hafızasını taşıyan bir coğrafyada, isimlerin nasıl maske, vaatlerin nasıl tuzak olabileceğini öğrenmiş bir bilinçtir.
Özgürlük diye sunulanın bazen bir kapı değil, bir gedik; demokrasi diye fısıldananın kimi zaman bir davet değil, bir kuşatma olduğunu bilir.
SABIRDAN YAPILMAŞ DİRENÇ Bu topraklar, başkalarının yazdığı kurtuluş senaryolarında figüran olmayı reddeder.
Çünkü bilir ki Helenler gelir geçer; adları değişir, yüzleri yenilenir, dilleri incelir ama işlevleri aynıdır.
İran, ateşten değil sabırdan yapılmış bir dirençtir; gürültüyle değil, süreyle konuşur.
Onu ayakta tutan şey, bir anlık coşku değil, uzun bir tarihsel akıldır.
Truva yıkıldı çünkü kendi hikâyesini başkalarının masalına teslim etti.
İran ise hâlâ ayakta, çünkü kaderini başkasının alegorisine emanet etmedi.
Ve belki de tam burada, tarihin en sessiz ama en ağır cümlesi yazılır: Her kuşatma bir gün biter; fakat bilincini kaybedenler, zafer anında bile yeniktir.
Bütün köklü ulusların bir kavgası vardır.
Kimi uluslar bu kavganın karşısına cesaretle çıkar, çağın ateşiyle yüzleşir; kimileri ise görmezden gelir, hesaplaşmayı zamana havale eder.
Ama hiçbir millet, kendi kaderiyle yüzleşmeden tarihten geçip gidemez.