Haber Detayı

Yeni Suriye yönetimi ile terör örgütü SDG arasındaki kriz derinleşiyor | Dış Haberler
haberturk.com
18/01/2026 11:23 (2 saat önce)

Yeni Suriye yönetimi ile terör örgütü SDG arasındaki kriz derinleşiyor | Dış Haberler

Suriye’de son on gün, 14 yıllık iç savaşın ardından kurulan yeni dönemin en kritik stres testine dönüştü. Fırat Nehri boyunca uzanan hatta, özellikle Fırat’ın batısında kalan Deyr Hafir merkezli operasyonlar ve bunun hemen ardından Tabka–Rakka ekseninde yükselen askeri hareketlilik; Şam’daki yeni yönetimin “devlet otoritesini yeniden tesis etme” iddiası ile terör örgütü PKK/YPG/SDG’nin yıllar içinde inşa ettiği fiilî kontrol alanları arasındaki çatışmayı açık bir hesaplaşma zeminine taşıdı.

Saha raporları, karşılıklı açıklamalar, tahkimat görüntüleri ve geri çekilme/ilerleme iddiaları bir arada okunduğunda; kriz artık yalnızca yerel bir güvenlik olayı değil, Suriye’nin yeniden birleşme sürecini belirleyecek bir “stratejik kırılma” başlığı haline geliyor.

Deyr Hafir’de başlayan askeri hamle, bir yandan Şam yönetiminin “Fırat’ın batısında silahlı özerk yapılanmaya son verme” hedefini somutlaştırırken; diğer yandan Tabka ve Rakka çevresindeki gelişmeler, çatışmanın Fırat’ın doğusunataşma ihtimalini güçlendirdi.

Şam cephesi, çekilmenin “tam uygulanmasını” izlediğini duyururken; terör örgütü SDG ise aynı süreçte “çekilme tamamlanmadan bölgelere girildiğini” savunarak, sahada “son derece tehlikeli bir durum”yaratıldığı iddiasını ortaya attı.

İki taraf arasındaki bu söylem savaşı, pratikte aynı anda yürüyen bir başka tabloyla birleşiyor: Suriye ordusu Rakka yönüne doğru ilerlediğini duyururken, SDG’nin Tabka’dan çekildiğine dair haberler ve kuşatma iddiaları sahaya yansıyor.

Bütün bu tablo, aynı zamanda uluslararası aktörlerin devreye girdiği daha geniş bir krize işaret ediyor.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), Halep–Tabka hattındaki “saldırı eylemlerinin durdurulması” çağrısıyla sahaya mesaj verirken; Washington’un, DEAŞ’la mücadele gerekçesi üzerinden koalisyon düzeninin korunmasını öncelediği görülüyor.

Bu çağrıya paralel biçimde, Erbil’de terör örgütü SDG elebaşı Mazlum Abdi ile ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack arasında yapılacağı belirtilen temas, krizin diplomatik ayağını öne çıkarıyor.

Bölgesel arabuluculuk girişimlerinde Kürdistan Bölgesi Başkanı Neçirvan Barzani’nin rolü ise, yalnızca bir “görüşme trafiği” değil; aynı zamanda Şam–SDG gerilimini yönetme çabasının bölgeye yayılabileceğinin de işareti olarak okunuyor.

Sonuç olarak, Fırat hattında oluşan yeni cephe; askeri operasyon, entegrasyon pazarlığı, DEAŞ tehdidi ve uluslararası güç dengeleri gibi başlıkları aynı anda içinde taşıyan çok katmanlı bir kriz üretmiş durumda.

Suriye’nin önündeki seçenekler giderek daralıyor: Ya Şam yönetimi, merkezi devlet otoritesini adım adım sahaya yayarak terör örgütü PKK/YPG/SDG’nin alan hakimiyetini kıracak; ya da bu süreç, tarafların karşılıklı güvensizliği ve dış aktörlerin hesapları nedeniyle uzun süreli, yıpratıcı ve yayılma riski taşıyan yeni bir çatışma döneminin kapısını aralayacak.

Bu nedenle Deyr Hafir’de atılan her adım, Tabka’da görülen her çekilme ve Rakka’da verilen her “operasyon sinyali”, sadece bir bölge hareketliliği değil; Suriye’nin geleceğini belirleyecek yeni dönemin ana çatışma başlığı olarak öne çıkıyor.

Deyr Hafir Operasyonu: Saha Hamlesinden Devlet Doktrinine Suriye ordusunun Fırat Nehri’nin batısında, terör örgütü PKK/YPG/SDG işgali altında bulunan Deyr Hafir beldesine düzenlediği operasyon, yalnızca askeri literatürde “alan temizliği” olarak tanımlanabilecek sınırlı bir güvenlik hamlesi değil; Şam’daki yeni yönetimin devlet egemenliğini yeniden kurma doktrininin sahaya yansımış ilk büyük adımı olarak değerlendiriliyor.

Şam’a yakın askeri ve siyasi kaynaklara göre bu operasyon, geçiş hükümetinin aylardır kapalı kapılar ardında dile getirdiği “Fırat’ın batısında silahlı özerk yapılanmaya kesin olarak son verme” stratejisinin uygulamaya geçmiş hali niteliğinde.

Suriye resmi haber ajansı SANA, operasyonun ardından Deyr Hafir çevresinde mayın temizleme faaliyetleri, yol güvenliği tesis çalışmaları ve askeri kontrol noktalarının yeniden konuşlandırılması sürecinin başladığını duyurdu.

Bu detay, Şam’ın bölgeyi geçici bir askeri kazanım olarak değil, kalıcı egemenlik alanı olarak gördüğünü ortaya koyuyor.

Yerel saha kaynakları ise SDG unsurlarının, çatışma riskinin artmasıyla birlikte ağır silah ve mühimmatlarının bir kısmını geride bırakarak aceleyle Fırat’ın doğusuna çekildiğini aktarıyor.

Bölgedeki bu düzensiz geri çekilme, örgüt içindeki koordinasyon sorunlarına ve olası panik havasına işaret ediyor.

Terör örgütü SDG, çekilme kararını kamuoyuna “iyi niyet göstergesi” ve “entegrasyon sürecine katkı” olarak sunmaya çalışsa da, Şam yönetimi bu adımı gecikmiş, zorunlu ve baskı altında alınmış bir geri adım olarak okuyor.

Suriye Savunma Bakanlığı’na yakın çevreler, SDG’nin Deyr Hafir’den çekilmesinin bir tercih değil, askeri baskının ve ilerleyen operasyon tehdidinin sonucu olduğunu vurguluyor.

Bu yorum, Şam’ın önümüzdeki süreçte benzer yöntemleri Tabka ve Rakka hattında da uygulayabileceği yönündeki beklentileri güçlendiriyor.

Arapça yayın yapan Körfez medyasında yer alan analizler de bu çerçeveyi destekliyor.

Asharq Al-Awsat ve Al-Arabiya, Deyr Hafir’in sadece coğrafi değil, psikolojik ve stratejik bir eşik olduğuna dikkat çekiyor.

Bu beldenin kaybının, SDG’nin Halep–Rakka hattındaki savunma derinliğini ciddi biçimde zayıflattığı, örgütün Fırat’ın batısındaki varlığının fiilen sona erdiği ve savunma hatlarının artık doğuya sıkıştığı vurgulanıyor.

Suriyeli siyasi kaynaklara göre bu gelişme, SDG’nin sahadaki “geri dönülmez kayıp” hissini güçlendirirken, Şam yönetimini de daha cesur ve kapsamlı adımlar atmaya teşvik eden bir kırılma noktası oluşturuyor.

Bu yönüyle Deyr Hafir operasyonu, yalnızca bir beldenin el değiştirmesi değil; Suriye iç savaşının yeni evresinde güç dengesinin hangi yöne kaydığını gösteren sembolik bir dönüm noktası olarak öne çıkıyor.

Tabka ve Rakka: Yeni Cephe Hattı Deyr Hafir’in kontrol altına alınmasının ardından, sahadaki askeri ve siyasi odak noktası hızla Tabka–Rakka hattına kaydı.

Bu hat, yalnızca yeni bir çatışma ekseni değil; aynı zamanda Suriye’de savaş sonrası dönemin nihai güç dengelerinin belirleneceği alan olarak görülüyor.

Suriye ordusu tarafından yapılan açıklamada, Tabka Havaalanı içerisindeki terör örgütü PKK/YPG/SDG unsurlarının kuşatıldığı, kentin çevresinden ve bazı iç akslarından ilerlemenin başladığı duyuruldu.

Bu açıklama, sahada fiili bir kuşatma ve baskı stratejisinin devreye sokulduğuna işaret ediyor.

Aynı zaman diliminde Rakka’nın “askeri bölge” ilan edilmesi, Şam’ın niyetini açık biçimde ortaya koyan kritik bir adım olarak değerlendiriliyor.

Askeri bölge ilanı, yalnızca güvenlik önlemlerinin artırılması anlamına gelmiyor; aynı zamanda olası geniş çaplı bir operasyonun hukuki ve idari altyapısının hazırlanması şeklinde okunuyor.

Şam’a yakın kaynaklara göre bu karar, Rakka çevresinde uzun süredir devam eden istihbarat, keşif ve lojistik hazırlıkların artık “son aşamaya” geldiğini gösteriyor.

Rakka’nın önemi, yalnızca coğrafi konumundan kaynaklanmıyor.

Kent, terör örgütü SDG açısından askeri, siyasi ve psikolojik bir merkez niteliği taşıyor.

DEAŞ’ın sözde başkenti olmasının ardından SDG tarafından kontrol altına alınan Rakka, örgüt için hem “meşruiyet alanı” hem de uluslararası aktörlerle kurulan ilişkilerin sembolik vitrinlerinden biri olarak kabul ediliyor.

Bu nedenle Rakka’ya yönelik her askeri baskı, SDG açısından varoluşsal bir tehdit anlamına geliyor.

Habertürk’e bölgedeki durumu yorumlayan Suriyeli bir diplomatik kaynak: “Şam yönetimi, Rakka’yı SDG için yalnızca askeri bir üs veya kontrol alanı olarak değil, aynı zamanda siyasi bir kimlik ve özerklik iddiasının sembolü olarak görüyor.

Bu sembol kırılmadan, Suriye’de merkezi devlet otoritesinin yeniden tesis edilmesi mümkün değil.” Suriyeli siyasilere göre, Şam’ın Rakka üzerindeki baskıyı artırması; SDG’yi yalnızca sahada geri çekilmeye zorlamayı değil, aynı zamanda müzakere masasında taviz vermeye mecbur bırakmayı hedefliyor.

Bu nedenle Tabka çevresindeki kuşatma hamleleri, doğrudan Rakka’ya yönelik bir “ön hazırlık” olarak okunuyor.

Kaynaklara göre bu strateji, SDG’nin askeri kapasitesini yıpratırken, örgüt içindeki moral, komuta bütünlüğü ve dış destek beklentilerinide test ediyor.

Sonuç itibarıyla Tabka ve Rakka hattı, Suriye ordusu ile terör örgütü PKK/YPG/SDG arasındaki gerilimin askeri çatışmadan siyasi hesaplaşmaya evrildiği yeni cepheyi temsil ediyor.

Bu hattaki her ilerleme, her kuşatma ve her “askeri bölge” kararı; Suriye’nin yeniden tek merkezden yönetilip yönetilemeyeceği sorusunun sahadaki cevabı olarak şekilleniyor.

ABD Alarmda: CENTCOM’dan Açık Çağrı Sahadaki bu hızlı tırmanış, Washington’da ciddi rahatsızlık yarattı.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), X üzerinden yaptığı açıklamada, Suriye hükümet güçlerini Halep–Tabka hattındaki saldırıları durdurmaya çağırdı.

Açıklamada DEAŞ’la mücadele vurgusu öne çıkarılırken, “Suriyeli ortaklarla koordinasyon” ifadesi dikkat çekti.

Ancak Avrupa’lı siyasi kaynaklar, bu çağrının sahadaki gerçeklikle örtüşmediğini savunuyor.

Der Spiegel ve Le Monde Diplomatique, ABD’nin asıl kaygısının SDG’nin ani çöküşünün Fırat’ın doğusunda kurulan güvenlik mimarisini dağıtması olduğunu yazdı.

Avrupa medyasına göre Washington, SDG’yi kaybetmek istemiyor ancak Şam’la doğrudan karşı karşıya gelmeyi de göze alamıyor.

Erbil Diplomasisi: Barzani Faktörü Sahada hızla tırmanan askeri gerilimin açık bir savaşa dönüşmesini engellemek amacıyla diplomatik kanallar da eş zamanlı olarak devreye sokulmuş durumda.

Bu çerçevede gözler, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin başkenti Erbil’e çevrilmiş bulunuyor.

Neçirvan Barzani’nin doğrudan arabuluculuğunda, terör örgütü SDG elebaşı Mazlum Abdi ile ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack arasında kritik bir görüşme yapılması bekleniyor.

Bölge kaynaklarına göre bu temas, yalnızca bir “kriz görüşmesi” değil; aynı zamanda SDG’nin geleceği, Suriye ordusunun ilerleme sınırları ve ABD’nin sahadaki rolüne dair son çerçeve arayışı niteliği taşıyor.

Kürt yönetimi siyasi kaynakları, söz konusu görüşmeyi “Suriye ordusu ile SDG arasında patlak verebilecek geniş çaplı bir savaşı önlemeye yönelik son ve en kritik diplomatik hamle” olarak tanımladı.

Barzani’nin yalnızca ev sahibi değil; aktif bir dengeleyici aktör olarak süreci yönlendirdiği vurgulandı.

Erbil’in hem Washington hem de SDG nezdinde “güvenilir temas noktası” olarak görüldüğünü, Şam açısından ise bu girişimin dolaylı bir mesaj kanalı işlevi gördüğünü belirtiyor.

Bölgeyi yakından takip eden ABD’li diplomatik kaynaklar ise, Barzani’nin rolü “bölgesel yangını sınırlama girişimi” olarak tanımlanıyor.

Buna göre Erbil’de yürütülen temaslar, SDG’nin tamamen tasfiyesini önlemekten ziyade, çatışmanın Fırat’ın doğusunda donmuş bir hatta sabitlenmesini hedefliyor.

Ancak, Şam yönetiminin bu tür bir “geçici dengeye” sıcak bakmadığı da özellikle biliniyor.

Güvensizliğin Kökleri: Entegrasyon Tartışması Sahadaki askeri gerilimin arka planında, yalnızca cephe hatları değil; SDG’nin geleceği, Kürt yapıların Suriye devlet sistemine hangi koşullarla ve ne ölçüde entegre edileceği sorusu yatıyor.

Bu başlık, Şam’daki yeni yönetim ile terör örgütü PKK/YPG/SDG arasındaki krizin en derin ve çözümsüz görünen fay hattını oluşturuyor.

Geçiş hükümetinin başındaki Ahmed Şara, SDG’nin askeri ve idari yapısının mevcut haliyle Suriye’ye entegre edilemeyeceğini savunuyor; bu yapının terör örgütü PKK ile organik bağlarını sürdürdüğünü, hiyerarşik ve ideolojik olarak Şam’dan bağımsız hareket ettiğini ve bu nedenle yeni Suriye’nin merkezi devlet modeline açık bir tehdit oluşturduğunu dile getiriyor.

Şam’a yakın siyasi ve güvenlik kaynaklarına göre entegrasyon, SDG’nin “blok halinde” ya da mevcut komuta yapısını koruyarak sisteme dahil edilmesi anlamına gelmiyor.

Aksine, Şam’ın talep ettiği model; silahlı yapıların tasfiyesi, ağır silahların devri, paralel güvenlik ve yargı mekanizmalarının dağıtılması ve bireysel düzeyde Suriye ordusu ve güvenlik kurumlarına katılımı öngörüyor.

Bu yaklaşım, SDG açısından yalnızca askeri bir geri çekilme değil; on yılı aşkın sürede inşa edilen fiilî özerklik mimarisinin sona ermesi anlamına geliyor.

Kürt tarafı ise bu tabloya derin bir güvensizlikle yaklaşıyor.

SDG’ye ve Kürt siyasi çevrelerine yakın kaynaklar, Şam’daki yeni yönetim altında ayrımcılığa uğrama, yerel yönetim kazanımlarını kaybetme ve güvenlik garantilerinden yoksun kalma endişesinin yaygın olduğunu aktarıyor.

Bu çevrelere göre, entegrasyon sürecinin net anayasal ve hukuki güvenceler olmaksızın yürütülmesi, Kürtler açısından geri dönülmez hak kayıpları riski barındırıyor.

Bu nedenle SDG, entegrasyonu “eşit ortaklık” ve “siyasi tanınma” temelinde tartışmak isterken, Şam yönetimi bunu devlet egemenliği ve güvenlik ekseninde ele alıyor.

SDG’ye yakın çevreler ayrıca, örgütün DEAŞ’la mücadelede oynadığı rolü sürekli gündemde tutarak uluslararası toplumun kendilerini “gözden çıkaramayacağını” savunuyor.

Bu argümana göre SDG, yalnızca yerel bir aktör değil; ABD ve koalisyon ülkeleriyle kurulan askeri işbirliği sayesinde küresel güvenlik mimarisinin sahadaki bir parçası konumunda.

Bu nedenle SDG, Şam’ın askeri baskısını dengelemek için diplomatik alanda ABD, Fransa ve bazı Avrupa ülkelerinin siyasi desteğine güveniyor.

Ancak Suriyeli siyasi kaynaklar, bu yaklaşımın giderek zayıfladığına dikkat çekiyor.

Kaynaklara göre, uluslararası aktörler artık SDG’yi “uzun vadeli siyasi ortak” olarak değil; geçiş sürecinde yönetilmesi gereken bir güvenlik dosyası olarak görüyor.

Bu da Kürt tarafının, geçmişte sahip olduğu manevra alanının daraldığını ve entegrasyon konusunda Şam’la daha sert bir güç dengesi içinde müzakere etmek zorunda kalacağını gösteriyor.

Sonuç itibarıyla entegrasyon tartışması, taraflar arasında yalnızca bir idari düzenleme meselesi değil; güç, meşruiyet, kimlik ve egemenlik başlıklarının iç içe geçtiği derin bir kriz alanı yaratıyor.

Şam, merkezi devlet otoritesini tartışmasız biçimde tesis etmeyi hedefliyor.

Bu karşılıklı güvensizlik giderilmediği sürece, sahadaki her askeri hamle ve diplomatik girişim, entegrasyon dosyasını çözmekten çok daha da sertleştiren bir etki üretmeye devam ediyor.

Türkiye’nin Tavrı: Net ve Değişmeyen Ankara açısından sahadaki tablo başından beri net, tutarlı ve değişmeyen bir çizgi üzerinden okunuyor.

Türkiye, PKK/YPG/SDG yapılanmasını açık ve tartışmasız biçimde terör örgütü olarak tanımlıyor ve bu yapıların Suriye’de kalıcı hale gelmesini doğrudan ulusal güvenliğine yönelik bir tehdit olarak değerlendiriyor.

Bu nedenle Ankara, Suriye’de yeni dönemin şekillenmesinde, terör örgütlerinin tasfiyesini yalnızca bir güvenlik meselesi değil; siyasi çözümün ön şartı olarak görüyor.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, son açıklamalarında bu yaklaşımı bir kez daha vurgulayarak, SDG’nin askeri baskı uygulanmadan önce Deyr Hafir’den tek taraflı ve koşulsuz biçimde çekilmesinin, samimi bir “iyi niyet göstergesi” olacağını ifade etti.

Fidan’ın, “Sorunlar diyalogla çözülmezse, güç kullanımı da bir seçenek olarak masadadır” sözleri, Ankara’nın diplomasiye öncelik verdiğini ancak askeri seçeneği hiçbir zaman masadan kaldırmadığını açık biçimde ortaya koydu.

Türk güvenlik ve diplomasi kaynaklarına göre, Şam yönetiminin Deyr Hafir, Tabka ve Rakka hattında attığı son adımlar; Türkiye’nin yıllardır savunduğu “Suriye’de terör yapılanmalarının tasfiye edilmesi ve merkezi devlet otoritesinin güçlendirilmesi” tezini sahada somutlaştıran gelişmeler olarak değerlendiriliyor.

Ankara’da yapılan değerlendirmelerde, SDG’nin Fırat’ın batısından çekilmek zorunda kalmasının, örgütün askeri ve psikolojik üstünlüğünü kaybetmeye başladığının göstergesi olduğu belirtiliyor.

Türkiye’nin bu süreçte Şam yönetimiyle doğrudan ya da dolaylı bir koordinasyon zemini oluşmasından rahatsızlık duymadığını; aksine, Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve merkezi yapısını güçlendirecek her adımın, Türkiye’nin sınır güvenliği açısından da olumlu sonuçlar doğuracağını vurguluyor.

Ancak Ankara, bu sürecin SDG’ye zaman kazandıracak, örgütün silahlı varlığını meşrulaştıracak veya “entegrasyon” adı altında paralel bir yapı yaratacak bir modele dönüşmesine kesin olarak karşı çıkıyor.

Bu nedenle Türkiye açısından mesele, yalnızca Deyr Hafir ya da Rakka hattındaki askeri gelişmeler değil; SDG’nin gelecekte nasıl bir statüye kavuşacağı sorusudur.

Ankara, bu statünün silahlı, özerk ya da yarı-devlet benzeri bir yapıya evrilmesine kesin çizgilerle karşı durmaya devam ediyor.

Savaşın Eşiğinde Bir Ülke Son on gün içinde sahada meydana gelen tüm hareketliliği birlikte okunduğunda ortaya çıkan tablo son derece net: Suriye, savaş sonrası dönemin en kritik kavşağına girmiş durumda.

Ya Şam yönetimi, terör örgütü PKK/YPG/SDG başta olmak üzere silahlı özerk yapıları zorlayarak merkezi devlet sistemine entegre edecek ya da bu süreç, ülkeyi yeni ve daha karmaşık bir iç çatışma dalgasına sürükleyecek.

Suriyeli siyasi kaynakların ortak kanaati, bu kez Şam’ın önceki yıllardaki gibi “zamana yayma” ya da “donmuş çatışma” formüllerine razı olmayacağı yönünde.

Geçiş hükümeti, askeri ve siyasi sermayesini tek merkezli devlet iddiası üzerine yatırmış görünüyor.

Bu noktada sahadaki güç dengesi kadar, algı ve kararlılık da belirleyici hale gelmiş durumda.

Şam yönetimi, Deyr Hafir’den başlayarak Tabka ve Rakka hattına uzanan askeri baskıyla, yalnızca alan kazanmayı değil; “geri dönüşü olmayan bir süreç” başlattığı mesajını vermeyi hedefliyor.

Bu mesaj, hem SDG’ye hem de onu destekleyen uluslararası aktörlere yönelik.

Şam’a yakın çevrelerde dile getirilen görüş, “bu aşamadan sonra atılacak her geri adımın devlet otoritesini kalıcı biçimde zayıflatacağı” yönünde.

Buna karşılık terör örgütü SDG, ABD ve bazı Avrupa ülkelerinin siyasi-diplomatik desteğine güvenerek zaman kazanmaya çalışıyor.

Erbil diplomasisi, CENTCOM açıklamaları ve Avrupa başkentlerinden gelen “itidal” çağrıları, SDG açısından askeri baskıyı yavaşlatabilecek manevra alanları olarak görülüyor.

Ancak Suriyeli kaynaklara göre, bu desteğin koşulsuz ve sınırsız olmadığı, aksine Washington ve Avrupa’nın önceliğinin “çatışmanın kontrolden çıkmaması” olduğu vurgulanıyor.

Bu da SDG’nin, geçmiş yıllara kıyasla daha dar bir hareket alanına sıkıştığını gösteriyor.

Deyr Hafir’den Tabka’ya, oradan Rakka’ya uzanan hat ise artık yalnızca bir askeri cephe değil; Suriye’nin yeniden nasıl bir devlet olacağına dair stratejik bir kırılma çizgisi haline gelmiş durumda.

Bu hattaki her ilerleme, her geri çekilme ve her diplomatik girişim; yalnızca SDG’nin değil, ABD’nin sahadaki rolünü, Türkiye’nin güvenlik önceliklerini, Avrupa’nın siyasi angajman sınırlarını ve bölgesel aktörlerin denge arayışlarını yeniden şekillendiriyor.

Bu nedenle söz konusu cephe, klasik bir iç çatışma hattından çok, çok aktörlü bir güç mücadelesinin yoğunlaştığı alan olarak öne çıkıyor.

Suriye, 14 yıl aradan sonra yeniden “tek merkezli devlet” iddiasıyla sahaya inmiş bulunuyor.

Bu iddia, savaşın başından beri ilk kez bu denli açık, sert ve geri adım ihtimali düşük bir şekilde dile getiriliyor.

Ancak bu hedefin önündeki en büyük engel, Türkiye’nin de açık biçimde terör örgütü olarak tanımladığı PKK/YPG/SDG yapılanması olmaya devam ediyor.

Şam’ın bu yapıyla nasıl bir hesaplaşmaya gireceği, sadece Suriye’nin değil; bölgenin güvenlik mimarisini de doğrudan etkileyecek. Önümüzdeki günler bu nedenle kritik.

Masada yürütülen diplomasi mi ağır basacak, yoksa cephedeki askeri gerçeklik mi belirleyici olacak, henüz net değil.

Ancak kesin olan şu: Suriye, uzun süredir ilk kez bir yol ayrımında değil; bir eşikte duruyor.

Bu eşikten geçişin barışla mı yoksa yeni bir çatışma dalgasıyla mı gerçekleşeceği, Deyr Hafir–Tabka–Rakka hattında atılacak adımlarla şekillenecek.

Bu da söz konusu hattı, Suriye krizinin yeni dönemdeki kader çizgisi haline getiriyor.

İlgili Sitenin Haberleri