Haber Detayı
15 Ocak 1902: Nâzım’ın Doğum Gününde Aşkın Israrı
15 Ocak, takvimde sıradan bir kış günü gibi durabilir.
15 Ocak, takvimde sıradan bir kış günü gibi durabilir.
Ama 15 Ocak 1902, kışın ortasına bırakılmış bir sıcaklık gibidir.
Nâzım Hikmet’in doğum günü… Bir insanın dünyaya gelişiyle, bir dilin de yeniden nefes alması arasında bazen görünmeyen bir bağ vardır; Nâzım söz konusuysa o bağ iyice belirginleşir.
Çünkü onun şiiri, en çok da “sevmenin” cümle kurma biçimini değiştirir.
Nâzım’ın romantizmi, çiçek kokulu bir kolaylık değildir.
Aşkı bir sığınak diye değil, bir “dayanma biçimi” diye kurar.
Sevmek onda sadece bir duygu değil; bir tür ahlaktır.
Yalnız sevdiğine değil, hayata karşı da söylenmiş bir söz gibi durur: “Ben, kalbimi küçültmeyeceğim.” Bu yüzden Nâzım’ı okurken, insan kendi içindeki en hassas yere dokunulmuş gibi olur; ama aynı anda omuzlarına bir ağırlık da biner.
Çünkü sevgi, onun dilinde hafif bir şey değildir; taşıdıkça büyüyen bir sorumluluktur.
Biyografisini madde madde saymak kolay: Gençlik, mücadele, hapis, sürgün… Fakat bu kelimeler, Nâzım’ın asıl hikâyesini tek başına anlatmaz.
Asıl hikâye, bütün bu sert kırılmaların içinden geçerken bile “aşkı eksiltmemek”tir.
İnsanın kendi hayatında bile yapamadığı bir şeyi, bir şiirin içinde inatla sürdürmektir: Yaralanınca içine kapanmak yerine, daha çok sevmeyi göze almak.
Onun şiirinde aşk iki kişiye sıkışmaz; bir yüzle başlar ama bir kalabalığa açılır.
Bir sevgiliye yazdığı cümlede, bazen şehrin sokaklarında yürür; bazen bir deniz kıyısı; bazen bir çocuğun uykusu; bazen de memleketin bitmeyen yorgunluğu… Nâzım’da sevgi, insanı yalnız bırakmaz; çoğaltır.
Bu yüzden romantiktir: Çünkü romantizm, bazen birini özlemek değil; dünyayı daha yaşanır kılacak kadar sevmeyi sürdürmektir.
Nâzım’ın dili de bu romantizmi destekler: gösterişe kaçmadan ritim kurar; konuşur gibi akarken bir anda şiirin derinliğine iner.
Kelimeleri “güzel dursun” diye değil, “daha doğru vursun” diye seçer.
Bir cümlesi, insanın göğsünde yankılanır; sonra günlerce susmaz.
Ve en önemlisi: Gelecek zaman kipini sever. “Unutmayacağız” der gibi, “daha var” der gibi, “henüz bitmedi” der gibi… Kışın ortasında bile yazı hatırlatan tarafı buradan gelir.
Bugün, 15 Ocak’ta Nâzım’ı anmak bana şunu düşündürüyor: Aşk, çoğu zaman bir kişiye yöneltilmiş bir cümle sanılır.
Oysa bazı aşklar, doğrudan yarına söylenir. “Yarın” dediğimiz şey, çoğu zaman bir takvim yaprağı değil; içimizde diri tuttuğumuz bir ihtimaldir.
Nâzım’ın romantizmi, o ihtimali koruma ısrarıdır.
Belki de bu yüzden, onun doğum gününde insanlar kendi hayatlarına daha dikkatle bakıyor.
Kimseye göstermediği kırgınlıklarını, içindeki küçük karanlıkları, “burası artık düzelmez” dediği yerleri… Sonra Nâzım’ın şiiri gelip oraya oturuyor ve sanki şunu fısıldıyor: “Bazen dünya değişmez; ama sen, dünyaya verdiğin cevabı değiştirebilirsin.” İşte romantik olan tam da bu: Kırılmakla kapanmak arasında bir yerde, yine de sevmeyi seçmek. 15 Ocak 1902’yi bu yüzden yalnız bir doğum tarihi diye anmak istemiyorum.
Bu tarih, kalbin dilini büyüten bir başlangıç gibi geliyor bana.
Bir insanın doğduğu gün, bize de yeniden başlama cesareti verebiliyor: Daha açık konuşma cesareti, daha dürüst sevme cesareti, daha uzun dayanma cesareti… Nâzım’ın doğum gününde, kendime tek cümlelik bir not düşüyorum: Aşk bazen bir yüzün kıyısına demir atar; bazen de insanın kendi içinde sakladığı en iyi ihtimalin geleceğine.
O ihtimali korumak, dünyanın sertliğine karşı alınmış en zarif, en inatçı karardır.