Haber Detayı

Ekrandan sızan zehir
Tülin türkoğlu internethaber.com
26/01/2026 06:51 (3 saat önce)

Ekrandan sızan zehir

Türk dizileri artık yalnızca Türkiye’nin iç meselesi değil.

Orta Doğu’dan Orta Asya’ya, Balkanlar’dan Kuzey Afrika’ya uzanan geniş bir coğrafyada milyonlarca insan aynı hikâyeleri izliyor, aynı karakterlerle duygusal bağ kuruyor, aynı davranış kalıplarını zihinlerine kaydediyor.

Büyük ve geniş bir coğrafyanın akşam ritüeli oluyor.

Bu tablo çoğu zaman “yumuşak güç”, “kültürel etki”, “ihracat başarısı” gibi kavramlarla alkışlanıyor.

Oysa perde arkasında daha derin, daha sarsıcı bir tablo var: Bu diziler, izleyicinin yalnızca zevklerini değil, zihin haritalarını da yeniden şekillendiriyor.

O nedenle sorulması gereken hayati bir soru var: Ne ihraç ediyoruz?

Çünkü bu diziler yalnızca mekân, kostüm ya da oyuncu yüzü taşımıyor.

Bir hayat tasavvuru, bir ilişki dili ve giderek yerleşik hale gelen bir psikoloji de taşıyor.

Bu diziler, izleyicinin yalnızca zevklerini değil, zihin haritalarını da yeniden şekillendiriyor.

Mercek altına alınması gereken tam da burası.

Dizilerin omurgasını oluşturan anlatılara bakalım.

Sürekli entrika, bitmeyen dedikodu, herkesin herkesten kuşkulandığı bir dünya… Güven temelli ilişkiler istisna, manipülasyon kural.

Seyirciye, “akıllı olanın değil, kurnaz olanın kazandığı” bir hayat öğretisi fısıldanıyor.

Bu fısıltı zamanla normalleşiyor; hatta içselleştiriliyor.

Bir diğer başlık: Agresiflik ve acımasızlık.

Sertlik, bağırma, tehdit ve şiddet; dramatik bir araç olmanın ötesine geçip gündelik hayatın olağan parçası gibi sunuluyor.

Sorunlar konuşularak değil, ezerek çözülüyor.

Güçlü olan haklı, sakin olan zayıf ilan ediliyor.

Bu dil, ekranda kalmıyor; sokağa, eve, ilişkilere taşınıyor.

Aldatma ise bu evrenin neredeyse vazgeçilmez yakıtı.

Sadakatsizlik, ahlaki bir kırılma ya da yıkıcı bir sonuç olarak değil; hikâyeyi canlı tutan bir senaryo aparatı olarak kullanılıyor.

Aldatan karakterler çoğu zaman derin, çekici ve anlaşılır gerekçelerle donatılıyor.

Aldatılanlar ise zayıf, silik ya da “hak etmiş” gibi resmediliyor.

Bu dil, sadakati değersizleştiriyor; bağlılığı sıkıcılıkla eşitliyor.

Aldatma senaryonun taşıyıcı kolonu.

Sadakatsizlik hikâyeyi sürükleyen “kaçınılmaz” bir detay gibi işleniyor.

Evlilikler, ilişkiler ve bağlılık duygusu değersizleşiyor.

Seyirci, ihanetin sonuçlarıyla değil, romantize edilmiş heyecanıyla baş başa bırakılıyor.

Bütün bu anlatıların bireysel psikoloji üzerindeki etkisini görmezden gelmek mümkün değil.

İnsan beyni, tekrar eden uyaranlarla şekillenir.

Sürekli negatif, tehditkâr ve çatışmalı içeriklere maruz kalan bir zihin; bu durumu “olağan hayat” olarak kodlar.

Empati eşiği düşer, sabır azalır, şüphe refleksi güçlenir.

Ekranda izlenen davranışlar, fark edilmeden gündelik hayata sızar.

Tartışma dili sertleşir, ilişkiler daha kırılgan hale gelir.

İnsan beyni, sürekli maruz kaldığı uyaranlara göre kendini yeniden düzenler.

Negatif, tehditkâr ve toksik anlatılarla beslenen bir zihin; bu davranış kalıplarını normal kabul etmeye başlar.

Kısacası ekran, bir süre sonra aynaya dönüşür.

Bu etki, dizilerin izlendiği coğrafya genişledikçe bireysel olmaktan çıkar, toplumsal bir boyut kazanır.

Türk dizileri bugün yalnızca eğlence ürünü değil; aynı zamanda bölgesel ölçekte bir davranış ve duygu aktarım aracıdır.

Orta Doğu’da, Orta Asya’da, farklı kültürel zeminlerde aynı toksik ilişki kalıpları dolaşıma giriyor.

Bu, uzun vadede toplumsal güven duygusunu aşındıran bir sonuç doğurabilir.

O nedenle Türk dizilerinin küresel etkisi yalnızca “kültürel ihracat” başlığıyla okunamaz.

Altını çizmek gerekir: Mesele sanatı, dramatik anlatıyı ya da dizileri toptan reddetmek değil.

Mesele, hikâye anlatırken hangi değerleri sürekli yeniden ürettiğimizdir.

Çünkü ekran masum değildir.

Her akşam evlerin salonlarına giren bu hikâyeler, sadece vakit doldurmaz; zihin biçimlendirir, duygu eğitir, davranış öğretir.

Belki de artık şu soruyu yüksek sesle sormanın zamanı gelmiştir: Reyting uğruna kurduğumuz bu karanlık evren, bize kısa vadede kazanç sağlıyor olabilir.

Peki uzun vadede, nasıl bir toplum inşa ediyor?

Uzun vadede toplumu zehirleyen şey, çoğu zaman bağırarak değil; her akşam sessizce şırınga edilen hikâyelerle olur.

Yaş Almak mı?

Yoksa Yaş Kazanmak mı?

Günümüz insanının yaşla tuhaf bir derdi var.Sanki her yeni yaş, nüfus cüzdanına düşen bir eksi puan.Oysa bana sorarsanız yaş almak değil, yaş kazanmak asıl mesele.

Ben yeni yaşıma girdim.Korkmadım.Panik yapmadım.Aksine, çocuklarım ve sevdiklerimle unutulmaz bir akşam yaşadım.

Boğaz…Hani insanın içini yumuşatan, sesi kısan, kelimeleri sakinleştiren o manzara.Ama itiraf edeyim:Bu gecenin bu kadar keyifli olmasında sadece Boğaz yoktu.

Arnavutköy Tepe Cafe Lounge’dagüler yüzüyle, inceliğiyle, işi sahiplenen tavrıylaSevgili Atilla Atila Bey ve ekibi vardı.

Bazı mekânlar manzarasıyla iyidir.Bazıları hizmetiyle.Nadiren ikisi birden olur.İşte o nadir akşamlardan biriydi.

Sonuç mu?Yaş almak korkulacak bir şey değilmiş.Yeter ki yaşın içinesevgi, kahkaha ve iyi insanlar koyabilesin.

Gerisi sadece rakam.

İlgili Sitenin Haberleri