Haber Detayı
Yanlış semboller çağının yeni yıldızı: Sözde nihilist penguen
Yanlış metaforlar çağındayız: Bir penguenin sürüden kopup tek başına yürümesine ‘nihilizm’ dedik ama durum, bu türe özgü bir arızadan başka bir şey değildi. Üstelik bu sembolik anlatımlar sanıldığı kadar ‘romantik’ değil…
Dünyada bir anda trend haline gelen ve ‘nihilist’ olduğu iddia edilen penguenin aslında yaşadığı bir sendrom sonucu ölüme gittiğinin farkında olmadığı gerçeği yok sayılıp ‘nasıl olsa sevildi’ şiarıyla peş peşe reklamlara dahi konu ediliyor.
Önce konuyu netleştirmekte fayda var:Alman asıllı yönetmen Werner Herzog’un 2007 yapımı ‘’Encounters at the End of the World” belgeselinden alıntılanan küçücük bir kesit, 2026 yılında ‘anlaşıldığı’ iddia edilerek dolaşıma sokuldu.
Bu, bir sembolün özellikle kriz dönemlerinde hızla yayıldığı tezini güçlendirecek şekilde küresel bir fenomen haline geldi.Çünkü bireyler belirsizlik arttıkça karmaşık hızla değişen haber başlıkları, sert söylemler duymak yerine basit ama yoğun imgelerle zihinlerindeki karmaşayı sadeleştirmeyi, duygularını tek kareye indirgemeyi seçiyor çünkü bu rahatlatıcı bir his veriyor.Sembolle karşılaşan bireyler kendini pasif bir okur/izleyici gibi hissetmekten çıkıp ‘kendini bulduğunu’ sanıyor.
Aslında seçtiklerini düşündükleri sembol onları daha belirgin bir çerçeveye sokuyor.Nasıl mı…Semboller algılarımızı üç aşamada şekillendiriyor: Önce duygularımız tetikleniyor (‘Ah aynı ben), karşılık buldukça o duygu normalleşmeye başlıyor (‘Benim gibi niceleri varmış) ve sonunda bir kimlik kazanıyor (‘Demek ben buyum).
Zincir kırılmazsa semboller ekseriyetle düşüncelerin önüne geçiyor: İnsanlar sorgulamayı yavaş yavaş bırakıyor, kendini sembollerle anlatmaya başlıyor.
Karmaşık meseleler metaforik anlatılara sıkışıyor.
Yani aslında her sembol bir şeyi anlatırken diğer yandan başka seslerimizi susturuyor…Ve algı tam olarak burada başlıyor…Dönelim bizim sözde ‘nihilist’ penguenimize:O penguen maalesef bir ‘nihilist’ değil: Bir tercih yapmıyor, anlam reddi yaşamıyor ve en önemlisi ölümüne yürüdüğünü bilmiyor.
Yaşadığı şey, etolojik bir yön kaybı: Adelie penguenlerinde sıklıkla gözlemlenen, hormonal dengesizlik, hastalık gibi nedenlerle tetiklenen fizyolojik ve/veya nörolojik bir sapma.
Kısacası bir sendrom.
Yani bilinçli bir kopuş değil.
İnsanların ona yüklediği ‘her şeyi bırakıp gitme’ fikri, tamamen insani bir projeksiyon…Peki nihilizm neydi, onu da hatırlayalım: Hayatın, ahlakın, değerlerin, anlamın ‘doğal olarak verilmiş’ olmadığını fark etme hali… Bu noktaya gelen birey ideolojiden ahlaki hesaplaşmalara kadar çok konuda çözülmeler yaşamaya başlar.
Ya yeni bir inanç, yeni bir kimlik ve aidiyet bulacaktır ya da anlam yokluğunu kabul edip onunla yaşamayı öğrenecektir.
Nihilizmin asıl alanı ikinciden geçer..
Yani nihilist yolun zaten anlam taşımadığını fark etmiştir, soğukkanlı ve mesafelidir...
Tam da bu yüzden o zavallı penguen, duygusal/görsel olarak çarpıcı olsa da kavramsal olarak zayıf bir figür.Bu noktada illa bir sembol eksikliği hissedenlere alternatif çok, en güzel örneklerden biri kedi, hatta kara kedidir…Neden mi…Kara kedi kaybolmaz.
Sürüden kopup bilinçsizce yürümez.
Bilerek mesafe koyar.
Sahiplenilmeyi ekseriyetle reddeder, yahut ona tarih boyunca yüklenen sayısız söylenti nedeniyle az sahiplenilirler… Ama her ne olursa olsun hayatta kalırlar.Tam bir uyum sağlamazlar ama dağılmazlar da….Kara kediler nihilizme daha yakındır çünkü bu anlatıdaki gibi anlam yokluğunu fark etmesine rağmen rağmen yürümeye devam eder.Kara kedinin duruşu budur: Ne bağlanır ne de teslim olur...Belki de bu yüzden kara kedi tarih boyunca romantize edilmekten çok dışlandı….
Paris’te, bohem kültürde, anarşist estetikte, modern sanatta, edebiyatta…Kara kedi, sevimli bir hayvan figürü olarak girmedi hayatımıza.
Onu sembol yapan şey, tam da bu mesafesi zaten...
Uysal değiller, direnirler.
Gece kaybolur, sabah gözünü açan sahibinin yanı başındadır.
Üç kara kedi ile aynı evi paylaşan biri olarak bu örnekleri saatlerce sürdürebilirim.Kara kedi, tarihte hep düzenin kenarında durdu.
Dinin, ahlakın, siyasetin ve aklın sınırlarında gezindi.
Kimi zaman uğursuzluk sayıldı, kimi zaman bilgelik.
Kimi zaman cadının yoldaşı, kimi zaman entelektüelin sessiz ortağı oldu.
Ama hiçbir zaman makbul figürler arasına girmedi.Misal, Paris’le özdeşleşmesi de buradan gelir.19. yüzyılın sonu, Belle Époque Paris’i… Şehir bir yandan modernleşirken, bir yandan da derin bir sınıfsal, politik ve ahlaki yarılma yaşıyordu. 1871 Paris Komünü’nün bastırılmasının ardından Montmartre, devletin ve burjuva düzeninin tam olarak nüfuz edemediği bir alan hâline gelmişti.
Ressamlar, şairler, kabareler, yasaklı yayınlar, politik hiciv… Kara kedi tam bu atmosferde sahneye çıktı.Le Chat Noir kabare olmakla beraber ‘açıkça söylenemeyenin, doğrudan yazılamayanın’ görsel karşılığıydı.
Afişindeki kara kedi bu tavrın izdüşümü olarak “Biz evcil değiliz” deme biçimiydi.
O kara kedi figürü, özellikle Steinlen’in çizimleriyle, bilerek sevimli yapılmadı: Dik bakışlı, mesafeli ve hafif tehditkârdı.
Paris’in bohem entelektüel dünyası, kendini en iyi bu figürle anlatabildi.Anarşist hareketlerden “wildcat strike” kavramı buradan çıktı: sendikasız, ani, kontrolsüz grev.
Devletin ve sermayenin hesaplayamadığı hareket.
Kara kedi, lideri olmayan muhalefetin sembolüydü.Bu sembol, aydınların dünyasında da karşılığını buldu.
Edgar Allan Poe’nun kara kedisi suçun ve bastırılmış vicdanın vücut bulmuş hâlidir.
Poe’da kara kedi, insanın karanlık tarafını izler.
Baudelaire için kedi, özellikle kara kedi, burjuva ahlakına mesafeli, bilge ve yalnız modern bireydir.
Jean Cocteau’nun çizgilerinde kedi cinsiyetsizdir, sınırsızdır, norm dışıdır.
Picasso’nun kedileri sevimli değildir; çoğu zaman tehditkâr ve huzursuzdur.Bu bir tesadüf değildir.
Kara kedi, aydın için idealdir çünkü itaat etmez, kendi alanını ölümüne korur.
İnsanla mesafesini de iyi bilir.
Entelektüelin dünyadaki duruşuna çok yakındır bu: toplumun içindedir ama onun kurallarına tam teslim olmamıştır.Türkiye’de kara kedi sembolü bu kadar açık ve sistematik kullanılmamış olsa da, aynı ruh hâlini taşıyan isimler görebiliyoruz.
Örenğin Sait Faik’in hayvanları, özellikle kedileri, insan kalabalığından kaçışın ve kenarda durmanın ifadesidir.
Tanpınar’ın kedilere bakışı, onun arada kalmış zihninin küçük bir izdüşümüdür: ne tam evcil ne tamamen yabani.
Bedri Rahmi’nin resimlerindeki hayvanlar, düzenli kompozisyonun içindeki bilinçli taşkınlığı taşır.
Fikret Mualla’nın dünyasında kedi, insan kadar kırılgan ve huzursuzdur; sevimli değildir, varoluşun yükünü taşır…Bir de kontrol edilmeyen, korkutulan, bastırılan dişil özerkliğin simgesidir kara kedi: Uysal olmayan, evcilleştirilemeyen kadın imgesiyle yan yana durur.
Tarihte cadılıkla beraber anılma sebeplerinden biri de budur…Kısacası kara kedi geçici bir maskot hiç olmadı.
Semboller açısından bakıldığında bir duruşun, mesafenin, sessiz muhalefetin belki de en uygun karşılığı onlar…Hemen herkesin artık gördüğü o Adelie pengueni -namıdiğer nihilist ‘but why’ penguen’ türünün sıklıkla yaşadığı yön bulma sisteminin bozulması sendromu (disoriented wandering) yaşıyor ve bunun nihilizm ile uzaktan yakından bir ilgisi yok…Hasta penguen, dünyanın her geçen gün sertleşen gündeminde acil rahatlama arayanlar için anlık bir nefes olsa da markaların reklam kampanyaları yapmadan evvel araştırması gereken bir olgu olarak trendler tarihinin şaibeli sayfalarında yerini aldı bile… Üstelik ülkemizin yakın tarihte bir penguen hafızası varken…Belki böylelikle kara kedilerin kıymeti biraz daha anlaşılır…Gözde SulaOdatv.com