Haber Detayı

Kuvvetler tek elde toplanırsa... - Mahmut Aslan
Yazarlar cumhuriyet.com.tr
31/01/2026 04:00 (5 saat önce)

Kuvvetler tek elde toplanırsa... - Mahmut Aslan

Muammer Aksoy’un evinin önünde katledilişinin üzerinden 36 yıl geçti.

Muammer Aksoy’un evinin önünde katledilişinin üzerinden 36 yıl geçti. 1990’lı yılların karanlık atmosferinde yitirdiğimiz Aksoy, Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Turan Dursun ve Ahmet Taner Kışlalı gibi aydınların yokluğu bugün çok daha yakıcı biçimde hissediliyor.

Çünkü onların mücadelesi soyut bir “aydın duruşu” değil, laik, demokratik Cumhuriyetin geleceğini koruma mücadelesiydi. “Bugünler olmasın diye” uyarıyorlardı.

Ne yazık ki haklı çıktılar.

KÂBUS ANSIZIN GELMEDİ Türkiye’nin bugün yaşadığı rejim tartışmaları bir sabah ansızın ortaya çıkmadı.

Bu tablo, yıllara yayılan ve adım adım örülen bir sürecin sonucudur.

Cumhuriyetin hukukçuları ve aydınları bu gidişatı önceden teşhis etmiş, yalnızca uyarmakla yetinmeyip kamuoyunu harekete geçirmeye çalışmıştı.

Sorun, bu uyarıların sistematik biçimde görmezden gelinmiş olmasıdır.

Bu isimlerin başında gelen Prof.

Dr.

Muammer Aksoy, 1980’lerin sonunda kaleme aldığı “Rejim Bunalımına ve Kötü Sonuçlarına Doğru Pupa Yelken Gidiş” adlı çalışmasında, bugün içine sürüklendiğimiz rejim krizinin ana dinamiklerini berrak biçimde ortaya koymuştu.

Aksoy meseleyi soyut bir anayasa tartışması olarak değil, somut siyasal pratik üzerinden ele alıyordu.

Nitekim Turgut Özal döneminde yaşanan cumhurbaşkanlığı tartışmalarını değerlendirirken anayasanın öngördüğü uzlaşma ilkesinin terk edilmesinin ülkeyi rejim krizine sürükleyeceğini açıkça yazar ve şu uyarıyı yapar: “Halkın yarısından fazlasının temsilcilerince seçilmesi gereken cumhurbaşkanını, uzlaşmayı reddederek yalnız başına seçmeye yeltenmek, ülkeyi tam bir rejim bunalımına sürüklemek üzeredir.” Bu satırlar yalnızca bir döneme değil; yürütmenin denetimsizleştiği her ana dair zamansız bir uyarıdır.

TARAFSIZLIK: AYRINTI DEĞİL, ASLİ İLKE Aksoy’un meselesi kişiler değil, rejimin yapısıdır.

Cumhurbaşkanlığı makamının yürütmenin uzantısı değil; devletin sürekliliğini, kurumsal dengeyi ve siyasal uzlaşmayı temsil eden bir makam olduğunu özellikle vurgular.

Bu nedenle tarafsızlık, anayasal bir ayrıntı değil, Cumhuriyetin ayakta kalmasının ön koşuludur.

Uzun yıllar partizan siyaset yürütmüş bir aktörün, yalnızca makam değiştirerek tarafsızlaşamayacağı açıktır.

Cumhuriyet, kişisel beyanlara ya da iyi niyet varsayımlarına değil; denge ve denetim mekanizmalarına dayanır.

Tarafsızlık, hukukla güvence altına alınmadığı anda anlamını yitirir.

KUVVETLER AYRILIĞINDA KOPUŞ Bugün yaşadığımız “partili cumhurbaşkanlığı” pratiği, Aksoy’un işaret ettiği kırılmanın kurumsallaşmış halidir. 2017 referandumuyla yaşama geçirilen “cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi”, Cumhuriyetin “kuvvetler ayrılığı” anlayışında tarihsel bir kopuş yaratmıştır.

Bu kopuşun sonuçları yalnızca siyasette değil, ekonomide de ağır biçimde hissedilmektedir.

Bugün yaşanan derin ekonomik kriz, yalnızca yanlış tercihlerle ya da dış etkenlerle açıklanamaz.

Asıl sorun, karar alma süreçlerinin tek elde toplanmasıdır.

Kurumsal akıl devre dışı bırakılmış, denetimsiz yürütme anlayışı kalıcı hale getirilmiştir.

Oysa ekonomi güven ister; güven ise hukukla, öngörülebilirlikle ve bağımsız kurumlarla mümkündür.

Yürütme yetkilerinin tek elde toplanmasıyla birlikte Meclis, denetim gücünü büyük ölçüde yitirmiş, yargı ise bağımsızlığını fiilen koruyamaz hale gelmiştir.

Kuvvetler ayrılığı anayasal metinde kalmış, pratikte yürütme lehine bir güç yoğunlaşması ortaya çıkmıştır.

Bu tablo, Cumhuriyetin ruhuyla bağdaşmaz.

SESSİZLEŞTİRİLEN TOPLUM 2017’de kabul edilen anayasa değişikliği, cumhurbaşkanının en fazla iki dönem seçilebileceğini açıkça düzenlemiştir.

Recep Tayyip Erdoğan 2014’te halk oyuyla seçilen ilk cumhurbaşkanı olmuş, 2018’de ise yeni sistemin ilk cumhurbaşkanı seçilmiştir.

Geçiş hükmüne dair en geniş yorum dahi bu sürecin 2023 ile sınırlı olduğunu göstermekteydi.

Buna rağmen üçüncü adaylık fiilen kabul ettirilmiş, açık anayasa ihlali siyasal iktidar eliyle meşrulaştırılmıştır.

Muhalefetin bu konuda toplumu harekete geçirecek kararlı bir tutum ortaya koyamaması ise tabloyu daha da ağırlaştırmıştır.

Hukukun kişilere göre eğilip bükülebileceği algısı yalnızca bugünü değil, geleceği de tahrip eder.

Muammer Aksoy’un özellikle vurguladığı gibi, bir ülkede demokrasinin ve anayasanın son bekçileri “halk ve onun örgütleridir”.

Ancak bugün gerek rejim bunalımı karşısında gerekse ekonomik krizle derinleşen yoksullaşmaya rağmen, halk kitleleri ve yasal örgütlenmeler güçlü ve sürekli bir itiraz ortaya koyamamaktadır.

Ülkenin üzerine çöken bu ölü toprağının atılması, Cumhuriyetin yeniden nefes alabilmesi için ertelenemez bir zorunluluktur.

CUMHURİYET KENDİLİĞİNDEN AYAKTA KALMAZ Yaşananlar bir “sistem tercihi” tartışması değildir; Cumhuriyetin yaşayıp yaşamayacağına dair tarihsel bir sınavdır.

Sandık demokrasinin başlangıcıdır ama tek başına yeterli değildir.

Sandığı hukukla, laiklikle ve güçler dengesiyle tamamlayamayan her rejim, kaçınılmaz olarak keyfiliğe sürüklenir.

Aksoy’u, Mumcu’yu, Üçok’u, Dursun’u, Kışlalı’yı hedef alan karanlık akıl, sessiz bir toplum hayal ediyordu.

Bugün asıl tehlike, o hayalin zorla değil; yorgunluk ve umutsuzluk yoluyla gerçekleşiyor olmasıdır.

Cumhuriyet kendiliğinden ayakta kalmaz.

Onu ayakta tutan; hukuku savunan, laikliği bir yaşam ilkesi olarak sahiplenen, denetimsiz güce karşı sözünü esirgemeyen yurttaş iradesidir.

Sessizliğin normalleştirildiği, itirazın yadırgandığı bir düzende Cumhuriyet zayıflar; örgütlü ve bilinçli toplum ise onu yeniden ayağa kaldırır.

Muammer Aksoy haklı çıktı.

Ama mesele onu haklı çıkarmak değil.

Mesele, daha fazla geç kalmadan “Cumhuriyetin demokratik özüne ve denetlenebilir iktidar ilkesine” dönüp dönmeyeceğimizdir.

Çünkü kuvvetlerin tek elde toplandığı yerde hukuk susar; hukukun sustuğu yerde ise Cumhuriyet değil, yalnızca iktidar konuşur.

MAHMUT ASLAN YAZAR

İlgili Sitenin Haberleri