Haber Detayı

Faşizm üzerine (5)
şahap eraslan artigercek.com
01/02/2026 00:00 (9 saat önce)

Faşizm üzerine (5)

Faşizm önce devletlerde değil, insanların birbirlerine davranışlarında ortaya çıkar. Gündelik hayatta karşılaştığımız birçok mikro-faşist pratik bu nedenle hafife alınmamalıdır. Bu bağlamda “küsmek” oldukça öğretici bir örnektir...

Yazılarımda anlatmaya çalıştığım temel mesele şudur: Faşist ideoloji, sosyal, ekonomik, ekolojik ve psikolojik sorunları “biz” ve “ötekiler” arasındaki bir çatışma olarak sunar.

Böylece kendi içindeki sorunları görünmez kılar; “biz”in içinde hiçbir problem yokmuş gibi davranır.

Faşist propagandanın en güçlü yanı budur: Suç ve sorumluluk tamamen ötekiye devredilir.

Faşizmin güçlenmesinde Wilhelm Schmid’in Die Suche nach Zusammenhalt (2025) kitabında sözünü ettiği bir dinamik önemli bir rol oynar: Faşist tutumların görünmez yapılarda var olması ve bu görünmezlik nedeniyle kolayca inkâr edilebilmesi.

Faşizm her zaman bağıran, slogan atan bir kitle hâlinde ortaya çıkmaz; çoğu zaman kurumsal ilişkilerde, gündelik jestlerde, sessiz ihlallerde kendini gösterir.

Wilhelm Schmid ayrıca faşizmin yalnızca bir siyasal ideoloji değil, hayata karşı bir tutum olduğunu vurgular.

Hayata umutla bakan, iniş ve çıkışlarını kabul eden, belirsizliklerle yaşayabilen özne faşizme kapalıdır.

Çünkü faşizm, hayatın karmaşıklığına ve kayıplarına karşı tahammülsüzlüğü temsil eder.

Faşist tutum en çok ötekine karşı alınan pozisyonda görünür.

Kişi yaşadığı her olumsuzluğun kaynağını ötekinde arar: sevgisizliğinin, başarısızlığının, mutsuzluğunun sorumlusu her zaman başkalarıdır.

Böylece birey kendi içsel çatışmalarıyla yüzleşmek yerine, onları dışarıya projeksiyon yoluyla aktarır.

Bu mekanizma öyle yaygınlaşmıştır ki, günümüzde cinsel yetersizlikler dahi komplo teorileriyle ötekine bağlanmaktadır.

Son dönemde kimi söylemlerde, “düşman güçler”in toplumun erkekliğini zayıflattığı, gençlerin “erkeklik hormonlarının düşürüldüğü”, yiyecek ve içeceklere “kısırlaştırıcı maddeler katıldığı” gibi ifadeler sıkça tekrarlanmaktadır.

Bu örnekler, yaşamın en kişisel kırılganlıklarının bile artık politikleştirilip düşmanlaştırılmış figürlere yüklendiğini gösterir.

Faşizm, bireyin kendisiyle yüzleşmesini engelleyen, tüm acıları ve eksiklikleri ötekine yükleyen bir hayata karşı koyuş biçimidir.

Bu nedenle faşizm, umut eksikliğidir; hayatı çekilmez hâle getirenlerin değil, hayatın sıkıntılarını ötekine mal ederek kaçış yolları üretenlerin ideolojisidir.

Robert Anton Wilson, Das Lexikon der Verschwörungstheorien (= Komplo teorileri sözlüğü, (2000) adlı kapsamlı çalışmasında, insanların birbirine güvenmekte giderek zorlandığı bir çağda yaşadığımızı vurgular.

Wilson’a göre özellikle Amerika’da çok sayıda insan komplo teorilerine yalnızca ilgi duymamakta, bu anlatıları gerçekliğin kendisi olarak deneyimlemektedir.

Komplo teorileri, bu bağlamda marjinal inançlar olmaktan çıkıp, gündelik düşünme biçimlerinin parçası hâline gelmiştir.

Wilson’ın dikkat çektiği önemli bir ayrım, aktif ve pasif komplo teorileri arasındadır.

Aktif komplo teorileri, belirli aktörler tarafından bilinçli biçimde üretilir ve yayılır; insanları ikna etmeyi, yönlendirmeyi ve mobilize etmeyi amaçlar.

Ancak Wilson’a göre asıl etkili olanlar, pasif komplo teorileridir.

Bunlar, doğrudan propaganda yoluyla dayatılmaz; aksine, belirsizlik, güvensizlik ve anlam boşluğu içinde kendiliğinden dolaşıma girer.

Sosyal medyada bazen rastlarsınız “psikolojiye göre” diye başlayan cümleler.

En saçma, en anlamsız ama o kadar da etkileyici… Pasif komplo teorileri, “bazı kaynaklardan alınan bilgiye göre” veya “bilimsel çalışmalar” ya da “herkes böyle düşünüyor” gibi muğlak referanslarla yayılır.

Kaynağı belirsizdir, kanıt talep etmez, çürütülmesi zordur.

Bu nedenle insanların bu tür anlatılara inanması, Wilson’a göre irrasyonel bir sapma değil, içinde yaşadığımız toplumsal koşulların normal bir sonucudur.

Güvenin çözüldüğü, kurumların meşruiyetini yitirdiği ve hakikatin parçalandığı bir dünyada, komplo teorileri birey için anlamlandırıcı bir çerçeve sunar.

Bu nedenle komplo teorilerinin gücü, yalnızca onları üretenlerin becerisinde değil; insanların yaşadığı güvensizlik rejiminde yatar.

İnsanlar artık resmî açıklamalara, uzmanlara ve kurumsal bilgiye güvenmedikçe, görünmez aktörlere ve gizli planlara inanmak daha makul hâle gelir.

Komplo teorileri, böylece korkuyu, belirsizliği ve çaresizliği bilişsel olarak tolere edilebilir bir hikâyeye dönüştürür.

Bu çerçevede bakıldığında, komplo teorileri yalnızca yanlış bilgi değil; aynı zamanda toplumsal bir semptomdur.

Güvenin çöktüğü yerde, komplo anlatıları yükselir.

Faşist ve otoriter ideolojiler de tam bu zeminde, pasif komplo teorilerini aktif siyasal araçlara dönüştürerek kitleleri seferber eder.

Size Türkçeye çevrilmiş iki önemli çalışmadan söz etmek istiyorum: Cynthia Miller-Idriss, Anavatanda Nefret (2023) ve Federico Finchelstein, Faşizmden Popülizme (2021, 2.

Baskı).

Miller-Idriss özellikle komplo teorileriyle faşist siyaset arasındaki ilişkiyi çok çarpıcı biçimde analiz eder.

Ona göre komplo anlatıları, faşizmin kitle desteği üretmesinde en etkili duygusal ve ideolojik araçlardan biridir.

Burada vurgulanması gereken bir başka nokta, komplo teorilerinin tarihsel olarak ne kadar eski ve yaygın olduğudur.

Daha önce yazdığım bir yazıda da belirttiğim gibi, insan zihni komplo teorilerine son derece yatkındır.

Bunun bir nedeni, insanlık tarihinin büyük bölümünde dinsel sistemlerin sorgulanmayan, tartışmasız kabul gören “üstün irade” açıklamalarına dayanmış olmasıdır.

Zeus’un Olympos’ta oturup her şeyi gözetlediğine inanmak, ya da Tanrıların insan yaşamının tüm yönlerini kontrol ettiğini varsaymak, aslında dünyayı görünmeyen güçlerin yönettiği düşüncesini normalleştirmiştir.

Bu tür inanç biçimleri, insan zihninde şuna dair derin bir alışkanlık yaratmıştır: “Her şeyin ardında gizli bir güç, gizli bir plan olmalı.” Dolayısıyla komplo teorileri yeni değildir; modern siyasetin içinde yeniden üretilmiş seküler mitolojilerdir.

Politik aktörler bu eğilimi faşist propagandanın temel direklerinden biri hâline getirir: tüm sorunların nedeni kötücül bir dış güç, hain iç unsurlar ya da gizli bir örgüt olarak sunulur.

Faşizmde komplo teorileri yalnızca bir propaganda aracı değil, aynı zamanda düşünme biçimidir: Hakikat şüphelidir; duygular hakikatin yerine geçmiştir, “Bildiğin gibi değil, düşündüğün gibi”dir.

Komplo teorileri, belirsizliklerde basit, duygusal ve düşmanlaştırıcı cevaplar üretir.

Faşizmi tanımlamak hem tarihsel hem de kuramsal açıdan güçtür.

Çünkü faşizm hem çok tanıdık hem de sürekli değişen bir siyasal biçimdir.

Kurucu nitelikleri kısmen sabit olsa da toplumsal koşullara göre kendisini dönüştürme yeteneğine sahiptir.

Faşizm, bir yandan aşırılığın en görünür hali olarak karşımıza çıkar; öte yandan gündelik hayatın içine sızarak sıradanlaşır.

Güncel siyaset, artık ideolojilerin katı ayrımlarla birbirinden ayrıldığı bir alan değil.

Faşizm, popülizmle, neoliberalizmle, muhafazakârlıkla, hatta kimi zaman sosyal devlet söylemleriyle melezleşir.

Kimi faşist hareketler sosyal yardım politikalarını savunurken, kimileri sert piyasa kapitalizmini destekler.

Yani faşizm her yerde aynı görünmez ve her toplumda farklı bir forma bürünebilir.

Bu değişkenlik, kavramın tanımlanmasını daha da güçleştirir.

Finchelstein, faşizmin kendisini çoğu zaman bir savunma hareketi olarak konumlandırdığını vurgular.

Faşizm, mağdur ya da mazlum rolüne bürünerek ahlaki üstünlük kazanmak ister; tam da bu mağduriyet söylemi üzerinden saldırganlaşır.

Yani faşist hareket, önce haksızlığa uğrayan taraf olarak görünür; ardından, sözde kendisini savunmak için şiddeti meşru sayar.

Bu, popülist rejimlerin de sıklıkla kullandığı bir stratejidir: “Biz saldırmıyoruz, sadece kendimizi ve milletimizi koruyoruz.” Ancak Finchelstein’ın popülizmle faşizmi kesin çizgilerle ayırmasına dair eleştirimi yinelemek isterim.

Bu tür kategorik ayrımlar, kimi faşist hareketleri normalleştirebilir, hatta kimi zaman sevimlileştirilebilir.

Otoriter pratikleri “sadece popülizm” adı altında tanımlamak, onların faşizan niteliğini görünmez kılma riski taşır.

Bu nedenle faşiste faşist diyebilmek büyük önem taşır.

Faşizmin ürettiği şiddeti, sembolik ya da fiziksel baskıyı adlandırmak, deşifre etmek gerekir.

İdeolojik saldırganlığı “popülist aşırılık” gibi hafifletici terimlerle yumuşatmak, faşizmin toplumdaki ilerleyişine farkında olmadan alan açabilir.

Bununla birlikte, faşizmi tanımlarken ölçüsüz genellemelere de dikkat etmek gerekir.

Her otoriter söylemi faşizm olarak adlandırmak, kavramı aşındırabilir ve faşizmi hafife alma sonucunu da doğurabilir.

Dolayısıyla hem hakikati gizleyen ehlileştirmeye hem de kavramın değersizleşmesine karşı dikkatli olmak gerekir.

Örneğin bir lokantada garson bizi kasıtlı biçimde görmezden gelir; defalarca seslendikten sonra isteksizce yaklaşır, siparişimiz gecikir; bizden sonra gelenlerin yemekleri gelirken biz hâlâ bekleriz.

Burada istenmediğimiz açıktır.

Bu dışlama davranışının faşizan bir tutum olduğunu sezebiliriz; fakat bunu kanıtlayamayız.

Tam da bu nedenle faşizm, görünmez şekilde işleyebilir ve inkâr edilebilir kalır. ‘Benim de Kürt komşum var ben ona selam bile veriyorum’ çoğu kez gizlenme halidir.

Bu durum, güç ilişkilerinde de belirgindir.

Bazen kurumsal güce sahip olanlar, bu gücü kullanamazlar.

Örneğin Kürt illerinde seçimle görev alan belediye başkanlarının formel yetkileri olsa da devlet tarafından bu yetkilerin kullanımı sürekli engellenir.

Diğer yandan enformel güç çoğu zaman formel gücü etkisiz bırakabilir.

Bir kasabada “kanaat önderi” olarak görülen bir kişi, ya da tarikat üyesi, resmi yetkisi olmadan, kaymakamdan bile daha güçlü olabilir.

Yakın tarihimizden örnekler: Uzun yıllar boyunca Fetullah Gülen’in hiçbir resmî yetkisi yoktu ama sınırsız bir iktidarı vardı.

Bugün de birçok tarikat şeyhi, resmi olarak hiçbir konuma sahip değil ama toplumsal güçleri son derece etkili.

Devlet Bahçeli de benzer bir örnektir: Resmi olarak hiçbir yürütme gücü yokken enformel iktidarı, ana muhalefet liderinden ve pek çok devlet yöneticisinden daha fazladır.

Bu durum bize şunu gösterir: Faşizm yalnızca formel gücün değil, enformel gücün de içinden serpilen bir yapıdır.

Güç kullananlarla güç uygulananlar arasında sürekli asimetrik ve gerilimli bir ilişki vardır.

Gücün hedefinde olanlar bu kullanımın sınırlandırılmasını isterken, iktidarı elinde tutanlar hem formel hem de enformel gücü kontrol etme arzusundadır.

Faşizm tam da bu asimetriden beslenir: Kanıtlanamayan, görünmeyen ama her an hissedilen bir baskı düzeni yaratır.

Faşizm yalnızca büyük siyasal hareketlerde, üniformalı kitle yürüyüşlerinde ya da totaliter rejimlerde ortaya çıkmaz.

Günlük yaşamın içinde, sıradan ilişkilerde, küçük jestlerde ve görünmez iktidar dokularında da filizlenir.

Gündelik faşizmler… Faşizm önce devletlerde değil, insanların birbirlerine davranışlarında ortaya çıkar.

Gündelik hayatta karşılaştığımız birçok mikro-faşist pratik bu nedenle hafife alınmamalıdır.

Bu bağlamda “küsmek” oldukça öğretici bir örnektir: Bir insanın varlığını ve değerini yok saymak, onu sembolik olarak silmek ama aynı anda ona negatif bir yoğunluk yöneltmek… Bu çift yönlü tavır, faşizmin ötekine karşı takındığı temel tutumla aynıdır.

Yahudileri insan olarak görmemek ama onları sürekli kontrol altında tutmak, hatta yok edecek kadar onlara odaklanmak da aynı mantıkla işler.

Faşist zihniyet, yok saydığı şeye aslında tamamen bağımlıdır; silmek istediği varlığı takıntılı biçimde izler ve düzenler.

Mikro-faşizm tam da bu çelişkiden doğar: Öteki hem değersizdir ama en çok onunla uğraşılarak aslında negatif bir yoğunluk ve güç yüklenir.

Hem yoktur, güçsüzüdür ama anlatıların tümü onun üzerine kurulur yani hem de her yerdedir.

Bu nedenle sıradan ilişkilerdeki küçük dışlama pratikleri, büyük siyasal faşizmin altyapısını hazırlar.

Mikro-faşizm, bireyin kendi küçük iktidar alanlarında uyguladığı ayrımcı, baskıcı ve dışlayıcı pratikleri kapsar.

Bir yöneticinin çalışanını küçük düşürmesi, bir memurun vatandaşa keyfi davranması, bir öğretmenin öğrenciyi aşağılaması, bir polisin gereksiz sertliği… Tüm bu durumlar faşizmi yukarıdan değil, aşağıdan üretir.

Çünkü faşizm bir ruh biçimidir; kişiler, özgürleştirici bir toplumsal düzen yerine, güçlü olanın buyruğu altında olmayı tercih ettiklerinde, kendi içlerinde de bir otoriter parça büyütürler.

İnsan, yalnızca ezen otoriteye değil, aynı zamanda kendi içindeki küçük diktatöre de boyun eğer.

Birkaç kez daha önce söz etmiştim… Eichmann davası ve Kötülüğün Sıradanlığı… Tam burada Hannah Arendt’in ünlü kavramı devreye girer: sıradan faşizm (bazen “kötülüğün sıradanlığı” olarak çevrilir).

Arendt, büyük faşist suçların çoğu zaman “canavar ruhlu” kişiler tarafından değil, sıradan insanlar tarafından, görevlerini yerine getirirken, sorgulama yetisini yitirerek işlendiğini söyler.

Kötülük, çoğu zaman kötü niyetten değil, düşünmeyi bırakmış olmaktan doğar.

Bu nedenle faşizmi yalnızca siyasal programlarda aramak, onu eksik görmektir.

Faşizm: bir bakışın dışlayıcılığında, bir yabancıyı yok sayan sessizlikte, “bizden değil” etiketiyle başlayan tüm ayrımlarda, duyguların siyasallaştırıldığı her temasta yeniden üretilir.

İşte bu yüzden faşizm kolayca inkâr edilebilir ve kolayca yeniden hortlayabilir.

Çünkü insanlar günlük hayatta uyguladıkları o küçük tahakküm biçimlerini “faşizm” olarak tanımlamazlar; aksine “hak”, “disiplin”, “düzen”, “terbiye”, “devlet gereği” gibi kavramlarla meşrulaştırırlar.

Türkiye bağlamında da mikro-faşizm ve sıradan faşizm yaygın biçimde gözlemlenir: Polis ve bürokrasi pratiklerinde, okullarda otoriter disiplin uygulamalarında, hastanelerde hiyerarşik aşağılama dilinde, medya ve sosyal medyada hedef göstermede, komşuluk, mahalle ve akrabalık ilişkilerinde günlük hayatı zehirleyen bir mikro otoritarizm olarak yaşanır.

Faşizm, yalnızca iktidarın en tepesinden topluma doğru inen bir şiddet düzeni değildir.

Aynı zamanda toplumun en dip noktalarından yukarıya doğru büyüyen bir arzudur.

İnsanların birbirleri üzerindeki küçük üstünlük kurma istekleri, devletin baskıcı aygıtlarıyla birleştiğinde, sıradan kötülük, siyasal faşizmin altyapısını hazırlar.

Faşizmin Ekran Kaydı Faşizm uzun yıllar boyunca Batı’da hem hukuken hem kültürel olarak yasaklanmış bir ideolojiydi.

Faşist semboller suç sayılır, faşist olarak anılmak ağır bir utanç olarak görülürdü.

Kamusal alanda faşist olduğunu söylemek hem tehlikeli hem ayıptı.

Fakat günümüzde faşizm, sert yasakların ve toplumsal utanç duvarlarının arasından sızarak kendisine yeniden alan açmayı başardı.

Devletlerin çoğu, faşist sembollerin yoğun biçimde kullanılmasını görmezden geliyor; faşizm artık suç olmaktan ziyade “tartışılabilir” bir seçenek gibi sunuluyor.

Buna rağmen akademide, demokratik kurumlarda, sivil toplumda faşizme karşı direnen önemli bir gelenek var.

Avrupa’da özellikle son yıllarda bu konuda onlarca kapsamlı çalışma yayımlandı.

Bu çalışmalar arasında Simon Strick’in Rechte Gefühle (=Sağcı Duygular, 2017) adlı kitabı ayrı bir yere sahip.

Strick, yıllar boyunca faşistlerin dijital faaliyetlerini izlemiş, ekran kayıtları toplamış ve günümüz faşizmlerinin dijital stratejilerini ve duygulanımsal yapısını ayrıntılı biçimde incelemiştir.

Strick’in önemle vurguladığı şey şudur: Günümüz faşizmi geçici bir olgu değil kalıcı bir faşizm.

Avrupa’da savaş sonrası dönemde faşist partiler zaman zaman yükselse de bu yükselişler genellikle kısa süreli olurdu.

Ne siyasal iktidar kapasitesi ne de toplumsal meşruiyetleri güçlüydü.

Türkiye’de de MHP uzun yıllar boyunca birkaç milletvekilliği çıkarabilen küçük bir partiydi; buna karşın enformel etkisi her zaman çok genişti.

Fakat Strick’e göre günümüz koşullarında faşizm geçici bir olgu değil, tam tersine kalıcı bir siyasi form hâline gelmiştir.

Sadece “faşist grupların” değil, normal kitlelerin faşistleşmesi söz konusudur.

Örneğin futbol karşılaşmalarından sonra on binlerce kişinin faşist sembolleri “milli semboller” gibi kullanması bunun tipik bir örneğidir.

Faşist kimliğin kamusallaşması Geçmişte Avrupa’da faşistler açıkça faşist olduklarını söylemezlerdi.

Çünkü bu hem yasaktı hem de sosyal olarak ayıp kabul edilirdi.

Sadece küçük ve marjinal Neonazi gruplar kimliklerini gizlemeye gerek duymazlardı.

Bugün ise durum tersine döndü: Faşist olmak kamusal alanda rahatlıkla dile getirilebiliyor, sosyal medyada en söylenmez olan bile söyleniyor, tabular birer birer yıkılıyor.

Bu, tesadüfi değil; bilinçli bir stratejidir.

Faşistler önce bir tabuyu çiğner, gelen tepkiler üzerine kısa süre geri çekilir; fakat o tabu artık tartışmaya açılmış olur.

Bir süre sonra o tabu yeniden ihlal edilir ve bu kez davranış “normal” sayılır.

Strick bu döngünün dijital çağda sistematik bir propaganda tekniği hâline geldiğini söyler.

Türkiye’de Erdoğan’ın söylem stratejisinde de benzer bir yapı görmek mümkündür: önce sert bir çıkış, ardından yumuşama, fakat asla terk edilmeyen bir hedef. “Olmayacak şey” bir süre sonra gündelik hayatın olağan bir parçasına dönüşür.

Bugün Türkiye’de şeriatın açıkça savunulması bile artık “uç bir talep” değil, “normal bir görüş” gibi dolaşımdadır.

Bir dönem sadece radikal faşist grupların seslendirdiği görüşler artık toplumun merkezinde yer almaktadır.

Faşizmin olağanlaşması… Strick’e gör durum patolojik normallik… Psikanalist Christine Kirchhoff, Von der Abwehr der Wirklichkeit zur Leidenschaft für die Wahrheit (2025) adlı çalışmasında, kriz yaşayan toplumların sorun çözme kapasitesini yitirdiklerinde kendi beceriksizliklerini faşizan eğilimlerle örttüklerini yazar.

Faşizm, çözüm üretememenin yarattığı acziyetle yüzleşmek yerine, bu acziyetin üzerini saldırgan bir hareketlilikle kapatır.

Burada faşizmin bir başka temel özelliğine de değinmek gerekir: sürekli meşgul edebilme becerisi.

Her gün yeni bir sansasyon üretmek, “ötekiler” üzerine düşmanca anlatılar inşa etmek, tekil ve çoğu zaman sıradan bir olayı abartarak kolektif bir öfke nesnesine dönüştürmek… Bu, adeta bir öfke menajerliği pratiğidir.

Düşünmeye, yas tutmaya, karmaşıklığı kavramaya alan bırakmayan kesintisiz bir ajitasyon hâli.

Bu nedenle faşizmin hem bir kahramanlık anlatısı hem de hiç bitmeyen bir mağduriyet hikâyesi vardır.

Sürekli tehdit altında olunduğu duygusu canlı tutulur; her saldırganlık bir “savunma”, her baskı bir “zorunluluk” olarak sunulur.

Böylece yetersizlik, suçluluk ve başarısızlık duyguları, gürültüye, öfkeye ve düşman imgelerine dönüştürülerek görünmez kılınır.

Devam edecek…

İlgili Sitenin Haberleri