Haber Detayı

Tiyatronun Şövalyesi Haldun Dormen
Yazarlar hurriyet.com.tr
01/02/2026 06:28 (4 saat önce)

Tiyatronun Şövalyesi Haldun Dormen

Haldun Dormen, “Tiyatronun Şövalyesi” unvanlı bir üstatdı. Anasının, babasının, hatta kız kardeşinin kendisi için biriktirdiklerini hiç gözünü kırpmadan tiyatro için harcadı. Türk tiyatrosu, Haldun Dormen için ciddi bir festival yahut toplantı tertiplemeli. Onun gidişi kaderdir ama bizim de ona gösterdiğimiz sevgi ve saygıyı her zaman yaşatmamız gerekiyor.

İNSANLAR haklı olarak Haldun Dormen üstada “Tiyatronun Şövalyesi” unvanı verdiler.

Bana göre bu çok açıktır.

Her zaman kullandığım bir sloganın geçerliliğini benim indimde kaybetmediğini belirtmek isterim.

Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara’ydı.

Bu şehir gibi bir bozkırda Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi kurulmuş, yeni cumhuriyetin ihtiyacı olan Hukuk mektebi açılmış, nakil yoluyla da olsa Harbiye ve Mülkiye de getirilmişti (1936 yılında). Âdeta bugünkü Cumhuriyet Meydanı’nın etrafında bir “Campus Saint-Germain” kuruluyordu.

Derken konservatuvar da buraya açıldı.

Musiki Muallim Mektebi, Türkiye Cumhuriyeti’nin konservatuvarı olarak teşekkül etti.

Türk tiyatrosunun, operasının, çok yakın gelecekteki balesinin temelleri burada atıldı. 1940’lardan itibaren de kampüs bugünkü Gazi Eğitim, yani eski Musiki Muallim Mektebi’ne doğru uzatıldı; Fen Fakültesi kuruldu.

Cebeci’deki konservatuvarın devamında da Tıp Fakültesi yer aldı.TÜM BİRİKİMİNİ TİYATRO İÇİN HARCADIPlanlar düşünüldüğü gibi cereyan etmemiş olabilir ama Ankara en azından bir Balkan başkentiydi.

İnsanlar tiyatronun klasikten moderne her türünü izleyebiliyor, operayı takip edebiliyordu.

En azından operetler ve muhteşem bir filarmoni orkestrasıyla hayatlarına devam ediyorlardı.

İstanbul bunlardan mahrumdu.

Bu dallar özel girişime bırakılmıştı.

Özel girişimin böyle paralı ve destekli bir sanat eğitimi ve dünyasını getirecek hâli yoktu.

Hatta bunu getirmesi beklenenlerden beklemek bile insafsızlık olurdu.Bir tane şövalye çıktı.

Katiyen Don Kişot değildi.

Anasının, babasının, hatta kız kardeşinin kendisi için biriktirdiklerini hiç gözünü kırpmadan tiyatro için harcadı.

Sinemadaki deneyimlerini taşıyarak zengin olmaktansa bu şehre klasikle moderni bir arada götürdü.

Ödüller ödülleri kovaladı.

Tiyatroda yer bulmak mümkün değildi.

Haldun Dormen üstad tekrar tekrar iflas etti.

Dekora ve kostüme para harcandı.

Kız kardeşi Güler de kendisiyle birlikteydi.

Ancak çalışanlarının sıkıntıyı kendi başlarına çekmelerine tahammül edemiyordu.

Ayrıca yapılması zor bir şeyi yaparak, Göksel Kortay gibi yedi senesini Amerika’da geçirip Türkçesinin mükemmelliğiyle dönen birinin de elinden tuttu; hatta elini değil, bileğini kavradı.Dormen Tiyatrosu denince insan böyle insanları hatırlıyor. “Efendim, bu halk vefakâr değilmiş” sözü laftır.

Üç sene evvel Gaziemir’de, İzmir’de, yazın ortasında Celal Şengör’le bir konuşma yapıyoruz.

Birdenbire bize hiç haber vermeden, davet beklemeden Haldun Dormen Üstadımız teşrif buyurdular.

İçeri girdiler.

Oturmasıyla birlikte Celal, o koca gövdesiyle Haldun Dormen’i görüp bir buçuk metreden aşağı atladı, gitti elini öptü.

O elini öpünce ben de tabii topal bacağımla onu takip edemeyeceğim için kalktım, Haldun Dormen üstattan bahsetmeye başladım.

Zaten bahsetmeme lüzum yoktu.

Bahçeyi dolduran üç bin talebe ayakta dakikalarca alkışladı.

Daha ne olsun!ONA OLAN SEVGİYİ YAŞATMALIYIZTürkler unutmuyorlar; dillerine bu kadar hizmet eden, klasik tiyatroyu geliştirmeye ve muhafazaya bu kadar fedakârlıkta bulunan adamı her zaman hatırlarlar.

Benim bundan sonra beklediğim, Türk tiyatrosunun Haldun Dormen için ciddi bir festival yahut toplantı tertiplemesidir.Hiç şüphesiz ki insanların unutması mümkün olmayan bir centilmen, iyi niyetli bir insan ve tiyatro dünyasının her zaman elinden tutup bağrına basmaya hazır bir şövalyesi bizden ayrıldı.

Bu kaderdir ama bizim de ona gösterdiğimiz sevgi ve saygıyı her zaman yaşatmamız gerekiyor.KOÇ ÜNİVERSİTESİ HASTANESİ SABAH erkenden ameliyathaneye taşıyorlar; eski İstanbul kâtipleri gibi konuşan bir beyefendi Bülent Bey; “Bu uzun bir yoldur” diyor.

Uzun koridoru aşıyorsun; ağır ya da hafif ameliyatlara, ne olursa olsun anestezistlere uzanan bir yol...

Her zaman için iki derin ihtimalle yüklü.

Bu yolu ayrı bir huşuyla geçiyorsun.

Hava değişik ve beni karşılayan anestezist Doç.

Dr.

Ergün Mendeş, fenninin yüksekliğinden önce dil ve edebiyatın anestezisiyle beni karşılıyor.

Doç.

Dr.

Ergün Bey’e anestezist hemşireler Dilşad Yavrutürk ve Melikşah Kopya eşlik ediyor, kendilerine müteşekkirim.

Böylesini yaşamadım.

Aklıma ister istemez üç bin yıl evvelki Mısır tıbbı geliyor; hakikaten anatomiye dayanan bir bilim.Türk tıbbı büyük; adeta beş dakikalık gibi görünen bir anestezi muamelesinden sonra arada ne olduğunu hiç bilmiyorum ve dikkat edin, yoğun bakımda değil, yukarıdaki odamdayım.

Yapılan işlem böbreklerin üzerinde ciddi bir ameliyat.

Büyük teşekkürü hak eden hocalarımız Prof.

Dr.

Yakup Kordan, Prof.

Dr.

Mehmet Kambay, Prof.

Dr.

Oğuzhan Deyneli, Prof.

Dr.

Ayşegül Ketenci; süpervezirler (supervisor) Elif Gözcü ve Aysel Armuşen.

Şunu bir kez daha anlıyorum: Üç bin yıl sonra tıbbın zirvesi Türkiye’de.

İnşallah Almanya ve Amerika yollarında ziyan etmeyiz.

Bir bakıma Avrupa Birliği’nin Hindistan’la birleşmesi ahmaklığında Allah bize yardım etti.

Bunu Murat Yetkin’den dinleyeceksiniz, haftaya ele alacağız.Yaklaşık bir haftadır lüks bir otelde değilim; ama bir hastanede de sayılmam.

Dünyanın en seçkin sağlık personeliyle, en büyük hekimleriyle birlikteyim.

Koç Üniversitesi Hastanesi, Türkiye için gerçek bir kazanım ve bu ülkenin tıpta ne kadar ileri bir noktaya geldiğinin açık bir göstergesi.

Koç Vakfı’nın ve sevgili Semahat Arsel’in memlekete yaptığı en büyük hizmetlerden biri bu hastaneyi kurmak ve bu nitelikte bir kadroyu yetiştirmektir.

Buna sahip çıkmayı öğrenmeliyiz; aksi takdirde bir gün çok ararız.

Bu kurumun arkasında iki asırlık bir gelenek, askerî tıbbın disiplini ve dünya çapında eczacılık ile cerrahinin birikimi var.

İlgili Sitenin Haberleri