Haber Detayı

ABD'nin planı... 'İran'ın mücadelesi kime yarar' tartışması... Mao'ya 'Gerilla savaşı emperyalizme yarar' sözü... 110 yılda koşullar nasıl değişti
Dünya odatv.com
01/02/2026 14:11 (2 saat önce)

ABD'nin planı... 'İran'ın mücadelesi kime yarar' tartışması... Mao'ya 'Gerilla savaşı emperyalizme yarar' sözü... 110 yılda koşullar nasıl değişti

Kayahan Uygur yazdı...

İran’da ekonomik sıkıntılar son haddine varınca esnaf, işçi, emekli ve öğrencilerden oluşan gruplar aralık ayında ülkenin her yerine yayılan gösterilere başladılar.

Protestolar, giderek rejim karşıtı bir nitelik kazandı ve acımasız teokratik oligarşi binlerce kişiyi öldürdü.

Yaralı olarak hastaneye kaldırılanları katletti.

Ölenlerin cenazelerini ailelerine vermek için para istedi ve her öldürücü kurşunun parasını bile tahsil etti.İran’ın bu durumu halkın rejime artık en ufak bir bağlılığı dahi kalmadığını gösteriyordu.

Ülke 6 ay önce İsrail’le savaştan ve bir Amerikan bombardımanından çıkmışken kimsenin bu duruma aldırmaması halkın iktidara duyduğu nefretin ifadesiydi.

ABD, bu durumdan yararlanarak ülkeye müdahale edeceğini söyledi.

İran’a nükleer çalışmalarına ve füze stoklamaya son vermesi için çağrılarda bulundu.

Rejim değişikliği istemiyordu ama en kısa zamanda bir anlaşmaya varılmazsa İran’ı vuracaktı.

Trump’ın asıl amacının ise İran’ın Çin’e yönelik petrol tedarik faaliyetinin durdurmak olduğu anlaşılıyordu.

Bu yazı hazırlanırken durum böyle idi.

Ama zaten yazımın konusu doğrudan Amerikan müdahalesi ve onun olası sonuçları üzerinde değil.

Ortada İran’da geniş yığınların dinci faşist yönetime verdiği bir mücadele var ve bu yeni de değil. 2022 yılında da başörtüsü mecburiyetine karşı insanlar sokağa dökülmüştü. 2019’da da demokrasi mitingleri yapılmıştı.

İran’da birkaç yılda bir tekrarlanan ayaklanma benzeri olaylar yaşanmakta.

Özellikle 47 yıllık İslamcı rejim sırasında doğan yeni kuşakların sistemin tüm ilkelerinden hatta dini değerlerinden bile koptuğu söyleniyor ve bir değişim şart görünüyor.

Başta dini lider Hamaney olmak üzere yöneticilerin ise hiç ama hiçbir çözüm önerileri yok ve ülkedeki ekonomik kriz de her gün daha kötüye gidiyor.Elbette ABD ulusal çıkarlarını düşünen ya da düşünmesi gereken insanlar dışındakilerin ABD’nin müdahalesi konunda bir tavır alması pek anlamlı değil.

İran’ın Çin’e petrol verip verememesi daha çok süper devletler arası bir çatışma konusudur.

Balistik ve özellikle nükleer silahlanma daha kapsamlı ve ülkemizi de yakından ilgilendiren bir alan olsa da anlaşma yoluyla da halledilmesi olasılığı vardır.

Kısacası bizi ilgilendiren konu ABD’nin İran’a müdahale edip etmemesi değil İran’da rejime karşı kanlı ve cesur bir mücadele veren halkın yanında yer alıp almayacağımızdır.

Çünkü bu mücadelenin devamı ve başarısı uzun vadede ABD’ye bağlı değildir.BATI’YA MI YARARBen, kendisini demokrat ve laik olarak nitelendiren herkesin bu ayaklanmayı desteklemesinden yanayım.

Çünkü bu Ortadoğu’daki tüm toplumların baş ve ortak düşmanı olan siyasal İslamcılığa karşı verilen bir mücadeledir.

Bir insanlık davasıdır.

Uygarlık için barbarlığa karşı savaştır.

Kimileri bunu “Amerika’ya yarar”,” Batı’ya yarar” diye engellemeye çalışsalar da İran halkının yanında olmalıyız.

Çünkü bu tuhaf söylem bölgemizde hemen her ülkede her mücadeleyi durduracak, egemenlere sonsuza değin boyun eğmeyi getirecek bir gerekçe, daha doğrusu bir bahanedir.Laiklik için dinci faşizme karşı verilen mücadelenin, eğer daha başlangıçta yenilmek için yola çıkmamışsak, kime daha çok yarayacağı neden şimdiden belli olsun?

Belki de bu mücadele en çok laik ve demokrat güçlere yarayacaktır, eğer büyük bir hata yapılmazsa (belki de değil mutlaka) bu kavga özgürlüğe, özgürleşmeye yarayacaktır.Bu konuda ölçüt “kime yarar” değil bize nasıl yarar diye sormak olmalıdır.

Verilen mücadele taraftarı olduğumuz ilkelerin hayata geçmesine ve bu konudaki engellerin ortadan kaldırılmasına nasıl yardımcı olabilir.

Soru budur.

Fakat İran olayları karşısındaki tavırda da görüldüğü gibi Ortadoğu ve Türkiye’de insanların bir bölümü olumlu bir amaçtan çok Batı olarak gördükleri her şeye zarar vermeye kendilerini adamışlardır.

Endişeleri şudur: Ya İran devrimi denilen olaylar Batı’ya yararsa!

Tüm analizlerini bu endişeyle yapmakta, dünyaya bu pencereden bakmaktadırlar.İşte bu nedenle birçoklarını bu negatif açıdan düşünmeye zorlayan “Batı düşmanlığı” kavramını ele alacağım.

Ve soracağım: Peki, bu her demokratik eylemi “Batı’ya yarar” diye durdurmaya çalışan Batı düşmanlığı kime yarar?

Nedir bu takıntı ve kimlere hizmet eder?

Bu soruya cevap vermeden önce Batı’da benzer işlevleri üstlenmiş bir kavram olan “antisemitizme” değineceğim.ANTİ SEMİTİZM VE BATI DÜŞMANLIĞIBatı dünyasında çok bilinen bir söz vardır: “Antisemitizm aptalların sosyalizmidir".

Ünlü Alman sosyalisti August Bebel’e atfedilen bu sözün gerçek sahibi Avusturyalı solcu politikacı Ferdinand Kronawetter'dir.

Bebel’in kendisi de bir konuşmasında bunu dile getirmiştir.

Bu ünlü sözün aslı da «Antisemitizm Viyanalı aptalın sosyalizminden başka bir şey değildir» şeklindedir.Burada kast edilen şudur: Gerçekte tüm sorunların ardında sosyal ve ekonomik düzen yani kapitalizm bulunurken bilgisiz insanlardaki basit kıskançlık, hınç ve ayrımcılık duygularını kullananlar onları yanlış hedeflere yönelterek sınıf mücadelesini saptırırlar.

Cahil ve durgun zekalı kişiler antisemit duyguları, basit düşmanlıkları ve nefret söylemini sosyalizm zannederler.Tarihsel köklerinin önemi ve boyutları dolayısıyla Batı için antisemitizm yaşamsal bir konudur, canavar zaman zaman dirilir ve peşinde yığınları sürükler, onları faşist rejimlere, diktatörlere hizmet ettirir.

İslam dünyası adı verilen, nüfusun çoğunluğu Müslüman olup kültürel kodları buna göre oluşan ülkelerde ise antisemitizmin oynadığı rolün yerini Batı düşmanlığı almıştır.Batı düşmanlığı da antisemitizm gibidir.

Kendine özgü bir dünya görüşü, sosyal ve ekonomik projeleri, kültürel rengi yoktur.

Tıpkı antisemitizm gibi o da basit hınç ve haset duygularını istismar eder.

Yahudi düşmanları gibi Batı düşmanlarının da amacı yeni bir sistem, değişik ya da daha insani sosyal ilişkiler kurmak değil sadece düşmanlarının yerini almak, onları taklit etmek ve onların yaptıklarını düşündükleri her şeyi yapmaktır.

Düşünür René Girard bu eğilimi «mimetizm» yani taklitçilik ile açıklar.

Aristoteles «İnsan en taklitçi hayvandır» dememiş midir? (Poetika, bölüm 4)BATI DÜŞMANLIĞI CİHATÇILIĞIN BİR DEVAMIDIRNasıl antisemitizm Hristiyan Batı dünyasında dinsel köklere sahipse ve Yahudiler «Tanrıyı öldürmekle-deicide» suçlanmışlarsa Batı düşmanlığı da İslam kültüründeki cihatçılıkla yakından ilişkilidir.

Ancak, nasıl zamanında Ferdinand Kronawetter’in dediği gibi Viyanalı aptalın sosyalizmi antisemitizm ise, Arap sokağının ya da İrancı ahmakların sosyalizmi de Batı düşmanlığıdır.Sosyalizm özellikle onun Marksist versiyonu Batı dünyası içinden çıkmışken onu Batı düşmanlığına indirgemek aslında İslam dünyasındaki korkunç kültürel geri kalmışlığın da sonucudur.

Özellikle de Marksizmin bizzat kendisi hakkındaki teorisinin onun ancak üretici güçlerin, bilim ve tekniğin, sanat ve kültürün en çok geliştiği yerde ortaya çıktığını söylemiş olduğu dikkate alındığında…Egemenler ve özellikle dinciler İslam dünyasında emperyalizme karşı olan haklı tepkileri Batı düşmanlığı içinde eritmeye çalışırlar.

Buradan amaç insanların kafasını karıştırarak gericilikle emperyalizm arasındaki görünür ve görünmez ilişkileri ve birbirlerine verdikleri desteği gizlemektir.

Nasıl Batı’da sınıf mücadelesini inkâr etmek için ortaya antisemitizm atılmışsa İslam dünyasında da siyasal ve ekonomik bağımsızlığa götüren tek yol olan uygarlaşma ve çağdaşlaşmaya engel olmak için Batı düşmanlığı kullanılır.

Nedense bu ülkelerde en çok Batı düşmanı görünen İslamcı ailelerin çocukları Batıda yaşar, siyasilerin paraları da hep Batı bankalarındadır.

Bu bile halkı uyandırmaya yetmez.Diyalektiğe göre iç çelişkiler ve dış çelişkiler arasındaki ilişkide iç çelişkiler önde gelir.

Bunun emperyalizmle mücadelede anlamı şudur: Bir ülkede halk kendi içinde gericilikle ve işbirlikçilerle mücadele etmeden kendini dışardaki hegemonyacı güçlerin etkisinden kurtaramaz.

Bu mücadele asla bir blok halinde olmaz.

Şu veya bu ölçüde, açık savaştan siyasal mücadeleye tüm milli kurtuluş hareketleri aynı zamanda bir iç mücadeledir.

Nitekim Türkiye’nin bağımsızlık mücadelesinde de saray tarafını işgalcilerden yana seçmiş ve gericiler milli kurtuluşa karşı çıkmıştır.Batı düşmanlığı emperyalizm gerçeğini gizler.

Onu coğrafyaya indirger.

Oysa emperyalizmin coğrafi konumu yoktur.

Doğal bir süreç olarak kapitalizmin en yüksek aşamasıdır.

Sermaye ihracı, hammadde arayışı, kaynak paylaşımı için verilen emperyal mücadele kapitalist sistemden ayrı düşünülemez.

Günümüzün 2026 dünyasında ise kapitalist olmayan bir ülke kalmamıştır ve bu sistemi Batı-Doğu diye ayırmak da mümkün değildir.

SAPKIN BİR ANTİEMPERYALİZMÖte yandan, Batı’da ortaya çıkmış olan aydınlanma değerleri, demokrasi ve insan hakları ilkeleri bu ekonomik ve sosyal sistemin paralelinde tüm dünyaya yayılmıştır.

Uygarlık tekdir.

Ona ulaşmak istemeyen gericilerin bu değer ve ilkelere karşı çıkarken antiemperyalizm kılığında Batı düşmanlığı yapmaları anlaşılır bir olgudur.

Peki, özellikle İslam ülkelerinde kendilerine ilerici, sol hatta sosyalist bir konum yakıştıranların Batı düşmanlığına ne demeli?Bu tür sapkın bir antiemperyalizme 18 Ocak’ta Oda TV’de yayınlanan «Yeni Sol» konulu yazımda da değinmiştim. 1960’larda ABD’de ortaya çıkan, oradan Avrupa’ya ve daha sonra İslam ülkelerine de yayılan «Yeni Sol » akımı klasik Marksist ilkelerden kopmuştu.

Hippilikten, yuppiliğe ve bugün de “woke” akımına uzanan Yeni Sol, gelişmiş kapitalist ülkelerde sınıf mücadelesi sonucu oluşacak sosyal değişimi reddeder.

Yerine cinsel, dinsel, etnik ve ırksallaştırılmış ideolojik mücadeleyi koyar.

Yeni Sol’a göre ileri kapitalist ülkelerde çalışan sınıflar (sözde) rahatladıkları için artık “devrimin temel gücü” olmaktan çıkmışlardır, arık dünyanın proleterleri geri kalmış ülkelerin halklarıdır.

Adına üçüncü dünyacılık da denilen bu akım Yeni Sol’un bir uzantısı olarak sol liberallerden pek farklı değildir aslında.

Ama nedense radikal sol kabul edilirler, oysa bayağı gerici bir ideolojik tavırdır bu.Değişik tarihsel, sosyal, kültürel, coğrafi ve iklimsel nedenlerden dolayı dünyada uygarlığın gelişimi her yerde aynı değildir.

Bir yerde seçimlerde kadınlara oy hakkı tartışılırken, başka bir coğrafyada kadınlar ölen eşleriyle birlikte diri diri mezara gömülebiliyorlardı geçen yüzyılda.

Yontma taş, bronz ve demir çağları da her coğrafyada aynı zamanda ortaya çıkmamıştı.

Bu durumda çoğu kabile düzeninde, bazıları da tamamen kökü kazınmamış kölelik toplumları olan Afrika ülkelerinin olduğu gibi proleter sayılmasının ne yararı olabilir?

Eli kanlı diktatörlere, her biri 30-40 yıl işbaşında kalan ve hanedanlar kuran zorbalara yarar bu bakış.Nitekim önce Frantz Fanon adlı aşırı hırs ve haset sahibi bir üçüncü dünya küçük burjuva teorisyeni tarafından geliştirilen Batı düşmanı şiddet teorileri daha sonra Humeyni’nin Şia İslamcılığı çerçevesinde İran devlet ideolojisinin parçası haline getirildi.

Dünyanın 1-2 istisna hariç tüm sömürgelerinin bağımsızlıklarını kazanmalarına rağmen hemen her yerde yerel egemenler iktidarlarını sürdürmek için Fanon kaynaklı Batı düşmanı teorilerin arkasına saklandılar.

Burada ilginç olan nokta şudur: gelişmekte olan ya da eski sömürge ülkelerin çoğunda egemenler Batı düşmanı çeşitli teorileri içerde savunurlarken aslında büyük bir pragmatizmle emperyalizme fiili bağımlılık ilişkilerini de sürdürdüler.

Düşman olarak gösterdikleri Batı aslında o egemenleri ülkelerinin başında tutan gerçek güçtü.

Batı da egemenliğini onlar aracılığıyla sürdürdüğü için bu ideolojik madrabazlığa hayırhah davranmaktaydı.Son yıllarda geliştirilen “İbrahim Anlaşmaları” süreci bir yana bırakılırsa Batı düşmanlığı birkaç istisna hariç İslam dünyasındaki tüm ülkelerde hem iktidarlar hem de muhalefet tarafından paylaşılan yaygın bir ideolojidir ve aslında statükonun koruyucusudur.

Dünyada devam edegelen dengeleri hiçbir şekilde değiştirme olasılığı görünmeyen, kendisi de bu konuda seçenekler ileri sürmeyen bu akım inanılmaz çelişkilerine rağmen şimdilik birçok ülkede kabul görüyor.

Örneğin bizim gibi ABD müttefiki, NATO üyesi, AB üyeliği stratejik hedefini her fırsatta tekrarlayan bir ülkede bile insanlar “bu ne perhiz ne lahana turşusu” demeden anlatılan Batı karşıtı nutukları dinlemekten adeta bir şov izler gibi zevk almaktadır.1916’DAN SONRAKİ 110 YILDA KOŞULLAR NASIL DEĞİŞTİDünyada son 50 yılda neler olup bittiğini görmeyen ya da görmek istemeyen kimi sol çevreler ise İslamcı ve gerici bir bakış olan Batı düşmanlığını haklı göstermek için 1916 ve sonrası yılların koşullarından kalma “emperyalizm” teorilerine sarılmaktadır.

Sovyet devrimcilerinin belli koşullarda milli kurtuluş savaşları çerçevesinde ulusal güçlerle ittifak yapılabileceği şeklindeki görüşlerini İran rejimi ve Taliban’la iş birliğine kadar götürmektedirler.

Bu tamamen aldatmacadır.

Gerici güçlerle ittifak asla söz konusu olmamış ve önerilmemiştir.Dünyamızda eski sömürgecilik dönemi geride kalmıştır, sömürü her yerde daha sofistike yollarla ve içerdeki güçlerle iş birliği sayesinde devam ediyor.

Ayrıca milli kurtuluş savaşları stratejisi çerçevesinde gerekli görülen ittifaklar için Sovyet devrimcileri iki olmazsa olmaz koşul ortaya koymuşlardı: Dünyada sosyalist devletlerin varlığı ya da kurulmalarının söz konusu olması ve güçlü bir dünya sosyalist hareketinin bulunması.

Bu şekilde öncülüğün sosyalistlerde bulunması.

Peki neden bu koşullar vardı?

Çünkü aksi halde yerel egemenlerle değişik ittifaklara giren sol çevreler onlar tarafından kullanılan aparatlara dönüşeceklerdi.

Tıpkı İran’da Mollalar tarafından kullanılan Tudehçiler gibi.

Ya da dünyanın çeşitli yerlerinde İslamcıların kuyruğuna takılan solcular gibi.

Gericiler her an emperyalizmle anlaşabilir, o zaman ittifakçılar iyot gibi açıkta kalır.Batı düşmanlığı bu şekilde kimi zaman Yeni Sol’un radikal fikirlerine dayandırılarak, kimi zaman eski Marksist teoriler çarpıtılarak sol hareketlere şırınga edilmiştir. 60’lı yıllarda istihbarat örgütlerinin öğrenci hareketlerini kullanarak solu yozlaştırdığı ve işçi sınıfıyla bağlantılı klasik konumundan uzaklaştırdığı bilinir.

Güya dünyanın her yanında Vietnamlar oluşturup emperyalizme son vereceklerdi.

Vietnam dünyanın en hızlı kapitalist ülkelerinden ve ABD’nin yakın dostu.

Hindi Çini’nin tamamı sıkı kapitalist.

Öğrenci solunun devrim öznesi gördüğü ülkelere bakınız.Aynı tuzak 1925 1940 yılları arasında Çin Komünist Partisi’ne karşı da kurulmuş aralarında bazı Sovyet diplomatları da bulunan kimileri Mao’ya “sakın gerilla savaşı yapmayın, bu emperyalizme yarar” diye baskı yapmışlardı.

Onlara göre ÇKP, milliyetçi lider Çan Kay Şek’e destek olmalı ve emperyalizme karşı birlikte mücadele edilmeliydi.

Çin’in karışması kime yarardı?

Tabii ki Batı’ya yarardı.

Ama Mao, “kime yararsa yarasın” dedi, gündelik jeopolitik oyunlara bakmadan halka güvendi ve sonuç uzun vadede hiç de Batı’ya yaramadı.

Eğer Mao onları dinlese idi Çin bugün bulunduğu yerde asla olamazdı.Sonuç olarak geri kalmış ülkelerde diktatörlüklerle savaşanlara ve özellikle İslam toplumlarındaki muhalif hareketlere aşılanan “kime yarar” mantığı politik bakış olarak son derece yanlıştır.

Batı, ya da herhangi bir coğrafyadaki emperyalist odaklar diğer ülkelerdeki iç sorunlardan ya da onların komşularıyla olan uzlaşmazlıklarından her zaman yararlanmışlardır.HAK ARAMAK EMPERYALİZME Mİ YARARİslam dünyasındaki ülkeleri Kuzey Afrika’nın en Batı ucundan ve Akdeniz kenarından giderek saymaya başlayalım.

Fas’ın Batı Sahara sorunu ve Cezayir’le anlaşmazlığı, Cezayir’in Amazig toplumu, Fas ve Tunus’la soruları, Tunus’un deniz kenarı-iç bölge sorunları ve siyasal kutuplaşma, Libya’nın zaten ikiye bölünmüş durumu, Mısır’ın Hristiyan azınlığı ve Etiyopya sorunu, Filistin, Lübnan ve Suriye’nin bitmez tükenmez sorunları…Soruyorum: Tüm İslam ülkeleri benzer durumdadır ve bunun çok derin nedenleri bulunmaktadır, “aman kimse hakkını aranmasın, Batılılara yarar” şeklinde düşünmek bu sorunları halledecek midir?

Zaten öyle düşünülse bile bunu hayata uygulamak ve tüm anlaşmazlıkları dondurmak olası mıdır?

Hayır.

O halde, Müslüman nüfuslu ülkelerde Batı düşmanlığına dayalı bir mantıkla, “itiraz emperyalizme yarar” bahanesiyle statükoyu savunmak gitgide ağırlaşan otoriter rejimler altında halkın acımasız yönetimlerce inim inim inletilmesini istemekten başka bir anlam taşımaz.

O halde İran halkının teokratik oligarşinin barbarlığına karşı verdiği cesur mücadelenin yanında olmakta çekimser davranmayalım.

Gitmesek de gözümüzle görmesek de o bizim de davamızdır çünkü.

ABD ne amaç giderse gütsün, İranlıların barışçı ve saygın uygarlık, insanlık ve özgürleşme savaşımına omuz vermeliyiz.

Zaten kendi ülkelerinin kaderini ellerine almamış olanlar başkalarının kuyruğuna takılarak ABD ile mücadele edemezler, onun karşısına bile çıkamayıp jeopolitik gevezelikle yetinirler.

Odatv.com

İlgili Sitenin Haberleri