Haber Detayı

Neler mi konuştuk? Sevincin az, umudun yok, acının çok olduğu her şeyi…
Neşe doster gercekgundem.com
04/02/2026 23:58 (3 saat önce)

Neler mi konuştuk? Sevincin az, umudun yok, acının çok olduğu her şeyi…

Kişisel ve toplumsal sorunlardı, iş yüküydü, hastalıktı, grip salgınıydı, torunların bakımıydı derken uzun süreden beri planladığımız buluşmayı nihayet geçen hafta gerçekleştirdik. Aramızda kimler mi vardı?

Eski öğrenciler, öğretmenler, arkadaşlar, dostlar, bu buluşmayı merak edenler ve daha niceleri.

Ben hem konuşmacı, hem de moderatör olacaktım.

Konu başlığımız serbestti, herkes kendince sorun olanı masaya yatıracak, tartışılacak, sonuç alınmasa da rahatlama ortamı sağlanacaktı.

Katılamayanlar ya telefon açacak, ya da mesaj yollayarak ispatı vücut edecekti…Gelenlerin kimiyle ilk kez karşılaşıyorduk, kimiyle zaten tanıştık, dosttuk.

Ama ortak paydalarda buluşup, saatlerce sorunları masaya yatırıp, sorulara yanıt aradıktan sonra kırk yıllık dost gibi ayrıldık..

Canların sıkkın, ortamın toz duman, gaddarlığın ve acımasızlığın tavan yaptığı, vefanın tedavülden kalktığı, hüznün yorgun kalpleri daha da yorduğu, insanların en çok da kendine sığınmak yerine kendinden kaçtığı bugünlerde nefes açan, ilaç gibi gelen, göz yaşartırken göz de açan bir buluşma gerçekleştirdik…O gün sıkışmış dünyalarında nefes almaya çalışanların öykülerini dinlerken, hüzünlü geçmişlerine, gergin geçen her günlerine, bu koşullarda kaygılı geleceklerine ayna tuttuk adeta.

Ve ben bu içi de, gözü de dolu olanları görünce konuşmacı olmama rağmen dinlemeyi ve not almayı yeğledim…Neden derseniz?

Yaşamını almak değil, vermek üzerine kurgulayan, kırılsa da, çaresiz kalsa da, içi cam kırıklarıyla dolsa da cana can katan, sevgi ve sabır denilince ilk akla gelen, vefanın cefanın sembolü olan kadınların yaşanmışlık kokan söz ve deneyimlerini yabana atamazdım, atabilir misiniz?O gün o salonu dolduranlar her yaştan, her birikimden, her düşüncedendiler ancak yazgıları ve çileleleri ortaktı.

Dünden yarına kurdukları köprülerle yaşadıklarını anlatmaya çalışırken öyle bir hava yarattılar ki anlatılması da anlaşılması da zordu, çok zor… Hele de yasaların koruyucu kalkanına güvenenlerin eline bıçağı, falçatayı, silahı alıp çok kolay kadın öldürdüğü günümüzde…Toplantıya gelenler Atatürk’e sevdalı, cumhuriyet değerlerine bağlı kuşaktan olunca, bizden önceki eğitim ordusu gibi Mustafa Kemal’in öğretmeni Şemsi Efendi gibi, şehit öğretmen Mustafa Fehmi Kubilay gibi inanmış kuşaktan olunca, onlar mutlu, ben daha mutlu olarak tarihe düşen notları, yazıya ve konuşmalara ruh katan sözcüklerle dolu sohbeti dikkatle dinledik, kaleme kağıda sarılmayı da ihmal etmedik… Konuşmaların özüne bakınca “Hayır!” demeyi öğrenmek öne çıktı, Beyler!

Üstünüze alının lütfen!Konuşulanların ortak paydası şu oldu: Başkalarını kırmak yerine kendimizi kırıyor ve sürekli evet diyorsak hayır demeyi öğrenmek zorundayız.

Çünkü gereğinden fazla evet, iş yükünü, sınırları ve yetenekleri zorluyor.

Hal böyle iken hayır demeyi öğrenmek şart!

Yeri geldiğinde ve gerektiğinde; “Çok isterdim ama zamanım yok!”, “Bu benim programıma uymuyor!” “Bu sefer yardımcı olamayacağım!” “Bir başka sefere zamanım uyarsa söz!” gibi tümcelerle ve kibarca hayır diyebiliriz, demeliyiz…Hayatımızda evet hayırdan çoksa; Günün birinde dönüp bakacağız ki bu kaybı ölçecek kantar yok ve zaman geçip gitmiş, bu konuda başkaca ne söylenir bilmiyorum.

Bilen var mı onu da bilmiyorum!

Çünkü bazen sessiz ve sitemsiz bir bakış, bazen fotoğrafa yansıyan derin bir ifade, bazen istem dışı bir el hareketi o kadar çok şey anlatır ki zaman geçse de, izleri kalır…Şimdi söz onların…“Neşe hocam!

Yazılarınızın sıkı takipçisiyim, kadın konusunu daha çok yazın lütfen.

Geçenlerde “kendimize aferin demeyi öğrenelim” başlıklı yazınızı okudum, geç bile kaldığımı hatırladım.

O yazınızda geçen çerçeveletilecek değerdeki bölümler bana çifte kavrulmuş anılarımı hatırlattı, keşke çok daha önceleri bazı şeyleri paylaşarak, duygusal borçlarımı ödeseydim…” “Hocam!

Keşke bize bu tür olanaklar daha sık sağlansa, neden derseniz benim böylesi bir toplantıda çevre, kadın, insan hakları vb. gerçeğiyle ilk karşılaşmam böyle oldu.

Ne çok şey anlatan bir buluşma ve göz açan bir toplantıydı benim için.

O gün düşünüdüm ki; Yaşamayı seçenler ölümü yüceltenlerle baş edemez.

Ölümü yüceltmek, yaşama ihanettir.

Eğer roman kulvarında yürüseydim, iyi yapıtlara imza atabilirdim.”“Hocam, öncelikle bize bu fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim.

Sevincimi de, kederimi de, hüznümü de, duygularımı da saklayamam.

Ayakları üzerinde duran biriyim.

En mutlu anımda; hastanelerde, acilde, çadırda, sokakta, yoklukta, soğukta, enkaz altında, sahipsiz mezarlarda yatanlar gelir aklıma.

Bir yanımı eksik hisseder hüzünlenirim.

Hiç unutmadığım bir şeyi paylaşmak isterim. 2 Temmuz’dan sonra Sivaslılara soruluyor! “Yananlardan mısın?

Yakanlardan mısın?” O soru üzerine ortama ecel sessizliği hâkim oluyor ya!

Onu duyduğum günden beri ‘Ah o soruyu bir de bize sorsalar çünkü hep yanan taraftayız, yakan o kadar çok ki!” der dururum, kendime çok sık sorduğum ancak cevabını bulamadığım sorulardan biridir bu, o nedenle paylaşmak istedim.” “Hocam!

Burada anlatılan sarsıcı konuların bende dahası da var.

Ölümleriyle dağı taşı ağlatan, özlemi tarifsiz ve tanımsız olan ve yası bi türlü bitmeyenlerden biriyim.

Herkesin bir gideni vardır, içinden bir türlü uğurlayamadıkları vardır.

Bu bazen annedir, bazen babadır, bazen abidir, abladır, akrabadır, bazen de kopup geldiği ama kopamadığı kentidir.

Ben tümünü yaşadım, hepsi ayrı ayrı iz bıraktı ve atlatamadım.

Şimdi kendime soruyorum?

Ne kaldı benden geriye?

Bastırılan duygular ve tutkular, istenmeyen alışkanlıklar, karmakarışık önyargılar.

Sırları ve sınırları korumak için, ayakta ve hayatta kalabilmek için verdiğim mücadeleden başka?”“Bana tanımadığı şansı, açmadığı alanı, vermediği desteği başka yerlerde arayan birinden ne bekleyebilirdim ki, bir gün çektim kapıyı çıktım.

Pişman mıyım?

Hayır…”Çalışan, üreten, ilham veren kadınlar başka neler mi dediler?

Şimdi sıkı durun…“Kavgalar, çirkinlikler, ihanetler, yerli yersiz hesaplaşmalar, bahanesiz saldırılar, kızgınlıklar, kırgınlıklar, anlık mutluluklar, uzun süreli keder bulutları, az yaşadığım sevinçler, kayıplar, korkular, iç hesaplaşmalar, bilmeye, anlamaya çalışmalar, bilinmezlikler, kısır döngüyle sınırlı olan yaşamım, yenilgiler, hayal kırıklıkları, kalp ağrıları, yitiklerin ruhumda bıraktığı izlere bakınca kendi kendime soruyorum.

Değer miydi?

Bunca inat, sabır, azimle ayağa yeniden kalkmaya değer miydi?”“Kendi eliyle hayatını meydan savaşına çeviren, kolay kolay pes etmeyen, mücadeleye devam eden, en ön saflarda mücadele eden, dayağa gözaltına rağmen direnen, değip değil, delip geçen çıkışlara bile katlanan ben niye mi sabrettim?

Hayatını cennete çevireceğim demişti, günlerimi cehenneme döndürdü, ben arafta kaldım ve bunu çok geç anladım!”“Gelecek bu kadar karanlıkken, hayallerimiz yerle birken, umutlarımız tükenmişken güzel bir dünyaya inanmanın yolu nedir?

Ya da var mıdır?

Haklı olduğumuz her konuda kem küm edilmesinden yorulduk.” “Günümüzde insan ilişkileri bunca zayıflamışken, vefa unutulup çıkar öncelenirken, gelecek kaygısı ve korkusu, hadsizlik, haksızlık alıp başını gitmişken, işin doğrusu ve doğalı yerine gösteriş ve yapaylık öne çıkmışken, insani, ahlaki, vicdani tüm değerler unutulmuşken, artık yaşamak danstan çok güreşe dönüşmüşken, iş bulma hayalleri sonsuz, işsizlik gerçekken ne yapılır ki?”“Türkiye Yüzyılı”, “Emekliler Yılı”, “Kötü günler geride kaldı, milli gelir 25 bin dolar olacak, ekonomimiz dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına girecek, şahlanıyoruz, Ay’a, Uzay’a gidiyoruz, Avrupa bizi kıskanıyor” derken CB; “2026 Reform Yılı” olacak diye açıkladı.

Verilen şahlanış ve reform sözleri çok çok iyi de biz neden rahata kavuşamıyor, şahlanıp, güçlenemiyoruz.

Büyük Atatürk’ü okul bahçesinde bir büst, resmi kurumların duvarlarında bir poster sayanlar O’nun bir yaşam biçimi olduğunu unutuyorlar.Ama vaat ettiklerini de bir türlü hayata geçiremiyorlar.” “Babam Antalya’da çiftçilik yapıyor ama artık alarm zilleri çalıyor.

Bu durum gıda fiyatlarının artmasına neden oluyor.

Açlık sınır tanımıyor.

Yoksulluk sınırı dudak uçuklatıyor.”“Akmaya hazır bekleyen gözyaşlarımı nereye akıtacağımı bilemiyorum.

Başkanların davalarına mı?Güvenimizi yerle bir eden ve katledilen hukuka mı?

Toplum vicdanına hançer gibi saplanan ve tartışma yaratan yargı kararlarına mı?

Karayı da, denizi de, doğayı da bitirenlerin; “gerekirse gemileri karadan yürütürüz!” şeklindeki şaka gibi sözlerine mi?”“İlk kez Nazım Hikmet’in; “Güzel günler göreceğiz çocuklar/ Güneşli günler göreceğiz!” diye başlayan dizeleri ve adalet- hukuk- demokrasi tanımları bana o kadar uzak ki!

Hayat pahalılığı, enflasyon, işsizlik, ekonomik istikrarsızlık, sağlık ve eğitimdeki sorunlar kısa vadede çözüme ulaşır mı?

Çocukluk, gençlik, gelecek hayallerim bitti, özgürlüğüm çalındı ben bu ülkede niye kalayım?”“Hocam konu uzadı ya da süre bitti ama anlatacaklarımız bitmiyor.

Bilindiği gibi kahkaha, gözyaşı, sevinç, keder, acı, üzüntü, tutku, isyan, vb insani reflekslerdir.

Dikkat ediyorum artık bizim payımıza sadece ah ve keşke demek düşüyor neden?”Tüm bu konuşmaların bitiminde güya ortamı yumuşatmak için dedim ki; Sevinçle buluşup hüzünle ayrıldığımız bu sohbeti sürdürür müyüz bilmiyorum!

İnsanın nutku tutulan açıklamalar karşısında şaşırdık mı?

Hayır.

Üzüldük mü?

Evet.

Yıllardır tanık olduğumuz keyfilik, hukuksuzluk, taraf tutma, liyakati unutma gibi konuların sona ereceğini düşünüyor muyuz?

Pardon! 86 milyonluk ülkede 30 milyona yakın kişi çalışıyor.

Kadınların istihdama katılım oranı yalnızca yüzde 28.

Her 4 kadından biri işsiz.

Karar verici pozisyonlar bize kapalı.

Eşit işe eşit ücret alamıyoruz.

Tutucu iktidarların bize dayattığı düzen maalesef bu!

Tutkusuyla, bilgisiyle, deneyimiyle, var etme çabasıyla, kent- çevre- doğa üçlüsüne bilinçli yaklaşımıyla, her alanda yaptığı savunmalarla kendini kanıtlayanlara bu düşmanlık niye?Demem o ki; Onları dinlerken bilgi yüklü, gerçekçi, çarpıcı, akılcı, yürekli, tutarlı örneklerle dolu ayrıntılı anlatımlarına hayret ve hayranlık duydum…Özetle!

Başlıktan devam edersem onları dinlerken şunu da gördüm; İnsanın kaderini değiştiren rüzgarlar vardır ya!

Kimine çok şans tanımış, kimini teğet geçmiş, kiminde sevinç azalmış, çoğunda mutluluk karaborsa olmuş, pek çoğunda hayaller bitmiş, hemen hepsinde acılar tavan yapmıştı.

Daha ne olsun?

Özetin özeti: Bazen sessizlik, çoğu kez şaşkınlık, yer yer çaresizlik, sık sık boğazın düğümlenmesi, her daim dolan gözlerle biten bu toplantıdan bana kalan anıların sonunda ne oldu derseniz?

Ben o duygusal anları ve göz yaşartan anıları yazma sözü verip, duyarlı yüreklere emanet edip salondan ayrıldım…

İlgili Sitenin Haberleri