Haber Detayı
Tekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak
Türkiye, rant yaratıp dağıtan, yargıyı araçsallaştırıp kolayca hukuk dışına çıkan merkezi gücü yatay ve dikey olarak sınırlayamaz ise sahici bir demokrasi yoluna giremez.
Sosyal, siyasi, tarihi, ekonomik ve kültürel boyutları olan kadim meseleleri Osmanlı'dan beri uygulanan devlet şiddetiyle yok etme geleneği imparatorluğu dağıtmış, bu geleneği tevarüs eden cumhuriyet de demokratik hukuk devleti olma yoluna girmeyerek faşizme eğilimli bir otoriterlikte ısrarcı olmuştur.
İmparatorluğun dağılmasından sonra İngiltere- Rusya, Anadolu-Rumeli coğrafyası içinde Türk etnik kimliği üzerinden kurgulanmş, tampon bir ulus-devlet kurulmasını desteklediler.
Bu durum merkezini kaybetmiş bir İslam coğrafyasında yapay ülkeler yaratan İngiltere’nin çıkarlarına uygun düşmekteydi.
Cumhuriyetin ilk 25 yılı üst yapı devrimleriyle geçerken, 17 Kürt isyanı yaşandı.
Tekçi ideoloji doğrultusunda Kürt, Alevi, Rum, Ermeni, Süryani, Yahudi vatandaşlara yönelik şiddet ve baskı içeren asimilasyon politikaları uygulandı.
ABD, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra edindiği güçle kurulan NATO’ya Türkiye’nin kabulüyle birlikte dış dinamik ABD-İngiltere üzerinden etkisini göstermeye başladı.
Çok partili rejime geçiş sürecinde dış destekli askeri darbelerle sosyal ve ekonomik uyanışın önüne geçilirken içerideki tekçi ideoloji tahkim edildi.
Antidemokratik, vesayetçi, otoriter eğilimli, hukuku dışlayan, sorun ve gerilim yaratan 100 yıllık bir süreç yaşandı.
Bu sürecin sürekli olarak kendisini tekrar ederek her defasında yine başlangıç noktasına dönülmesi, her başlangıcın gelişmeyi engelleyici faktörler nedeniyle dairesel bir yol izleyip (fasit daire) yeniden aynı noktaya gelinmesi sonucunu doğurmakta.
Türkiye, demokratikleşme serüveninin önünün sürekli tıkandığı bu kısır döngünün hazin bir örneği.
Türkiye’de bir kesim insan her defasında büyük bedelleri göze alarak, “tamam bu sefer barış, demokrasi, hukuk geliyor, bu sefer yaklaşıldı“ umuduyla seviniyor.
Ancak dik ve engebeli yolun daha bir bölümünü aşmışken, tekrar başlangıç noktasına hatta bazen gerilerine düşülmesi yılgınlığı arttırıyor.
Albert Camus’ya göre; yaşamın anlamı ancak, dünyanın saçmalığını ve yenilginin daima tekrarlanacağını bile bile kötülüğe direnmek olabilir, insanlığa gerçek boyutlarını ancak bu başkaldırı kazandırabilir.
Tanrıların, hep yeniden aşağıya yuvarlanacak olan kayayı tepeye çıkarmakla cezalandırdıkları Sisifos, cezasını bilinçli olarak kabullenmiştir.
Tekrar yuvarlanacağını bildiği halde kayayı bütün gücüyle yukarı taşır.
Camus, saçma kavramını işte bu noktada tanımlar; boşuna olduğunu bildiği halde direnen insan.
Türkiye sürekli kısır döngü içinde dönüp duruyor.
Temel ve kadim sorunlarını tartışmaktan, çözüm üretmekten çok sığ, yüzeysel, kırmızı çizgiler içinde kalan tartışmalarla debeleniyor.
Çatışma ve gerilimleri besliyor, işbirliği ve uzlaşıyı ret ediyor.
Hakikatlerle yüzleşmekten, vicdanını özgürleştirmekten, ruhunu arındırmaktan korkuyor.
Herkesin kendisine düşman olduğunu, bütün dünyanın kendisini bölüp parçalamak istediğini düşünüyor.
Sarıldığı ip çocukluk hastalığı olarak nitelenen ilkel bir milliyetçilik oluyor.
Balıkların ancak denizde yaşayabilmeleri misali siyasi partiler milliyetçilik denizi içinde var olabiliyorlar.
Emperyal ülkeler yönetimde olanlar kendilerine tabi oldukça ülke içindeki demokrasi ve hukuk eksikliğini görmezden gelip meşruiyet takviyesi yapıyorlar.
Bu nedenlerle kültür ve gelenekte sorunları açıkça tartışıp uzlaşmak ve işbirliği yapmak bulunmuyor.
Aksine sorunları ve hakikati gözden uzak tutup, halının altına süpürmek, daha sonra devasa boyutlarıyla ortaya çıktığında da ötekileştirdiklerini yok saymak, aşağılamak, doğru olarak kabul ettiğini dayatmak, tepelemek ve ortadan kaldırmak kronik bir süreklilik gösteriyor.
Tekçi bir dayatmayla herkesi benzer hale getirmek, benzemek istemeyeni ötekileştirip şiddetle tedip etme içselleştirilmiş durumda.
Nitekim mutlak bir güç, Kürt nefreti ve başat Türk kimliğinin üstünlüğü üzerine inşa edilen rejimi ancak içte ve dışta savaşla ve gerilimle güvence altına almaya çalışmakta.
Cumhuriyet otokrasisini daha da koyulaştıran bugünkü iktidar politikalarının bütün meşruiyetini muhalefet partileri sağlamakta.
Otokrasilerde, yönetenler propagandayla kitlede önce acizlik duygusu yaratarak diz çöktürürler.
Daha sonra belli bir azınlığı nefret objesi olarak tanımlarlar.
Korku paranoyaya, paranoya megalomaniye dönüşür.
Cumhuriyet, Müslüman-dindar kesimi de inançları üzerinde baskı yaratıp, onları da Diyanet İslam’ı içinde sınırlamaya çalışarak mağdur etti.
Ancak bugün bu kesim oy verdiği parti iktidarıyla tekçi ideolojiyle bütünleşmiş olarak kendisi dışında kalanlara aynı politikaları uygulamakta.
Askeri vesayetin sütre gerisine çekildiği bu dönemde siyasi iktidar, yalancı bir bahardan sonra bir türlü eskimeyen rejimin eşit yurttaşı inkar edici, dışlayıcı, ötekileştirici pratiğine geri döndü.
Bu pratik devletin bir süreliğine gizlenmiş olan derin yapısıyla ittifak edilerek uygulanmaya başlandı.
Otokratik bir rejim altında yaşanan tek parti dönemi dahil, çok partili rejime geçildiğinden bu yana hukuk kisvesi altında, bir baskı ve şiddet rejimi kalıcı bir istisna hali şeklinde yaşanmakta.
Gelenek muhalif ve öteki gördüğünü tuzağa düşürmek, kumpas kurmak, hile yapmak, enseden kalleşçe vurmak, beş on adam toplayıp ellerine geçirdikleriyle bir kişiyi linç etmeye kalkmak üzerine devam etmekte.
Böyle bir zihniyetle iktidarın dengelenip denetlenmesi mümkün mü?
Egemenliği katılımcı bir anlayışla halkla paylaşmadan otoriterliği engellemek mümkün değil.
Ne yazık ki bu mesele bir demokrasi meselesi olarak değil sadece Kürtlerin dile getirdiği onlara ait ve ülkenin bölünmesine neden olacak bir sorun olarak algılanıyor ya da algılatılıyor.
Oysa bu mesele tam anlamıyla ülkenin demokratikleşmesiyle ilgili.
Türkiye siyaseti, akademisi ve sivil toplumu ademimerkeziyet meselesinin çoklu ve katılımcı bir demokrasi için ne kadar hayati olduğunun henüz farkında değil.
Tablo ortada.
Siyaset kadrosu yetersizlikleri, çapsızlıkları ve zihniyet kodları nedeniyle toplumun sorunlarını uzlaşarak çözemiyorlar.
Hakikatleri gizliyorlar, hırslarını dizginleyemiyorlar.
Türkiye, rant yaratıp dağıtan, yargıyı araçsallaştırıp kolayca hukuk dışına çıkan merkezi gücü yatay ve dikey olarak sınırlayamaz ise sahici bir demokrasi yoluna giremez.