Haber Detayı
AB’nin ekonomik dönüşümü ve Türk iş dünyası
Avrupa ekonomik modelini köklü biçimde yeniden kurgulamaya çalışırken, küresel rekabette hâlâ güçlü kaslara sahip. Ticari bloklar AB ile yeniden şekillenirken, etki gücüyle kamu tarafına katkı veremeyen Türk iş dünyasının, Brüksel’deki temaslarında daha farklı bir yöntem benimsemesi gerekli.
Yönetim Danışmanı Barış SAZAKAB, Türk iş dünyası için son dönemin en sıcak konusu.
Gümrük Birliği revizyonu, “Made in Europe” politikası, yeni STA’lar, e-ticaret mevzuatı, sınırda karbon düzenlemesi gibi gelişmelerle bu aralar gündemde epey bir yer kaplamakta.Dolayısıyla AB ve kurumlarına yönelik, başta Ticaret Bakanlığı olmak üzere kamu kurumları ve iş dünyası temsilcileri, çeşitli girişimlerde bulunuyorlar.
Ticaret Bakanlığı ve kendi alanına girdiği kadarıyla Dışişleri yetkililerinin, uzunca süredir yürüttüğü yoğun mesaiyi takip etmekteyim.
Ancak iş dünyasının son yıllardaki girişimlerinin ve faaliyetlerinin etkisi bence zayıf.
Geçtiğimiz günlerde Türk iş insanlarının imzasıyla güncel AB-Türkiye ilişkileri kapsamında, FT’de bir mektup yayımlandı.
Bahse konu mektubu, iş dünyası temsilcilerinin diğer AB faaliyetlerini de kapsayan yaklaşımlarının bir özeti olarak değerlendirdiğimizde, yöntem olarak eksiklerinin olduğunu düşünüyorum.Seçilen mecra ayrıca tartışılır ancak her şeyden önce mektuptaki üst seviye temennilerin altı doldurulmamış, analiz ve veri olmaksızın, Türkiye’yi istemci bir yaklaşım ve anlık tepkiyle kendi zararını minimize etmeye çalışan bir ülke hüviyete sokmuş.
AB’nin kendi gündemine yönelik üreteceğimiz değer önerilerine odaklanılması, Brüksel’de daha çok karşılık bulabilirdi.Ellerinde ciddi imkanlar olan iş dünyası temsilcilerinin kaynaklarını tesirli, analitik olarak altı sağlam içerik ve araçların üretiminde kullanması lazım.
Kamu tarafına ilave katkı yapabilecek dışsal araç ve argüman üretimi ancak böyle olur.
Bunun haricinde de önemli bağlantılara sahip, beynelmilel iş insanı ve kişilerle Brüksel gibi ana merkezlerdeki varlıklarını, düzenli ve sürekli hale getirmeleri şart.
Türk’ün Türk’e propagandası şeklinde geçen seyahatlerle bu işler zor yürür.AB bakış açısıBoşa kürek çekmemek, adına konuya AB tarafından bakmakta fayda var.
Dünya ekonomisinin 1990’da dörtte birini oluşturan Avrupa’nın payı, bugün yüzde 17’ye geriledi.
SWIFT işlemlerinin dağılımında avronun payı son beş yılda azaldı.
AB ülkelerinin uzunca süredir benimsediği nitelikli ihracat odaklı büyüme modeli, artık eskisi gibi işlemiyor.Jeopolitik gerilimler, yeni ticari tarifeler, enerji fiyatları ve dünyanın iki büyük ekonomik bloğu ABD ve Çin ile artan rekabet, dengeyi Avrupa’nın aleyhine çevirmiş durumda.
Aynı zamanda AB, kapıda bekleyen savunma harcamalarıyla da yüzleşmek zorunda.
Yalnızca Ukrayna’nın güvenliğini sağlamanın faturası bile yakın gelecekte yarım trilyon avro olacak.
Buna ek olarak, iklim değişikliğinin gerektirdiği büyük dönüşümün finansmanı da önündeki ağır yüklerden biri.AB artık erteleyemeyeceği bir ticari ve sınai dönüşümü başlatmak zorunda.
Ancak tüm bu zorluklara rağmen AB ekonomisi, güçlü bir iç pazara, küresel ölçekte rekabetçi bir ar-ge ekosistemine ve sağlam bir sanayi altyapısına sahip.
Dünyanın en cazip pazarlarından biri olarak, küresel çapta hane halkı bazında harcanabilir gelir sıralamasında, ilk yirminin 15’ini hala bünyesinde barındırmakta.
Lazer teknolojileri ve litografiden endüstriyel biyoteknolojiye, ileri fabrika otomasyonundan kompleks ulaştırma çözümlerine kadar derin ve çeşitli bir imalat repertuarına sahip.Yakın gelecekGelecek projeksiyonunda AB’nin iki temel stratejisinden birincisi, ABD ve Çin’e olan bağımlılığını azaltarak arz güvenliği ve tedarik zincirlerini daha dayanıklı hâle getirmek.
İkincisi ise AB’nin imalat ve hizmetler alanındaki güçlü oyuncuları için yeni ihraç pazarlarının açmak.
Başta ABD yeni gümrük tarifeleri ve tarife dışı engelleri yükseltirken, AB de öte yandan kapsamlı ticaret anlaşmalarını devreye almakta.
MERCOSUR, Endonezya ve Hindistan ile ticaret anlaşmaları sonuçlandırıldı.
Malezya, Filipinler ve Avustralya ile müzakereler sürüyor.
Yeşil dönüşüm için kritik hammaddelere sahip bu ülkeler, aynı zamanda yeni ihraç pazarları olarak da kaldıraç etkisi sağlarken, AB’nin ithalatı için ABD ve Çin’e alternatif olabilirler.Dönüştürücü teknolojiler, sektörleri yeniden şekillendirirken, küresel rekabetin kurallarını da baştan yazmakta.
Şansölye Merkel’in on yıl önce itiraf ettiği üzere; AB, ölçek ve makro-inovasyon açısından dijitalleşme ve küresel yapay zekâ (YZ) yarışında geride kaldı.
AB merkezli teknoloji şirketlerinin hacmi, ABD ve Çin’deki muadillerinin gerisinde.
Ancak kapitalist formasyon bazı sektörlerde bazen ikinci hamle avantajı da sunabilmekte.
Şu an geride olsa da bir süre sonra derin ve nitelikli imalat veri havuzuyla endüstriyel YZ’de kendine özgü bir avantaj inşa edebilir.AB için diğer önemli kaldıraç unsuru da savunma sanayi.
Salgından sonra iki misline çıkan harcamalar, 380 milyar avroya ulaştı.
Bunun sonucu olarak da Avrupa’nın savunma sanayi altyapısında dikkat çekici bir canlanma yaşanıyor.
Bu durum AB için hem sermaye hem teknoloji tarafında yeni kapıları aralayacaktır.AB ticaret anlaşmalarıyla sınai ve ticari sorunlara alternatifler üretirken; enerji maliyetleri, dünyanın diğer bölgelerine kıyasla yüksek kalmakta.
Bu da kıtanın önündeki en kritik konu olarak, AB şirketlerinin rekabet gücünü aşındırıyor.
Öte yandan yeni nesil YZ sistemleri giderek daha enerji yoğun hâle gelmekte.
Bugün itibarıyla orta büyüklükte bir veri merkezi, yıllık bazda 30 bin hanenin tükettiği kadar elektrik harcıyor.
Enerji maliyetlerinin, AB’nin dönüştürücü teknolojilerde cevap üretme kapasitesini frenleyebilecek bir sorun olarak indirilmesi gerekiyor.Küçük bir ufuk turuyla, AB bakış açısına atıf yaparken, yeni stratejilere ön ayak olabilecek belli başlı unsurları sıralamaya çalıştım.
Bunlar daha geniş mecralarda çeşitlendirilip konu siyasi, diplomatik ve farklı ticari boyutlarıyla ele alınabilir.
Etki etmeye çalışılan karşı tarafın ne yapmaya çalıştığını analitik düzlemde ortaya koymadan, kendimizi konumlandırmamız mümkün değil.
Öyle olunca da canımızı yakan değişimlere karşı taleplerimizi alelacele iletmek çok verimli olmuyor.AB kendince yeni dönem pozisyonlamasını hesap kitapla yaparken, ülke olarak o denklemlerde ne ölçüde yer aldığımızı iyi tespit etmeliyiz.
Bu bağlamda maalesef iş dünyasının vizyonunun kamunun gerisinde kaldığını söylememiz lazım.
Kamu ilişkilerinin ve lobinin yumurta kapıya dayanınca yapılması, genellikle ekonomik sonuçlar vermez.
Verse bile maliyeti yüksek olur.
AB, dışarıdan gelen talepleri değil; paydaşlarla içeriden kurulan koalisyonları dikkate alır.