Haber Detayı

Uyanık olmak mı, rahatça uyuşmak mı?
Cumhuriyet pazar cumhuriyet.com.tr
08/02/2026 11:27 (3 saat önce)

Uyanık olmak mı, rahatça uyuşmak mı?

Sosyal medyadaki şiddet bombardımanı bizi Pink Floyd’un deyimiyle comfortably numb (rahatça uyuşmuş) bir hale mi getirdi? Epstein belgelerinden Afganistan’daki yasaklara kadar uzanan vahşet karşısında, Woke kültürünün sunduğu farkındalık gerçekten bir çözüm mü, yoksa Sartre’ın kötü niyet kavramındaki gibi bir kendini aldatma biçimi mi?

Kendimizi kötülüğe ne kadar hazırladık?

Duyduğumuz haberlerin ne kadarı artık uykularımızı kaçırmıyor?

Ben sanıyordum ki artık tamamım… Sosyal medyada maruz kaldıklarım, kötülük karşısında dehşete kapılma sınırlarım ittire ittire benim için “kötülük” tanımını öylesine genişletti ki artık ne duysam şaşırmam sanıyordum.

Ben… Asfaltta yalnız kalmış çiçekle, boynu bükük masa lambasıyla bile empati kuran ben… Beni böyle hissizleştiren, Pink Floyd’un deyimiyle “comfortably numb” (rahatça uyuşmuş) yapan sistem sanmıyorum ki sizleri de en saf halinizle bıraksın.

Siz de alıştınız değil mi kadına, çocuğa, hayvana, insana, doğaya şiddet haberlerine… Alışmadık demeyin, aksi halde delirirdiniz.

Bir Pazar sabahı elinizde gazete sakince köşenizde oturup okuduğunuza göre siz de bendensiniz.

Tepkileriniz beşse üçe, hatta ikiye düştü değil mi? 20 yıl önce Passolini’nin “Salo”sunu boş koltukların arkasına saklana saklana izlerken “Bu gerçek değil, bir sistem eleştirisi” diye teselli ediyordum kendimi.

Bugün sosyal medya, daha beterini, daha gerçeğini yüzümüze vuruyor.

Sontag’ın eleştirdiği televizyonun bile yavaş kaldığı bugünün dünyasında maruz bırakıldığımız uyaran bombardımanı bizi hem duyarsızlaştırıyor hem de kimin acısına bakacağımızı bilemez hâle getiriyor: Gazze’ye mi yanalım, Afganistan’a mı, kendi topraklarımıza mı?

Afganistan’da kız çocuklarının okula gitmesi yasaklanıyor.

Atatürk’e şükrediyoruz.

Kadınlar ve çocuklar köleleştiriliyor.

Atatürk’e şükrediyoruz.

İran’da rejime karşı direnenlerin kaçının öldüğünü bile tam olarak bilmiyoruz.

Atatürk’e şükrediyoruz.

Ama giderek korkuyoruz.

Artık uykularımızı başkalarının acısı değil, kendi endişelerimiz kaçırıyor.

Şeriat kelimesi dizlerimizi çözüyor sonra yine akşam ne yesek diye düşünüyoruz.

Öte yandan şeriatın esamesi okunmayan topraklardan başka vahşet haberleri geliyor.

Epstein belgeleri yeni iğrençliklerle meydana çıkıyor.

Dert değil, yine unuturuz.

Belgelerde isimler var, bağlantılar var, uçuş kayıtları var, tanıklıklar var.

Sistematik olarak sömürülen, susturulan çocuklar var.

Buna karşın dünyada gerçek anlamda yanan pek bir şey yok.

Ne iktidarlar devriliyor ne servetler buharlaşıyor.

YETERİNCE UYANIK MIYIZ?

Tam da burada woke culture (uyanık kültür) devreye giriyor.

Woke - farkında olmak iddiası taşıyor.

Eşitsizliği görmek, şiddeti tanımak, dili düzeltmek, doğru yerde doğru tepkiyi vermek...

Biz “bayan” kelimesiyle uğraşadururken her gün gelen kadın cinayeti haberleri, 6 Şubat’ta kaybolan çocuklar, Afganistan’daki kadınlar, Epstein adasındaki kız çocukları gösteriyor ki bu farkındalık gücün merkezine temas ettiğinde dağılıyor.

Woke kültür, dünyayı yakması gereken bir dosya karşısında bile etkisiz kalıyor.

O zaman biz neyin farkındayız?

Kadınlara ve kız çocuklarına yönelik şiddet söz konusu olduğunda, “MeToo” akımı bir kırılma anıydı.

Bastırılmış olanlar sonunda konuşuyordu.

Woke Culture’ın bir neticesi olarak toplumsal dışlama halinde vuku bulan Cancel Culture (iptal kültürü) burada güçlü göründü.

Ama bu güç, seçici bir güçtü.

Daha çok orta sınıfın, erişilebilir figürlerin üzerinde işledi.

Yukarı doğru değil, yatay düzlemde çalıştı.

Düşmeleri sistem için maliyetsiz olanlar gitti.

Epstein ise başka bir şey söylüyor: Gerçek güç iptal edilemiyor!

Bu noktada Sartre’ın “kötü niyet” kavramı rahatsız edici bir açıklama sunuyor.

Kötü niyet, insanın özgürlükten kaçma halidir.

Kişinin, kendisini başkaları tarafından verilmiş rollere, koşullara, “zaten böyle”lere bağlaması özgür olduğu gerçeğiyle yüzleşmek yerine özgür değilmiş gibi davranması...

Ama bu masum bir yanılgı değil, bir kendini aldatma biçimi.

Bugün woke culture tam da bu kendini aldatmanın güncel biçimi olabilir mi?

Doğru kelimeleri kullanmak, doğru öfkeyi göstermek, doğru kişileri iptal etmek… Bunların hepsi bir role dönüştüğünde Sartre’ın tarif ettiği sahneye giriyoruz: Rolünü kusursuz oynayan ama kendini o rolle sınırlayan insan. “Ben farkındayım” demek, artık bir sorumluluk değil, bir kimlik beyanı.

Ve kimlikler, sorumluluğu askıya almanın en güvenli yollarından biri.

Belki de biz dünyayı değiştirecek kadar uyanık değiliz ama değişmediği gerçeğiyle yaşamaya katlanabilmek için yeterince uyanık gibi davranıyoruz.

İlgili Sitenin Haberleri