Haber Detayı
Dem Parti Eş Genel Başkanı Hatimoğulları: Süreçte Artık Niyet Beyanı Değil, Siyasi ve Hukuki Somut Adımlar...
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, "Bu süreç artık niyet beyanıyla ilerleyemez. Gelinen aşamada siyasi, hukuki ve sahada somut bir aşamaya geçilmelidir. Geçtiğimiz çarşamba günü Sayın Cumhurbaşkanı grup toplantısında yaptığı konuşmada, raporun çıkmasına müteakip siyaset kurumuna çok büyük görev ve sorumluluklar düştüğünü ifade etti. Evet, düşmektedir. Kürt sorununu artık güvenlikçi bir akıldan çıkarıp siyasi ve hukuki bir zemine taşımamız gerekiyor. Bu konuda da siyasete görev düşer; en çok da iktidara görev düşer. Çünkü yasa yapma çoğunluğu kendilerinde mevcuttur. Bu süreç kendileriyle yürütülüyor ve artık sadece iyi niyet mesajları, iyi niyet beyanları sayfasını kapatıp, pratik anlamda bir çözüm sayfasının hızla açılması gerekir." dedi.
(BALIKESİR) - DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, "Bu süreç artık niyet beyanıyla ilerleyemez.
Gelinen aşamada siyasi, hukuki ve sahada somut bir aşamaya geçilmelidir.
Geçtiğimiz çarşamba günü Sayın Cumhurbaşkanı grup toplantısında yaptığı konuşmada, raporun çıkmasına müteakip siyaset kurumuna çok büyük görev ve sorumluluklar düştüğünü ifade etti.
Evet, düşmektedir.
Kürt sorununu artık güvenlikçi bir akıldan çıkarıp siyasi ve hukuki bir zemine taşımamız gerekiyor.
Bu konuda da siyasete görev düşer; en çok da iktidara görev düşer.
Çünkü yasa yapma çoğunluğu kendilerinde mevcuttur.
Bu süreç kendileriyle yürütülüyor ve artık sadece iyi niyet mesajları, iyi niyet beyanları sayfasını kapatıp, pratik anlamda bir çözüm sayfasının hızla açılması gerekir." dedi.Hatimoğulları, Balıkesir'in Burhaniye ilçesinde düzenlenen halk buluşmasına katıldı.
Burada konuşan Hatimoğulları, şunları söyledi:"Sayın Abdullah Öcalan'ın 27 Şubat'taki çağrısını hepiniz hatırlayacaksınız: Barış ve Demokratik Toplum çağrısı.
Bu çağrı, önümüzdeki günlerde yani 27 Şubat'ta tam bir yılı doldurmuş olacak.
Bir yılı aşkın süredir devam eden bu süreçte sadece Türkiye'de, sadece Suriye'de değil; bölgesel düzeyde her anlamda çok önemli gelişmeler yaşandı.
Bakın değerli arkadaşlar, emperyalist güçler küresel sistemi sadece Orta Doğu bölgesinde değil, küresel ölçekte, dünya çapında yeniden inşa ediyor.
Birçok denge değişti. 2008'de küresel sermayenin yaşamış olduğu ekonomik krizle birlikte dünya ölçeğinde güç dengeleri ciddi anlamda değişimler yaşadı ve bu durum yepyeni savaşları da çatışmaları da beraberinde getiriyor.
Biz hep bahsediyoruz; kimi '3'üncü Dünya Savaşı' diyor, kimi '3'üncü Dünya Savaşı'nın arifesi' diyor.
Gerçekten tam da öyle bir süreçten geçiyoruz.
Yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin kavgası, özellikle Orta Doğu'dan geçecek enerji koridorlarının hesapları, nadir elementler ve ticaret savaşları derken dünya kaynayan bir kazan halinde."Biz uyarılarımızı yaptık, yapmaya da devam edeceğiz.
Bugün dünyada üçüncü bir dünya savaşının topyekün başlaması demek, artık nükleer silahların konuşması demektir.
Yani o bilim kurgu filmlerinde izlediğimiz, dünyanın ortadan kalkması; yaşamın, sadece insanların değil bütün canlıların yaşayamayacağı bir gezegene dönüşmesi anlamına gelir.
Bu, Birinci ve İkinci Dünya Savaşı'na da benzemez; çok daha beteri olur.
Hatırlayın, İran'a dönük İsrail'in yürüttüğü savaşı ve saldırıları. 12 Gün Savaşları'nda nükleer füze tehditleri havada uçuştu.
Bundan bizim etkilenmeme ihtimalimiz var mı?
Hayır, yok.
Dolayısıyla barışa sadece Türkiye'nin değil, sadece bölgenin değil; dünya ölçeğinde ciddi anlamda ihtiyacımız var.Orta Doğu'da yaşanan süreçlerden Türkiye'nin iç barışını ne bağımsız ne de azade görebiliriz.
Bugün yeni güç dizilişlerinin en önemli bölgelerinden birinin Orta Doğu ve Kuzey Afrika olduğunu biliyoruz.
Yemen'den Somali'ye, Lübnan'dan Irak'a ve şimdi yine İran'da olası bir savaşın ve çatışmanın bölgeye maliyetinin ne kadar büyük olacağını hepimiz çok iyi biliyoruz.
Bunları ifade ederken bir yandan bölgesel ve küresel sorunlara dikkat çekmek için söylüyorum.
Öte yandan Suriye'de ve doğrudan Rojava'da yaşanan son gelişmelerin de bahsettiğimiz bu küresel ve bölgesel ölçekteki yeni güç dizilimleriyle doğrudan siyasal bağı olduğunu söylemeliyiz.
Hatırlatmak isterim: Suriye'de Şam yönetimi değiştikten sonra Colani ve HTŞ yönetimi geçici bir hükümet olarak göreve geldikten sonra çok ciddi değişimler yaşandı.
İlk etapta Alevilere yönelik ciddi saldırılar, Hristiyanlara yönelik saldırılar; akabinde Dürzilere yönelik saldırılar ve en son Kürt halkına yönelik çok ciddi bir soykırım tehdidiyle karşı karşıya kalındı. "30 Ocak Mutabakatı'na uyulmalı" 10 Mart Mutabakatı konusunda kamuoyunda, özellikle yandaş medya, mutabakata uymayanın SDG olduğunu söyledi.
Biz her yerde ifade ettik, burada da bir kez daha altını çiziyorum: Bu külliyen yalandır. 10 Mart Mutabakatı'na başından beri SDG'nin uymak istediği; ancak ilk 7 maddenin hayata geçirilebilmesi için oluşturulması gereken komisyonların kurulmadığı, bununla ilgili bir çalışma yürütülmediği ve Şam yönetiminin buna emek vermediği bilinmektedir.
Daha sonra 4 Ocak'ta Şam'da bir toplantı gerçekleşti. 10 Mart Mutabakatı'na tanınmış olan karşılıklı mühlet yıl sonunda tamamlanmıştı ve 4 Ocak'ta Şam yönetimi ile SDG bir araya geldi.
Orada kapsamlı bir mutabakat sağlandı ancak imzalar atılmadı.
Çünkü o toplantıya Colani katılmadı.
Toplantı esnasında yetkili bir bakan dışarı çağrıldı ve geri döndüğünde imzaların o gün atılmayacağını söyledi.
O sırada ne konuşulduğunu tam olarak bilmiyoruz; ancak imzaların engellendiği açıktır.
Bu süreçte Paris görüşmesi gerçekleşti.
Paris görüşmesinde özellikle İsrail'in Golan Tepeleri ve Kuneytra tarafındaki fiili durumunun kabul edildiği ve bazı anlaşmalar yapıldığı değerlendirilmektedir.
Bu gelişmeler sonrasında koalisyon güçlerinin Kürtlere yönelik operasyona göz yumduğu yönünde yorumlar yapılmıştır.4 Ocak'ta mutabakat sağlanmasına rağmen imza atılmadı.
Ardından 6 Ocak'ta Halep'te Şeyh Maksut ve Eşrefiye mahalleleri Kürt nüfusunun yoğun yaşadığı iki mahalle- abluka altına alındı.
Ağır silahlarla girildi.
Bununla da sınırlı kalınmadı. 6 Ocak'tan sonra özellikle SDG'nin bulunduğu bölgelerde; başta Rakka, Deyrizor ve Tabka olmak üzere, çekilme yönünde baskı uygulandı.
Bu durum yalnızca taktik bir geri çekilme tartışması değil, uzun vadeli ve derin sonuçlar doğurabilecek bir çatışma riskine işaret etmektedir.
Bölgedeki gelişmeler, tarihsel ölçekte kalıcı etnik ve siyasal fay hatları oluşturabilecek niteliktedir.
Bu nedenle Rojava sürecini değerlendirirken ezberden değil, bütünlüklü ve çok katmanlı bir analizle yaklaşmak gerekmektedir. 30 Ocak Mutabakatı elbette Kürt halkının ve oradaki öz yönetimin tam anlamıyla istediği bir mutabakat değildi.
Eksiklikleri vardı.
Ancak savaşın seyri, sahadaki gelişmeler, koalisyon güçlerinin pozisyonu ve değişen dengeler dikkate alındığında 30 Ocak Mutabakatı'nı küçümsememek gerekir.
Bu önemli bir mutabakattır ve uygulanmalıdır.
Bu metnin birçok kişi tarafından ayrıntılı biçimde incelendiğini biliyoruz.
Süreç, kamuoyu tarafından hem hüzün hem de umut duygularının iç içe geçtiği bir atmosferde takip edildi. 30 Ocak Mutabakatı'nın içinde önemli başlıklar bulunmaktadır.
Özellikle kültür, dil ve eğitim alanlarına ilişkin hükümler dikkat çekicidir.
Bu çerçevede, mutabakata sadık kalınması ve hükümlerinin somut biçimde hayata geçirilmesi önem taşımaktadır. "100 yıldır bizler Kürt sorunu barışçıl ve demokratik yöntemlerle çözülsün diyoruz" Bakın, bizler Rojova'daki bu son bir buçuk aylık gelişmeler sırasında şunu hep birlikte gördük: Türkiye'deki süreçte ciddi anlamda bir tıkanıklık yaşandı.
Türkiye'deki iktidar, Rojova'daki saldırılar başladığında Kürt halkına karşı ağır bir üslup ve ağır bir dil kullandı.
Bizler de DEM Parti olarak alanlarda, meydanlarda hem duruşumuzla hem sözümüzle buna yanıt olduk ve şunu ifade ettik: Kürt halkı Rojova'da katledilirken biz Türkiye'de barışı nasıl konuşabiliriz?
Ardından yine aynı akıl, iktidara yakın basın-yayın organları ve hükümetin kimi sözcüleri üzerinden DEM Parti barış sürecini istemiyor gibi bir algı yaratmaya kalktı.
Oysa bizler bir ömürdür barış için mücadele ediyoruz.
Bu salonda ömrünü bu mücadeleye adamış insanlar var. 15 yaşında mücadeleye başlayıp bugün 70 yaşında olan insanlarımız var.
Biz bugün mü başladık barış mücadelesine?
Hayır.
Bugün mü talep ettik barışı?
Hayır.
Biz bir ömürdür barış talep ediyoruz.
Kürt sorunu 100 yıldır bu topraklarda var. 100 yıldır bizler Kürt sorunu barışçıl ve demokratik yöntemlerle çözülsün diyoruz. 100 yıldır bu topraklarda devrimciler, sosyalistler, yurtseverler bedel ödüyor.
Nice kuşaklar bedel ödedi.
Biz bugüne böyle geldik.
Biz böyle bir hareketin insanıyız, böyle bir hareketin devamcısıyız.
Arkadaşlar, burada bize bir muhalefet gömleği giydirilmek istendi.
Biz bunu kabul etmedik, etmeyeceğiz.
Biz kime ve nerede, nasıl muhalefet edeceğimizi DEM Parti olarak pekala biliriz ve buradan ilerleriz, buradan hareket ederiz.
Bir yandan Kürt halkına Rojova'da bombalar yağarken biz burada hiçbir şey yokmuş gibi bir barış sürecini sürdürme, barış süreci varmış gibi davranma olasılığımızın olmadığını mevcut iktidar da devlet aklı da biliyor; bilmeli de zaten. "Umut hakkı bu raporda bir biçimiyle yer almalı" Değerli arkadaşlar, şimdi Suriye'de 30 Ocak Mutabakatı ile birlikte oradaki süreç kendi mecrasında akıyor.
Türkiye'deki süreçte de Meclis komisyon raporu, biliyorsunuz, normal şartlarda en son söylenene göre bu hafta nihai haline kavuşturulacaktı ama belli ki süreç uzayacak.
Bu komisyon taslağı, son hali olacak olan taslak, biliyorsunuz basına da sızdırıldı.
Kendileri tarafından.
Burada hala Kürt sorununa bir terör sorunu gibi yaklaşılıyor.
Kürt sorunu bir terör sorunu değil.
Kürt sorunu bu coğrafyanın siyasal, toplumsal, iktisadi; her açıdan baktığımızda köklü bir sorunudur.
Kürt sorununu hala terör çerçevesine alarak çözmeye çalışırsanız, demek ki Kürt sorununu siyasi ve hukuki yöntemlerle çözmeyeceksiniz.
Demek ki sadece güvenlikçi politikalarla çözmeye çalışacaksınız.
Bunu kabul etmek mümkün değil.
Umarım ki bu raporda bu düzeltmelere gidilir.
Yine bu raporda, basına sızan metinde eksiklik olarak gördüğümüz temel noktalardan biri umut hakkıdır.
Umut hakkı bu raporda bir biçimiyle yer almalı, bunun bir formülasyonu sağlanmalıdır.
Bu hem Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kararı gereği hem de Türkiye'de umut hakkından faydalanacak binlerce insan açısından önemlidir.
Ayrıca Kürt sorununun çözümünde baş aktör olan Sayın Abdullah Öcalan için umut hakkı mutlaka bu raporda yer almalıdır.Yine değerli arkadaşlar, bu raporda yer alması gereken bir diğer konu özel yasadır.
Bununla ilgili yazılmış bazı hususlar var.
Bunun nasıl bir teferruat içinde olacağını göreceğiz.
Özel yasadan kasıt, silahsızlanmayı sağlayacak olan yasadır.
Bir diğer başlık demokratikleşmedir.
Demokratikleşme ile ilgili somut adımlar atılmalıdır.
Nedir bu somut adımlar?
Bunu çok ifade ettik, burada bir kez daha ifade ediyorum.
Bu sorun çözülene kadar da ifade etmeye devam edeceğiz.
Demokratikleşme için öncelikle kayyum yasası geri çekilmelidir.
Kayyumlar görevlerinden alınmalı ve seçilmiş belediye başkanları ile belediye eş başkanları görevlerine iade edilmelidir.
Çünkü biliyorsunuz sadece bizim partimize kayyum atanmadı, CHP belediyelerine de kayyum atandı.
O yüzden hem seçilmiş belediye başkanları hem eş başkanlar görevlerine iade edilmelidir.
Kayyum yasası lağvedilmelidir.
Demokrasiden bahsediyorsak, demokrasi yerelde başlar.
Yerel yönetimlerde demokrasi yoksa, seçilmiş olan sizi yönetmeyecekse, atanmış birini saraydan size göndereceklerse burada demokrasinin D'sinden dahi bahsedilemez.
Dolayısıyla bunun hayata geçmesi gerekir.Yine TCK ve TMK'de ciddi değişiklikler, infaz yasasında ciddi düzenlemelerin bu raporda bir öneri şeklinde mutlaka yer alması gerekiyor.
Bunun dışında değerli arkadaşlar, hep ifade ettik; ifade etmekten de asla bıkmayacağız, usanmayacağız.
AİHM ve AYM kararları uygulanmalıdır.
AİHM kararları gereği Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve bütün Kobani tutukluları serbest bırakılmalıdır.
Çünkü ortada çok önemli AİHM kararları var.
Aynı şekilde AYM kararları vardır; Can Atalay hakkında verilen karar uygulanmalıdır.
Yine AİHM kararları Can Atalay'ı da kapsamaktadır.
Bütün Gezi tutuklularını kapsamaktadır.
Osman Kavala'yı, Çiğdem Mater'i kapsamaktadır.
Onların hepsi serbest bırakılmalıdır değerli arkadaşlar. "Barışın bu topraklarda tesis edilmesi için üç sacayağına ihtiyacımız var: hukuk, demokrasi ve özgürlük" Bu süreçte gerçekten onurlu bir barışın bu topraklarda tesis edilmesi için üç sacayağına ihtiyacımız var: hukuk, demokrasi ve özgürlük.
Bu üç sacayağının hayata geçirilebilmesi için özellikle bu komisyondan beklenti vardır.
Komisyon bununla ilgili önerilerini derli toplu ortaya koymalıdır.
Bu komisyonun bütün Kürt sorununu çözmesini beklemiyoruz.
Türkiye'nin bütün demokrasi sorunlarını çözmesini de beklemiyoruz.
Beklentimizi en üst seviyeye çıkarmış değiliz.
Bunlar asgari düzeyde olması gereken şeylerdir.
Dikkat çekmek istediğim bir diğer konu ise şudur: Bu süreç artık niyet beyanıyla ilerleyemez.
Gelinen aşamada siyasi, hukuki ve sahada somut bir aşamaya geçilmelidir.
Geçtiğimiz çarşamba günü Sayın Cumhurbaşkanı grup toplantısında yaptığı konuşmada, raporun çıkmasına müteakip siyaset kurumuna çok büyük görev ve sorumluluklar düştüğünü ifade etti.
Evet, düşmektedir.
Kürt sorununu artık güvenlikçi bir akıldan çıkarıp siyasi ve hukuki bir zemine taşımamız gerekiyor.
Bu konuda da siyasete görev düşer; en çok da iktidara görev düşer.
Çünkü yasa yapma çoğunluğu kendilerinde mevcuttur.
Bu süreç kendileriyle yürütülüyor ve artık sadece iyi niyet mesajları, iyi niyet beyanları sayfasını kapatıp, pratik anlamda bir çözüm sayfasının hızla açılması gerekir. "Türkiye'de çoklu krizler var" Değerli arkadaşlar, Türkiye'de çoklu krizler var.
Hepimiz yaşıyoruz.
Bugün bu salonda emekliler kendi geçimlerine dönüp baksa ne kadar çok şey anlatabilir, değil mi?
Geçinemediğini, kira ödeyemediğini, evine ekmek alamadığını, doğru düzgün beslenemediğini anlatır.
Bir asgari ücretli evini geçindiremiyor.
Çok eskiden bir asgari ücretli dört kişilik bir aileye bakabilirdi.
Şimdi bir evi dört asgari ücretli ancak ucu ucuna, kıt kanaat geçindirebilir.
Gelinen durum budur.
Türkiye'de şu an irili ufaklı çok sayıda işçi eylemi, grev var.
Çok sayıda emekçi alanlarda, sahada, meydanda.
Daha çok olmalıyız.
Bugün Türkiye'de 50 milyon insan açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşıyor. 50 milyon insana mikrofon tutsanız, 'Benim yaşadığım en önemli sorun açlık ve yoksulluktur' diyecektir.
Fakat bugün işçiler eylem yapmak için alanlara çıktıklarında mevcut iktidar ve geçmişteki iktidarlar onlara hemen bir terör yaftası yapıştırıyor.
Grevi yasaklıyor, eylemi yasaklıyor, basın açıklamasını yasaklıyor.
Buradan Türkiye'deki Türk kardeşlerimize ve bütün işçi kardeşlerimize seslenmek istiyorum: Biz barış derken, bütün siyasi çalışmaları bir terör parantezine almak isteyen yönetim anlayışlarından kurtulmak istiyoruz.
Bir yandan Kürt sorununun barışçıl ve demokratik yöntemlerle çözülmesini talep ediyoruz.
Bir yandan da sizlerin hakları; ekmek hakkı, iş hakkı, AŞ hakkı, geçinme hakkı, barınma hakkı için mücadelemizi yürütüyoruz.
İşte biz bu iki mücadeleyi ne zaman birleştirirsek, ne zaman bir işçinin; bir Türk işçinin, bir Kürt kardeşimizin acısını hissedersek ve bunun tersi olursa bilin ki o zaman Türkiye'de barışı da inşa ederiz, ciddi anlamda bir emek örgütlenmesini de güçlü bir biçimde kurarız. "Bir yandan Kürt sorununun çözüm süreci konuşuluyor ama öte yandan pratik bir adım atılmıyor" Bakın, bu süreç bütün Türkiye'deki kesimler için son derece karmaşık bir süreç.
Türkiye'de bir yandan barış süreci konuşuluyor.
Bir yandan Kürt sorununun çözüm süreci konuşuluyor.
Ama öte yandan pratik bir adım atılmıyor.
Bizler sahada yaptığımız çalışmalarda inanın şunu çok duyuyoruz: Halk şunu söylüyor.
Kürt halkı şunu net ifade ediyor: 'Biz somut olarak hala bu iktidardan bir adım görmedik.
Biz bu sürece nasıl inanacağız?
Biz bu sürece nasıl güveneceğiz?
Somut bir adım görmediğimiz sürece bu sürece inancımızda ve güvenimizde eksiklikler oluyor.
Biz partimize inanıyoruz.
Biz,' diyor, 'Sayın Öcalan'a inanıyoruz.
Onların süreci büyük bir samimiyetle yürüttüğüne inanıyoruz ama sonuç itibarıyla somut bir adım atılmıyor.' Bütün bu eleştiriler haklı ve doğru eleştiriler.
Ama şunu da bilmeliyiz, değerli arkadaşlar: Barış bize altın bir tepsiyle sunulmayacak.
Biz yaptığımız bütün halk toplantılarında bu süreçte 2000'i aşkın toplantı gerçekleştirdik hepsinde bunun altını çizdik.
Barış için daha çok örgütlenmeliyiz.
Barış için örneğin Balıkesir'de gitmediğimiz mahalle, örgütlemediğimiz insan; gitmediğimiz bir toplumsal alan, bir toplumsal hareket kalmamalı.
Hep birlikte çok daha güçlü örgütlenmeliyiz.
Eylemlerimizi 100 kişiyle yapıyorsak bunu 5'e, 10'a katlayabilmeliyiz ki barışın sesi daha gür ve daha yüksek çıksın.Nevrozlarda bizler, değerli arkadaşlar, tarih boyunca dönemin zalimlerine karşı güçlü bir mücadele verdik.
Şimdi de aynı güçle mücadeleye devam edeceğiz.
Hem 8 Mart'ları hem Nevrozları barışa, demokrasiye, eşitliğe, adalete olan inancımız ve bilincimizle bütün alanlarda en güçlü şekilde örgütleyerek mesajımızı bir kez daha bütün Türkiye'ye ve dünya kamuoyuyla paylaşacağız.
Ben buna olan inanç ve güvenle başaracağımıza inanıyorum.
Başaracağız ve sevgili Selahattin Demirtaş'ın dediği gibi, o gemi o limana mutlaka ama mutlaka varacak.
Hepinizi sevgiyle selamlıyorum."