Haber Detayı
Sahne Türkiye’nin
Münih'te yapılan bir konuşma bazen takvim yapraklarına not düşmekten fazlasıdır; tarihe dipnot olur. Küresel siyasetin sismografisi sayılan Munich Security Conference kürsüsünde Almanya Başbakanı Friedrich Merz net konuştu: 'Bildiğimiz dünya düzeni artık yok.' Bu ifade diplomatik bir süs değil, bir…
Münih'te yapılan bir konuşma bazen takvim yapraklarına not düşmekten fazlasıdır; tarihe dipnot olur.
Küresel siyasetin sismografisi sayılan Munich Security Conference kürsüsünde Almanya Başbakanı Friedrich Merz net konuştu: 'Bildiğimiz dünya düzeni artık yok.' Bu ifade diplomatik bir süs değil, bir itiraf.
Avrupa'nın yıllardır yaslandığı güvenlik mimarisinin çatladığını kabul etmesi anlamına geliyor.
ABD'nin küresel liderlik iddiasının sorgulandığını, hatta 'muhtemelen kaybedildiğini' dile getirmek Berlin'den yükselen en sert özeleştirilerden biri.
Çin'in yükselen ekonomik gücü ise Avrupa'nın iki güç arasında sıkıştığını açıkça ortaya koyuyor.
Böyle olunca fotoğraf daha da netleşiyor.
Washington eski belirleyiciliğini yitiriyor.
Bugünlerde Pekin daha iddialı.
Avrupa ise artık başkasının şemsiyesi altında yürüyemeyeceğini fark ediyor.
Asıl dikkat çeken ayrıntı ise Merz'in yeni ortaklar listesinde Türkiye'yi ilk sıraya koymasıydı. 'Türkiye ile çalışmalıyız' cümlesi tarihi dönüşü simgeliyor.
Bu bir nezaket cümlesi değil; jeopolitik zorunluluk.
Ankara artık dışarıda bırakılabilecek bir aktör değil.
Avrupa'nın doğu sınırındaki jeopolitik gerçeklik değişti ve bu değişimin merkezinde güçlenen Türkiye var.
Avrupa uzun yıllar Türkiye'yi 'aday ülke', 'müzakere başlığı', 'rapor konusu' olarak gördü.
Artık mesele üyelik dosyaları değil; karşılıklı stratejik zorunluluk.
Enerji arz güvenliği konuşulacaksa Türkiye masada.
Karadeniz'in dengesi konuşulacaksa Türkiye masada.
Gazze veya Orta Doğu'ya uzanan ticaret yolları konuşulacaksa Türkiye masanın en güçlü oyuncusu.
Tek kutuplu dönem kapanıyor.
Daha sert, daha rekabetçi, daha kırılgan bir çağ başlıyor.
Bu çağda idealler değil, çıkar dengeleri belirleyici olacak.
Duygusal diplomasi değil, karşılıklı bağımlılık ilişkileri konuşulacak.
Avrupa için gerçeklik açık: Türkiye'siz bir enerji güvenliği tasarımı eksik kalır.
Türkiye'siz bir savunma hattı zayıf olur.
Türkiye'siz bir bölgesel denge planı havada kalır.
Avrupa Birliği'nin en güçlü ülkesinin başbakanının Münih'teki çıkışı aslında geç kalmış bir farkındalığın da ilanı.
Eski düzen çökerken yeni denklemler kuruluyor.
O denklemin merkezinde artık Ankara var.
Yeni dünya düzeni henüz tam şekillenmedi; sancıları sürecek.
Ancak kesinleşen bir başlık var: Türkiye bir seçenek değil, zorunluluk.
MONARŞİ PANİKTE Son yılların en karanlık dosyası bir türlü kapanmıyor.
Her yeni belge, her yeni isim, her yeni fotoğraf; sisin arasından beliren bir silüet gibi siyaset ve aristokrasinin duvarlarına çarpıyor.
Jeffrey Epstein dosyası işte tam olarak böyle bir dosya: Bitmeyen, susturulamayan ve her seferinde daha fazla soruyu beraberinde getiren bir gölge.
Özellikle Britanya Kraliyet Ailesi üzerinde yıllardır dolaşan tartışmalar, meselenin ne kadar derin olduğunu gösterdi.
Epstein ile yakınlığı kamuoyuna yansıyan Prens Andrew hakkında açılan davalar ve yapılan uzlaşmalar, 'kraliyet dokunulmazdır' algısına ağır bir darbe vurdu.
Saray duvarları yıkılıyor.
Bir prens ya da tek bir ülkenin Kraliyet ailesi değil.
Avrupa'daki monarşilerin tamamı panikte.
Epstein dosyası, küresel elit ağlarını ifşa eden bir turnusol kağıdı gibi çalışıyor.
İş insanları, siyasetçiler, akademisyenler, medya figürleri...
Kim kiminle aynı uçakta?
Kim hangi adada?
Kim hangi davette?
Çünkü monarşiler sembollerle ayakta durur.
Ahlaki üstünlük, gelenek, asalet, 'devletin sürekliliği' gibi kavramlarla beslenirler.
Oysa Epstein dosyası, bu sembollerin arkasındaki insan faktörünü çıplaklaştırdı.
Güç, para ve ayrıcalığın bir araya geldiği yerde etik sınırların nasıl eriyebileceğini gösterdi.
SİSTEM ÇÖKER Mİ?
Küresel toplam borç yaklaşık 346 trilyon dolar (Institute of International Finance verileri).
Ve dünyadaki fiziksel nakit banknot ve madeni para 9 trilyon dolar.
Peki bunda bir gariplik yok mu?
Yok.
Çünkü modern para sistemi nakit üzerine kurulu değil.
Bugün ekonomide dolaşan paranın çok büyük kısmı: Banka mevduatları, kredi genişlemesi, tahviller, finansal varlıklar, merkez bankası rezervleri.
Borç dediğimiz şey, birinin yükümlülüğüyken başka birinin varlığı.
Bir şirketin 1 milyar dolar borcu varsa, bir başka kurumun bilançosunda o 1 milyar dolar alacak olarak görünür.
Küresel sistem muhasebe mantığıyla işler.
En azından uzun yıllar böyleydi.
Modern finans sistemi bir nakit sistemi değil, bir güven sistemi. 2008'de gördük: Sorun nakit eksikliği değildi.
Sorun bankaların birbirine güvenmemesiydi.
Bu sistem bugün gerçekten sürdürülemez mi, yoksa aslında borç temelli büyüme kapitalizmin doğasında mı var?
İşte ekonomistler de bu sorunun cevabını veremiyor!
PARANTEZ IMF verilerine göre Afrika Kıtası'nın toplam Gayrisafi Yurt İçi Hasılası (GSYİH) 3 trilyon 150 milyar dolar.
Kıta nüfusu ise 1 milyar 400 milyon kişi.
Afrika kıta ekonomisi toplam dünya ekonomisinin yaklaşık olarak yüzde 3,1'ine; nüfusu ise dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 17'sine tekabül ediyor.