Haber Detayı

Türkiye'de medeniyetçi siyasetin yükselişi ve jeopolitik yansımaları
Güncel haberler.com
17/02/2026 12:06 (1 saat önce)

Türkiye'de medeniyetçi siyasetin yükselişi ve jeopolitik yansımaları

Ankara Medipol Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi ve 24. Dönem İstanbul Milletvekili Prof. Dr. İsmail Safi, Türkiye'de "medeniyetçi-muhafazakar" siyasetin yükselişini ve bu yükselişin küresel düzende şekillenebilecek yeni ittifaklara muhtemel etkilerini AA Analiz için kaleme aldı.

Ankara Medipol Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi ve 24.

Dönem İstanbul Milletvekili Prof.

Dr.

İsmail Safi, Türkiye'de "medeniyetçi-muhafazakar" siyasetin yükselişini ve bu yükselişin küresel düzende şekillenebilecek yeni ittifaklara muhtemel etkilerini AA Analiz için kaleme aldı.***Osmanlı İmparatorluğu'nun özellikle son dönemlerinde ortaya çıkan Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük ve Turancılık gibi ideolojik akımların hepsi de aslında genel itibariyle devleti, dolayısıyla da devletin temsil ettiği medeniyeti korumayı ve kurtarmayı amaçlıyordu.

Devletin yenileşme çabaları döneminde baskın ve bir o kadar da üstenci bir siyaset ve ideoloji olarak gelişse de modernleşme ve Batıcılığın da pek çok açıdan benzer misyona sahip olduğu söylenebilir.

Halil İnalcık'ın da söylediği gibi, modernleşme programı aslında saldırgan ve emperyalist bir Avrupa'ya karşı devletin kendini koruma tedbiri olarak benimsediği bir programdı.

Dolayısıyla Osmanlı devlet adamları, bürokrat ve aydınları için burada ihtimamla korunması gereken tek yüce bir amaç vardı; o da "Devlet-i Ali"dir.

Çünkü ancak onunla bir "Nizam-ı Alem" davası güdülebilir ve ancak onunla "İ'la-yı Kelimetullah" yani Allah'ın isminin yüceltilmesi ideali tüm dünyaya hakim kılınabilirdi.Medeniyetçi-muhafazakarlık kavramının sosyo-politik kökeniOsmanlı İmparatorluğu'ndan günümüze, Türkiye'de yenileşme çabaları ve siyaset hep iki ana eksen üzerinden yürümüştür.

Bunlar radikal modernleşme ve muhafazakar modernleşmedir.

Dolaysıyla devletin çökmekte olduğunu gören Osmanlı aydınları ülkeyi kurtarmanın bu iki ana reçetesi üzerinde odaklanmışlardır.

İlki, mevcut geleneksel devlet ve toplum yapısının tümden değiştirilerek laik, modern ve Batılı bir yönetim anlayışının hakim kılınması şeklinde formüle edilmiştir.

İkincisi ise mevcut yapının tümden değil, aksayan yönlerinin düzeltilmesi, milli değerlere, gelenek ve göreneklere bağlı, Batı'nın kültürünün değil bilim ve tekniğinin alınması gerektiğini savunan bir siyasal anlayış var olmuştur.

Dolayısıyla, Türkiye siyasetinin son iki yüz yılına amacı aynı ama yöntemi farklı olan bu iki karşıt siyasal düşüncenin mücadelesi damgasını vurmuştur.Esasen Türkiye'de siyasal partiler de bu iki politik düşünce ayrımına paralel bir gelişim göstermişlerdir.

Tanzimat, Islahat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet'le billurlaşan, Batıcılığın ve modernizmin daha radikal değişim kanadını temsil eden görüşün karşısında hep daha mutedil bir yenileşme ve modernleşmeden yana olan "muhafazakar" siyaset (terkipleriyle birlikte) yer almıştır.

Dolayısıyla, Kurtuluş Savaşı döneminde Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde (TBMM) 2.

Grubu oluşturan ve çoğu Mustafa Kemal Atatürk'ün eski silah arkadaşları olan grup "Cumhuriyetçi muhafazakarlar" olarak adlandırılabilirler.Cumhuriyet'in ilanıyla birlikte tek partili dönem hakim olmaya başlamış fakat İkinci Dünya Savaşı'nı demokrasi bloğunun kazanmasıyla Türkiye'de de serbest seçimlerin önü açılmış ve Demokrat Parti 1950'de iktidara gelebilmiştir.

Bu dönemde toplumsal ve uluslararası konjonktürle şekillenen Türk toplumunda oluşan siyaset aslında Türkiye'nin gerçek "muhafazakar-demokrat" partisidir. 1983'de iktidara gelen Turgut Özal'ın Anavatan Partisi (ANAP) de o dönem dünyada esen liberalleşme rüzgarıyla şekillenen Türkiye'nin "liberal-muhafazakar" partisidir. 2000'li yılların başında ise Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan önderliğinde kurulan AK Parti ile geleneksel dinsel değerlerin hakimiyetindeki siyaset iktidara gelmiştir.

Özellikle kuruluş dönemlerinde AK Parti her ne kadar kendisini "muhafazakar demokrat" olarak adlandırsa da partinin aslında Türkiye'nin "muhafazakar-dindar" (İslami) talepli ve tabanlı siyasal bir parti olma gerçeğini değiştirmez.

Türkiye'nin içerden ve dışarıdan kuşatılma girişimlerine rağmen, vesayetin kırıldığı, hain darbe girişiminin de bertaraf edildiği bu dönemde AK Parti ile Milliyetçi Hareket Partisi'nin (MHP) ittifakıyla oluşan Cumhur İttifakı da aslında Türkiye'nin tam bir "milliyetçi-muhafazakar" siyasal iktidarıdır.Dolayısıyla, Osmanlı'dan günümüze muhafazakar siyaset (terkipleriyle birlikte) Türkiye siyasetine hep damgasını vurmuş, cumhuriyetçi muhafazakarlık (1923-1950), demokrat muhafazakarlık (1950-1980), liberal muhafazakarlık (1983-2002), dindar muhafazakarlık (2002-2016) ve son olarak da "Tek Millet, Tek Bayrak, Tek Vatan, Tek Devlet" sloganıyla Türk siyasetine kazınan milliyetçi muhafazakarlık (2016-2023) aşamalarından geçerek bugüne gelinmiştir.

Cumhuriyet'in yüzüncü yılından itibaren, Türkiye'nin yükselmeye ve küresel düzenin de çökmeye başladığı bir dönemde artık yeni bir siyasal terkibe ihtiyaç vardır.

Kanaatimizce tüm medeniyet coğrafyamızı gözetecek ve sarmalayacak olan bu yeni terkibin adı "muhafazakar medeniyetçilik" olacaktır.Türkiye'de yeni siyaset, yeni paradigma ve muhafazakar-medeniyetçilikTürkiye'de muhafazakarlık ya da onun milli(yetçi) terkibi olan "milliyetçi-muhafazakarlık" aslında hep "muhafazakar-medeniyetçilik" olarak tasavvur edilegelmiş ya da onun zihin arka planında hep bir medeniyet düşüncesi ve algısı var olmuştur.

Yani bu sadece devlet ve toplumun kültür ve değerlerinin muhafazasından çok; kadim bir coğrafya, misyon, mefkure, tarih ve medeniyetin muhafazası ve yükseltilmesi ile ilgili bir arzu ve zihin dünyasıdır.Türkiye'de muhafazakar-medeniyetçi düşünce ve siyaset üzerine bahsedilebilecek en mümtaz şahsiyetlerden biri olan siyaset ve devlet adamı Sait Halim Paşa, "Buhranlarımız" adlı eserinde Batılıların Türkiye'ye bakışını sadece bir ulusun rakip bir ulusa olan bakışının çok ötesinde kökü çok derinlerde olan Doğu-Batı medeniyet ayrımının bir dışa vurumu olarak görür.

Öyle ki Sait Halim Paşa,"Medeniyetimizin en temel yapı taşı olan İslam'ın içerdiği ahlaki, toplumsal ve siyasi kurallar tamamen insan tabiatından ilham aldığı için ilelebet insanoğlunun kaderini düzenlemeye layıktır." diyerek medeniyetimizin cihanşümul yani evrensel temellerine vurgu yapar.Benzer şekilde bilge devlet adamı ve son Osmanlı olarak tüm İslam milletinin gönlünde taht kuran rahmetli Aliya İzetbegoviç, İslam Deklarasyonu adlı eserinde Müslüman ülkelerin her birinin ayrı ayrı bu problemlerle baş etmelerinin mümkün olmadığını; Türklerin, Arapların, Farsların veya Pakistanlıların tek başlarına çözüm getiremediklerini, Müslümanlar ortak ve koordineli bir çabayla çözebilirler der.

İzzetbegoviç'e göre, ya diğer Müslüman ülkelerle birlik içinde ayakta kalacaklar, ilerleyecek ve her meseleyle başa çıkacak güce erişecekler veya her geçen gün daha fazla gerileyerek emperyalistlerin sömürgesi olacaklardır.

Bu birliktelik olmazsa olmaz bir kaçınılmazlıktır, hayatta kalma kanunu gereği bu bir ihtiyaçtır ve bugünkü dünyada şeref ve onurun şartı olmuştur.

İzzetbegoviç, "Herhangi bir sebep veya dürtüden dolayı şimdiki parçalanmışlığı savunan kimseler pratikte düşman tarafındadır." der.Arnold Toynbee de "Uygarlık Yargılanıyor" adlı eserinde, modernleşme çabalarıyla Batı uygarlığının proleter yeraltı dünyasına giren Müslümanların eninde sonunda harekete geçeceğini söyler.

Ona göre Pan-İslamizm şu an uykudadır.

Ancak Batılılaşmış bir dünyanın bu kozmopolit proletaryası Batı egemenliğine karşı ayaklanır ve Batı karşıtı bir liderlik için haykırırsa uyuyan bu Pan-İslamizmin uyanabileceği ihtimalini de hesaba katmak zorundayız.

Böyle bir çağrı, İslam'ın militan ruhunu -Yedi Uyurlar kadar uzun süredir uyuyor olsa bile- uyandırmak suretiyle hesaplanamaz psikolojik etkiler doğurabilir çünkü kahramanca bir çağın yankılarını uyandırabilir.

Tarihte olduğu gibi, şayet yine bir medeniyet savaşı çıkarsa İslam, tarihi rolünü oynamak için yeniden harekete geçebilir.

Toynbee, 'Umarım böyle bir savaş patlak vermez.'der.

Yani özet olarak Toynbee, Türklerin yarın bir gün tarihsel köklerine, misyonuna ve kadim mefkuresine dönerek Türk ve İslam medeniyetine tekrar önderlik edebileceğini söyler.

Bugün bunun ayak seslerini duymuyor muyuz?Ulusların toplumsal hafızalarına sinen bu "medeniyetçi" bakışın tarihsel ideolojik kökenlerinin tarihin derinliklerine, antik çağlara kadar uzandığını görürüz.

Söylentiye göre Büyük İskender Pers seferi için Anadolu'ya geldiğinde Truva harabelerini dolaşır ve orada bin yıl önce savaşan Yunan kahramanlarını saygıyla yad eder.

Benzer şekilde, Büyük İskender'den yaklaşık iki bin yıl sonra Çanakkale'yi fetheden Fatih Sultan Mehmet'in Truva harabelerini gezdiği ve "Truva'nın intikamını aldık" dediği rivayet olunur.

Yine Truva Savaşı'ndan üç bin sene sonra Çanakkale Muharebeleri'nde çarpışan Mustafa Kemal Atatürk için de benzer ifadeleri kullandığı rivayet edilir.

Birinci Dünyası Savaşı'nda yenilen Osmanlı İmparatorluğu'nun teslimiyet belgesinin, Truva Savaşı'ndaki Yunan komutanın ismi olan Agamemnon adlı gemide imzalatılması ise Doğu-Batı medeniyet algısının toplumların hafızalarında 20. yüzyılda da yaşadığının ve yaşatıldığının somut kanıtıdır.

Dolayısıyla farkında olalım ya da olmayalım, siyaset yaparken aslında günümüz parametrelerine göre değil, binlerce yıllık tarihsel geçmiş ve medeniyet mirası üzerinden siyaset yapıyoruz.

George Fridman'ın da haklı olarak söylediği gibi; bir ülkenin büyük stratejisi o ulusun DNA'sına öylesine işlemiştir ki politikacıları ve generalleri onun farkında bile değillerdir.Günümüzde medeniyetçi muhafazakarlık ve yeni ittifak arayışlarıBugün küresel düzende yaşanan çöküşe karşın, Türkiye toplumsal ve siyasal istikrar, ekonomik büyüme, teknolojik ilerleme ve askeri güç kapasitesinin yanı sıra; başta mazlum ve mağdur halklar olmak üzere tüm insanlık için barış, adalet ve insaniyet arayan yegane ulus olarak tüm insanlık adına, "Türkiye Yüzyılı" parolasıyla dünyada yükselen bir merkez güç olmaya devam etmektedir.

Bu bağlamda artık Türk dünyasıyla tüm İslam coğrafyasını yani medeniyet coğrafyamızı birleştirecek yeni bir paradigmanın zamanı gelmiştir.

Dolayısıyla son zamanlarda artık sıkça ittifakları dillendirilmeye başlayan Türkiye, Azerbaycan, Pakistan, Suudi Arabistan, Katar, Suriye, Mısır, Sudan, Somali, Libya, Cezayir, Tunus, Malezya, Endonezya gibi ülkelere; Özbekistan, Türkmenistan, Kazakistan ve Kırgızistan ve sonrasında da diğerleri de eklenecektir.

Kısacası, bayrağında ve yüreğinde "hilal" olan tüm devlet ve halklar bu ittifakın doğal ve asil üyesidir.

Bu artık ne yeni bir Türk Devletleri birliğidir, ne de yeni bir İslam Devletleri birliğidir.

Bu hilalin gölgesinde tüm medeniyet coğrafyamızın yeniden birleşmesi ve bütünleşmesidir.Bu birlik aslında tarihte çeşitli Türk ve İslam imparatorlukları altında defalarca bir araya gelen ulusların yeni bir ruhla yeniden bir araya gelmesidir.

Ama bu yeni birlik; Hun, Göktürk, Selçuklu ya da Osmanlı atalarımızın toprak fetihlerine dayalı imparatorlukları gibi olmayacaktır.

Bu İsrail Başbakanı Binyamin Netenyahu'nun korkuyla bahsettiği yeni bir Osmanlı İmparatorluğu da değildir; bu aslında ondan çok daha büyük ve güçlü yeni bir ittifakın ve birliğin adıdır.

Bu birlik; medeniyet coğrafyamızda baş gösteren tecavüzlere, saldırganlıklara, kuşatmalara, işgallere, zulümlere ve soykırım girişimlerine yönelik olarak coğrafyanın ve medeniyetin bir araya gelmesi, tarihsel köklerine ve misyonuna dönmesinden başka bir şey değildir.

Rahmetli Aliya İzetbegoviç'in dediği gibi, bu birlik medeniyetimizin hayatta kalma kanununun olmazsa olmaz bir gereğidir.

Medeniyetimizin, coğrafyamızın ve tüm insanlığın son ümidi olan bu birlik muhakkak gerçekleşecektir.[1] Aliya İzetbegoviç, İslam Deklarasyonu, Çev.

Rahman Ademi, Fide Yayınları, 2007[2] Arnold Toynbee, Uygarlık Yargılanıyor, Çev.

M.

Arif Taşkıran, Kronik Yayınları, 2023[3] George Friedman, Gelecek 100 Yıl: 21.

Yüzyıl İçin Öngörüler, Çev.

İbrahim Şener, Pegasus Yay. 2009[4] İsmail Safi, Türkiye'de Muhafazakar Siyaset ve Yeni Arayışlar, Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi, 2004[5] İsmail Safi, TRÇ'den Hilal İttifakı'na Türkiye'nin Yeni İttifak Arayışı, Anadolu Ajansı, Analiz 11/10/2025[6] Sait Halim Paşa, Buhranlarımız, Çev.

Güngör Göçer, Pınar Yayınları, 2022[7] Halil İnalcık, İmparatorluktan Cumhuriyete, Kronik Yayınları, 2025[8] Samuel P.

Huntington, Medeniyetler Çatışması, Çev.

Elif Berktaş, Panama Yayınları, 2025[Prof.

Dr.

İsmail Safi, Ankara Medipol Üniversitesi Siyaset Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi, 24.

Dönem İstanbul Milletvekilidir.]Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.

İlgili Sitenin Haberleri