Haber Detayı
Orucun hikmetli kavramı: Takva
Oruç, mideyi sustururken kalbi konuşturan; insanı dünyanın aldatıcı cazibesinden koruyup ruhunu takvâ ile tahkim eden bir kulluk yolculuğudur. Orucun hikmetine ilişkin kardeş bir kavram olarak da takvanın önemini bilmek gerekir
Prof.
Dr.
Tahsin Koçyiğit yazdı... 'TETTEKÛN' ifadesine dair bir tefekkür....
İslam'ın beş temel esasından biri olan oruç, çoğu zaman sadece mideyi belirli bir süre açve/veya susuz bırakmak 'sözde' kötü alışkanlık, arzu ve isteklerden nefsi uzak tutmak gibi algılansa da, ruhun en yüksek mertebelerine ulaşması için 'iyi insan olmak' ve 'Allah'ın rızasına ermek' için muazzam bir eğitim sürecidir, aslında.
Bu süreç, ibadet ve erdemli bir hayatın nihai hedefi olarak, Kur'an-ı Kerim'in en meşhur ayetlerinden biri olan Bakara Suresi 183. ayette açıkça ilan edilmiştir: 'Ey iman edenler!
Allah'a karşı gelmekten sakınmanız (takvâya ermeniz) için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı.' Bu ayetin sonunda yer alan ve 'umulur ki takvâya erersiniz', 'belki sakınırsınız' veya 'korunasınız diye' şeklinde çeşitli meallerde görebileceğimiz 'leallekum tettekûn' ifadesi, orucun sadece bir eylem değil, bir 'oluş' biçimi olduğunun en büyük kanıtıdır.
Peki, nedir bu 'tettekûn' kelimesinin derinliklerinde yatan anlam?
Daha açıkçası ifade etmek gereirse bu kavram, bizim günlük hayattaki inişli- çıkışlı yürüyüşümüzle nasıl birleşir?
TETTEKUN KELİMESİ 'TETTEKÛN' kelimesi, Arapça 'v-k-y' kökünden türeyen 'takvâ' kavramıyla aynı pınardan beslenir.
Kelime anlamı itibarıyla 'vikâye', bir şeyi dış etkilerden korumak, bir kalkan edinmek, sakınmak ve siper almak demektir.
Kadîm Arap geleneğinde bir savaşçının zırh kuşanması veya bir yolcunun çetin hava şartlarından korunmak için giydiği kalın aba, bu kelimeyle ifade edilirdi.
Bakara 183. ayet orucu, takvâ ile ilişkilendirerek bir 'korunma kalkanı' olarak önümüze koyar.
Ancak buradaki korunma, fiziksel bir tehditten ziyade, insanın kendi nefsinin aşırılıklarından, dünyanın aldatıcı cazibesinden ve ruhun saflığını bozan kirlerden korunmasıdır.
Rabbimiz bu ayetle bize şunu fısıldar: Oruç size bir zırh giydirmek için geldi; öyle bir zırh ki, adı 'Takvâ'dır.
Takvâ kavramını zihnimizde daha somutlaştırmak istediğimizde, adaletiyle tarihe geçen Hz.
Ömer ile Kur'ân bilgisiyle öne çıkan ünlü sahabîlerden Übey bin Ka'b arasında geçen o meşhur diyalog imdadımıza yetişir.
Hz.
Ömer ona sorar; 'Ey Übeyy!
Bana takvâyı anlat, takvâ nedir?' Hz.
Übeyy, takvâyı sözlük kitaplarından veya kuru ifadelerle anlatmak yerine, Hz.
Ömer'in zihninde bir yolculuk başlatmayı tercih eder ve soruyla cevap verir: 'Ey müminlerin emiri, sen hiç dikenli bir yolda yürüdün mü?' Hz.
Ömer, bir an develerin ağzını kanattıkça yemeye bayıldıkları çölün o sert ve keskin dikenlerini hatırlar, cevap verir: 'Evet, yürüdüm.' Übeyy b.
Ka'b, asıl can alıcı soruyu yöneltir: 'Peki, o dikenli yolda yürürken ne yaptın, nasıl bir yol izledin?' Hz.
Ömer, o anki dikkatini ve vücut dilini tarif eder: 'Eteklerimi topladım, paçalarımı yukarı çektim.
Adımlarımı atarken her karışı inceledim; ayağıma bir diken batmasın, hırkam bir çalının çengeline takılmasın diye pürdikkat kesildim.' İŞTE o an Übeyy b.
Ka'b, aranan cevabı mühürler: 'İşte takvâ budur Ey Ömer!' (İbn Ebü'd-Dünyâ, Kitâbü't-Takvâ, (1988), 42) Sözü uzatmadan ifade edelim ki, Takvâ; hayat denilen o inişli ve çıkışlı, uzun ince, dikenli yolda, ruhumuza bir günah dikeni batmasın, bir haram lekesi değmesin diye sergilenen o muazzam hassasiyettir.
Oruç, işte bu 'dikkatli yürüyüşün' tecrübesi, antrenmasıdır.
Gün boyu bırakın haramı, helal olan ekmeğe ve suya dahi el uzatmayan bir mümin, aslında iradesine şu emri verir: 'Eğer Allah'a olan derin sevgi ve saygıdan dolayı, en doğal hakkın olan rızka bile O'nun rızas/hoşnutluğu için 'dur' diyebiliyorsan; iftiraya, gıybete, yalana, haksızlığa ve kibre karşı çok daha güçlü bir 'dur' diyebilirsin.' 'Tettekûn' ifadesindeki o ince detay, bir 'umut' ve 'süreç' vurgusudur.
Kur'an âyeti bize; 'Oruç tutun ki hemen takvâ sahibi olasınız' demez; 'umulur ki, belki bu vesileyle takvâya erersiniz' der.
Çünkü takvâ, bir defalık bir eylem değil, bir ömür boyu sürecek olan 'yaşam tarzıdır'.
Sıradan bir korku insanı, zifiri karanlıktan, aşırı sessizlikten, ateşten, afetten, ormanın ortasında vahşi bir hayvandan vb. korktuğu herhangi bir şeyden kaçırabilir.
Ancak 'takvâ' olarak adlandırılan o kutsal 'haşyet' duygusu, kulu Allah'tan kaçırmaz; aksine O'na daha çok yaklaştırır.
Tıpkı bir evladın, annesini kırmaktan korkması gibi.
SORUMLULUK BİLİNCİ BU korku, bir ceza korkusundan ziyade, bir 'mahcup olma' ve 'sevgi bağını zedeleme' korkusudur.
Mü'min, 'tettekûn' mânâsına erdiğinde, attığı her adımda Yaratıcı'sına karşı duyduğu o derin ve yüce sorumluluk hissiyle sarsılır. 'Ayağıma diken batmasın' derken kastettiği, aslında 'Rabbimin razı olmadığı bir hal üzere olmayayım' titizliğidir.
Orucun başladığı anı ifade eden 'imsak' kelimesi, 'tutmak, sıkıca yakalamak, kendini alıkoymak' demektir.
Biz imsak vaktinde sadece yemeyi ve içmeyi tutmayız; aslında ruhumuzu dizginlemeye, onu başıboşluktan kurtarmaya niyet ederiz.
Eğer bir oruç bizi gıybetten korumuyorsa, eğer bir oruç elimizi haksızlıktan, gözümüzü haramdan, kalbimizi hasetten sakındırmıyorsa; o oruç 'tettekûn' hedefine ulaşamamış demektir.
Gerçek oruç, bizi 'şuûr sahibi' kılandır.
Şuur ise takvânın ikiz kardeşidir.
Takvâ sahibi bir mü'min, sosyal medyada bir yorum yazarken, ticarette bir pazarlık yaparken veya aile hayatında bir karar verirken 'burada bizi ve çevremizi rahatsız edecek bir diken var mı?' hassasiyetiyle yaşayan kişidir.
Bugün yaşadığımız dünya, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar global düzeyde 'dikenli' bir hal almıştır.
Tüketim hırsı, gösteriş merakı, haz-hız tutkusu ve her türlü günaha kolayca ulaşım imkânı, ruh elbisemizi parçalamak için bekleyen binlerce diken gibidir.
Bakara 183. ayetin bize sunduğu oruç reçetesi, işte bu modern kaosun içinde bir ebedî kurtuluş için 'psikolojik ve manevi bağışıklık sistemi' inşa eder.
Oruç tutan birey, aslında modern dünyaya şu meydan okumayı gerçekleştirir: 'Sizin sunduğunuz bütün hazların üzerinde, benim güçlü iradem ve Rabbimin rızası var.
Ben fâni/gelip geçici nesnelerin kölesi değilim, olamam!' Bu şuûr, söz konusu ayetteki 'tettekûn' hedefinin tam kalbidir.
İnsan, kendi biyolojik arzularına 'hayır' diyebildiği ölçüde özgürleşir ve bu özgürlük onu takvânın o en korunaklı kalesine taşır.
YOLU SAĞLAM TAMAMLAMAK Netice itibarıyla oruç, sadece Ramazan ayına hapsedilecek bir açlık eylemi değildir.
Oruç, yılın geri kalan on bir ayında nasıl yürümemiz gerektiğini öğreten bir seyr ü sefer okuludur.
Bakara 183. ayet, bize bir hedef göstermiştir: Takvâ.
Eğer bizler, orucun kazandırdığı o ince hassasiyeti, o 'diken batmasın' titizliğini iftardan sonra da, bayramdan sonra, diğer on bir ay hatta bir ömür koruyabilirsek; işte o zaman 'tettekûn' sırrına ermişiz demektir.
Hayat yolculuğu çetindir, yollar dikenlidir; ancak üzerinde 'takvâ zırhı' olan ve adımlarını 'İhsân=Rabbim görüyor' şuuruyla atan bir yolcu için her diken, aslında birer gül bahçesine açılan kapıdır.
Rabbimizden niyazımız; tuttuğumuz oruçların bizleri sadece bir açlık tecrübesinde bırakmayıp, ayette vaat edilen o yüce mertebeye, yani takvâya ulaştırmasıdır.
Unutmayalım ki; hesap günü, ne sahip olduğumuz makam ve unvanlar ne biriktirdiğimiz mal ve mülk ne de dünyevi kimliklerimiz baki kalacaktır.
Ömür sermayesi tükendiğinde, bu dünyadan yanımızda götürebileceğimiz yegâne azık; ruh elbisemizi dikenlerden ne kadar koruyabildiğimiz, yani takvâmız olacaktır.