Haber Detayı
'Biz’ olmanın vakti
Toplumları ayakta tutan şey yalnızca kanunlar değil, aynı mahalleyi ve zamanı paylaşan insanların birbirine karşı hissettiği sorumluluk duygusudur. Ramazan ayı ise bizi benden bize taşıyarak paylaşmayı, komşuluğu ve gönül genişliğini yeniden hatırlatan müstesna bir zaman dilimidir
Prof.
Dr.
TAHSİN KOÇYİĞİT YAZDI...
Toplumsal yapının düzenlenmesinde kanunlar ya da kurumlar önemli bağlardır.
Aynı duvarı paylaşan, aynı ezanla vakti öğrenen, aynı sokaktan geçen insanların birbirine karşı taşıdığı sorumluluk duygusudur asıl olan.
Ramazan, işte bu sorumluluğu yeniden hatırlatan bir çağrıdır.
Sofralarımızı olduğu kadar kalplerimizi de genişletmemizi isteyen, bizi 'ben'den 'biz'e taşıyan müstesna bir zaman dilimidir.
Bu ay, komşuluk hukukunun yeniden dirildiği; selamın, paylaşmanın ve gözetmenin ibadet kıymeti kazandığı bir mevsimdir.
Bugün ise yüksek katlı binaların, şifreli kapıların ve güvenlikli sitelerin içinde daha korunaklı ama daha yalnız hayatlar yaşıyoruz.
Aynı apartmanda yıllarca oturup birbirinin adını bilmeyen insanlar var.
Asansörde göz göze gelmemek için telefona sarılan, selamı kısa kesip mesafeyi uzun tutan bir ruh hâli...
Oysa asıl özlenen, komşunun kapısını çalarken hissedilen o gönül rahatlığı; hatta kapısı çalınan bir komşu olabilmenin huzuru değil midir? 'KALBE KURULAN KÖPRÜ' Kültürümüzde 'boş dönmeyen tabak' diye zarif bir gelenek vardır.
Komşudan gelen bir kâse çorba, bir tabak dolma ya da bir dilim tatlı asla boş iade edilmez.
O tabak mutfağa girer girmez bir emanet kabul edilir; geri gönderilirken içine evde pişen ne varsa konur.
Az ya da çok olması mühim değildir.
Asıl mesele, 'Seni unutmadım' diyebilmektir.
Bu küçük jest, aslında büyük bir toplumsal sözleşmedir.
Paylaşmak yalnızca maddi bir aktarım değil, kalpten kalbe kurulan bir köprüdür.
O tabakla birlikte güven taşınır, muhabbet çoğalır, dertler hafifler.
Çünkü insan, kendisini düşünen bir komşusunun olduğunu bildiğinde hayata daha güvenle tutunur.
Ramazan, bu geleneğin en canlı yaşandığı zamandır.
İftar sofrasına bir tabak fazla koymak, çorbanın suyunu biraz daha artırmak, tatlıyı ikiye bölmek...
Bunlar yoksullaşmak değil, bilakis çoğalmaktır.
Paylaşılan lokma küçülmez; bereketlenir. 'KOMŞUYA İYİLİK ZİKREDİLİR' Komşuluk sadece kültürel bir alışkanlık değildir; ilahi bir emanetin parçasıdır.
Kur'an-ı Kerim'de, Nisa Sûresi'nin 36. ayetinde Allah'a kulluk emrinin hemen ardından anne-babaya, akrabaya ve komşuya iyilik zikredilir.
Üstelik ayette 'yakın komşu' ve 'uzak komşu' ayrımı yapılarak sorumluluk halkası genişletilir.
Yani aynı apartmanda oturan da, aynı mahalleyi paylaşan da bu hukukun içindedir.
Peygamber Efendimiz Muhammed (s.a.v.) ise komşuluk hukukunu öylesine vurgulamıştır ki, 'Cibril banamkomşuyu o kadar tavsiye etti ki, onu mirasçı kılacak sandım' buyurmuştur.
Bu ifade, komşuluğun basit bir görgü kuralı değil, imanın kemaliyle ilgili bir mesele olduğunu gösterir.
Bir başka hadisinde yer alan 'Çorba pişirdiğinde suyunu çok koy, komşuna da ayır' tavsiyesi ise paylaşmanın imkâna değil, niyete bağlı olduğunu öğretir.
İmkân az olabilir; fakat gönül dar olmamalıdır.
Ramazan, işte bu gönül genişliğinin talim edildiği aydır. 'GÜLER YÜZÜN SADAKADIR' Bugün sosyal medyada binlerce 'takipçi'si olan ama kapı komşusunun adını bilmeyen insanlar var.
Dünyanın öbür ucundaki bir felakete üzülürken, yan dairedeki yaşlı bir teyzenin günlerdir kapısını çalan olmadığını fark etmeyebiliyoruz.
Oysa gerçek imtihan, uzağa değil yakına gösterdiğimiz hassasiyettedir.
Ramazan, dijital kalabalığın ortasında bize yavaşlamayı öğretir.
Sahur vakti çalınan bir kapı, iftar öncesi uzatılan bir tabak, teravih dönüşü edilen kısa bir sohbet...
Küçük gibi görünen bu temaslar, toplumu ayakta tutan manevi harçtır.
Güven böyle inşa edilir.
Emin olmak ve emin kılmak, komşulukla başlar.
Ramazan'da yapılacak iyilikler büyük organizasyonlar gerektirmez.
Asansörde karşılaştığımız komşumuza içten bir 'Hayırlı Ramazanlar' demek bile aradaki buzları eritmeye yeter.
Apartman görevlisine bir bardak çay ikram etmek, yaşlı bir komşunun pazar poşetini taşımak, çocukların neşesine ortak olmak...
Bunların her biri ibadetin ruhuna dâhildir.
Unutmayalım ki insan, sadece kendisi için yaşayan bir varlık değildir.
Yeryüzünde sorumluluk taşıyan bir misafirdir.
Bu sorumluluğun en somut başladığı yer ise evimizin yanı başıdır.
Kapı komşumuz açken tok yatmamak, derdi varken kayıtsız kalmamak, sevinci varken paylaşmak...
Ramazan'ın ruhu tam da burada saklıdır.
RAMAZAN'DA BİR KAPI ÇALALIM Belki de 'eski Ramazanlar' diye özlediğimiz şey hâlâ mümkündür.
Bir tabak tatlı hazırlayıp yan kapıyı çalmak, uzun süredir selamlaşmadığımız komşuya bir iftar daveti yapmak, apartman panosuna küçük bir Ramazan tebriği asmak...
Küçük adımlar, büyük dönüşümlerin başlangıcı olabilir.
Ramazan sadece aç kalma pratiği değildir; kalbi açma eğitimidir.
Soframızı genişlettikçe gönlümüz de genişler.
Komşumuzla paylaştığımız her lokma bizi biraz daha insan kılar.
Bu ay, çelik kapıların ardındaki yalnızlığı aşma ayı olsun.
Mahyaların ışığı sadece minareleri değil, apartman boşluklarını da aydınlatsın.
Tabağımız boş dönmesin, selamımız eksik olmasın, kapımız çalınmaya değer olsun.
Ramazan, biraz da komşuluk hukukudur.
Çünkü komşuluk, tıpkı akrabalık, belki ondan da öte, dünya yolculuğunda insanın en sahici sığınağıdır.
Ramazan, o sığınağı yeniden inşa etme vaktidir.