Haber Detayı
ABD çizgisini İran'da değiştirdi
ABD ve israilin İran İslam Cumhuriyeti liderliğini hedef alan saldırıları, Ortadoğu’da rejim değiştirme ve güç dengelerini yeniden kurma stratejisinin yeni bir evreye girdiğine işaret ediyor.
ABD’nin Ortadoğu’yu kendi etkisi altına alma hedefi 1950’li yıllarda petrol ve ticaret meseleleriyle başladı.
Washington, petrol arzını güvence altına almak için Suudi Arabistan’la savaş dönemi ortaklığı kurarken İran da İngiltere ile petrol anlaşmalarını yeniden müzakere etmeye yöneldi. 1951’de başbakan Muhammed Musaddık liderliğindeki İran parlamentosu, Şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin yetkilerini sınırlandırmak ve ülkenin dev petrol kaynaklarının kontrolünü geri almak istedi.
Musaddık petrol endüstrisini millileştirdi ve monarşik güce meydan okudu.
Bunun üzerine İngiltere abluka uyguladı ve ülkedeki siyasi kriz derinleşti.
Musaddık, Washington’u Tahran ile Londra arasında tarafsız arabulucu olarak görüyordu.
Ancak Eisenhower yönetimi farklı bir yol izledi. 1953’te CIA, İngiliz istihbaratıyla birlikte protestoları finanse ederek, askeri müttefikler oluşturarak ve siyasi ortamı istikrarsızlaştırarak bir darbe organize etti.
Ağustos ayında darbeci subaylar tanklarla Musaddık’ın konutunu kuşattı, seçilmiş hükümeti devirdi ve şahın otoritesini yeniden tesis etti.
Washington, İngiltere’nin tek başına kontrolüne izin vermek yerine İran’ı Batılı şirketler arasında karın paylaşıldığı Amerikan liderliğindeki bir petrol konsorsiyumuna dahil etti.
CIA ayrıca şahın güvenlik servisi SAVAK’ın kurulmasına ve eğitilmesine yardımcı oldu.
SAVAK zamanla gözetim, baskı ve işkencelerle ün kazandı.
Darbe otoriter yönetimi pekiştirirken İran siyasetini Batı’nın stratejik çıkarlarına bağladı.
Primakov Dünya Ekonomisi ve Uluslararası İlişkiler Enstitüsü araştırmacısı Nikolay Suhov’a göre İran’da görülen bu model, ABD’nin bölge politikasının belirleyici özelliği haline geldi.
Washington’un eylemlerinin temelinde stratejik kaynak kontrolü özellikle enerji yer alıyordu.
ABD politikası önce stratejik bölgeleri güvence altına almak, ardından bu bölgelerin yer altı kaynaklarına erişimi garanti etmek üzerine kuruluydu. 1979 İslam Devrimi monarşiyi devirdiğinde yabancı müdahalenin hatırası hala canlıydı.
Devrimci öğrenciler Tahran’daki ABD Büyükelçiliği’ni “casus yuvası” olarak nitelendirerek bastı ve Amerikalı diplomatları 444 gün rehin tuttu.
Bu kriz diplomatik ilişkileri kopardı ve ABD-İran düşmanlığını kalıcı hale getirdi. 1956 Süveyş Krizi İran’daki gelişmeler, Avrupa emperyal düzeninin çözülüşünü ortaya koyan başka bir krize zemin hazırladı. 1956’da Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnasır, uzun süredir İngiliz-Fransız kontrolündeki Süveyş Kanalı’nı millileştirdi.
İngiltere Başbakanı Anthony Eden, Fransa ve israil ile gizlice plan yaparak kanalı ele geçirmeyi hedefledi.
Plan kapsamında israil Mısır’ı işgal edecek, ardından İngiliz-Fransız güçleri “düzeni sağlama” bahanesiyle müdahale edecekti.
Operasyon kısa sürede çöktü.
ABD Başkanı Dwight Eisenhower bu girişimi desteklemeyi reddetti ve diplomatik-ekonomik baskı uygulayarak İngiltere, Fransa ve israili geri çekilmeye zorladı.
Böylece Ortadoğu’daki stratejik dengeyi artık Avrupa değil ABD belirleyecekti.
Irak 2003 2003 Irak işgali daha iddialı bir deneydi: bir devletin tamamen devrilmesi ve yeniden kurulması. 11 Eylül saldırılarından sonra ABD sözde “teröre karşı savaş” başlattı.
Irak hem tehdit hem fırsat olarak sunuldu.
Bush yönetimi Saddam Hüseyin’in kitle imha silahlarına sahip olduğunu ve örgütlerle bağlantılı olduğunu iddia etti.
Bu söylem savaş için destek oluşturdu.
Mart 2003’te ABD öncülüğündeki güçler Irak’ı işgal ederek hükümeti hızla devirdi.
Saddam Hüseyin daha sonra yakalanarak yargılandı ve idam edildi.
Askeri sözde zafer uzun süreli istikrarsızlığa dönüştü.
Devlet kurumlarının dağıtılması ve ordunun feshedilmesi güvenlik boşluğu yarattı.
İsyanlar başladı ve intihar saldırıları yaygınlaştı.
Savaş Irak için yıkıcı olsa da ABD’nin zayıflamış devlet üzerindeki nüfuzunu artırdı.
Çünkü parçalanma dönemlerinde dış güçlerin siyasi sonuçları şekillendirmesi daha kolay hale gelir.
Washington’un bir sonraki hedefi: Libya 1980’lerde ABD, Libya lideri Muammer Kaddafi’yi istikrarsızlaştırıcı bir aktör olarak görmeye başladı.
Ronald Reagan yönetimi Kaddafi’yi zayıflatmanın yollarını aradı. 1986’da ABD, Berlin’deki bir gece kulübü saldırısını Libya’ya bağlayarak Trablus ve Bingazi’ye hava saldırıları düzenledi.
Amaç yalnızca cezalandırmak değil, Kaddafi’yi ortadan kaldırmak veya rejimini sarsmaktı.
Kaddafi hayatta kaldı ancak Libya yıllarca yaptırımlar ve izolasyonla karşılaştı. 2011 Arap Baharı sırasında NATO müdahalesi dengeleri değiştirdi.
Ağustos 2011’de isyancılar Trablus’u ele geçirdi, Kaddafi kaçtı ancak yakalanarak öldürüldü.
Sonraki yıllarda Libya istikrarsız kalsa da enerji sektörü yeniden yabancı yatırımlara açıldı. 2026 başında Chevron öncülüğündeki ABD şirketleri petrol ve gaz geliştirme lisansları aldı.
Bu durum, uzun vadeli stratejik çıkarların çatışma döngülerinden daha uzun ömürlü olduğunu gösterdi.
Suriye Suriye savaşı Arap Baharı’nın en yıkıcı sonuçlarından biri oldu.
Beşşar Esad protestolara sert müdahale etti ve Rusya ile İran’ın desteğiyle iktidarda kaldı.
ABD doğrudan müdahale yerine CIA programları aracılığıyla bazı grupları destekledi.
Savaş büyüdü, DAİŞ ortaya çıktı ve ABD yeniden askeri olarak bölgeye döndü.
ABD destekli YPG Suriye’de önemli petrol ve gaz sahalarını kontrol altına aldı; bu durum ekonomik ve stratejik nüfuz sağladı.
Aralık 2024’te Esad yönetimi çöktü ve ABD ile ilişkiler normalleşti.
ABD güçleri çekildiğinde yerel ittifaklar hızla değişti; savaş ortamında ekonomik temeller önde tutuldu.
Yani 20. yüzyılda ABD müdahaleleri genellikle hükümetleri değiştirip Batılı şirketlere doğrudan petrol erişimi sağlamayı hedefliyordu. 21. yüzyılda ise Washington giderek farklı bir kaldıraç modeli izliyor: küresel enerji tedarik zincirlerinin içinde aracı konumuna yerleşmek, rotaları ve piyasaları şekillendirerek stratejik çıkarlarına uygun şekilde kar ve akışları yönlendirmek.