Haber Detayı

‘Başucu’nuzdakiler üzerine
Yazarlar cumhuriyet.com.tr
05/03/2026 04:00 (1 saat önce)

‘Başucu’nuzdakiler üzerine

Önce kurucu partinin genel başkanı başucundaki kitabı açıkladı.

Önce kurucu partinin genel başkanı başucundaki kitabı açıkladı.

Sonra duyarlı her insan derhal haklı olarak kitabın ve yazanının söylediklerini hatırlattı.

Bir tartışma başladı.

Tartışma büyüyünce, kitabın yayınevi, bir yayınevi üslubuna ve kurumsal bir iletişim diline asla uymayan bir üslupla yazarına ve kitaba yönelik iftira ve karalama yapıldığını iddia eden ve “seviye” bildiren bir açıklamada bulundu.

Nihayet, bununla da kalınmadı, kurucu partinin genel başkanı el yükseltip “Belki daha da kızarlar” diyerek kitabı “başucu“ değil “temel başvuru kitabı” ilan etti… Elbette, bir kitaba neden işaret edilir, neden “başucu” ilan edilir ve neden bu ilan belli bir zamanda yapılır anlamak ve şayet bir ahmak değilsek kurucu partinin en yetkili isimlerince gündeme getirilen bu konunun bir tesadüf olamayacağını bilmek zorundayız!

Öyleyse, önceden belirlenmiş hazır tutumlara sığınmadan olan bitenle en açık şekilde yüzleşelim, yüzleşelim ki, bu karşıdevrim günlerinde neyin içindeyiz daha da iyi anlayalım!

Bunun için her şeyden önce “aslında bunları demiyor” denen bu kitabın ve yazarın ne dediğine bakalım. “BAŞUCU”NDA NELER DENİYOR?

Önümüzde malum kesimlerce ısrarla ve inatla Türkiye’deki ideolojileri eleştirel bir şekilde ele aldığı iddia edilen uzunca bir metin duruyor.

Kemalizm, milliyetçilik, muhafazakârlık ve sol akımların kökenleri ile güncel yansımaları üzerine birtakım “tartışmaların” ve bolca imalı ifadelerin yer aldığı hacimli bir kitap bu.

Peki ne diyor bu kitap?

Çok şey diyor ve dediklerini çok karmaşık bir şekilde diyor.

Bu noktada aşağıda değindiğim kısımlar, 900 sayfayı aşan bu metne ilişkin “Bu kitapta, bunlar denmiyor” denerek ciddi bir yalana sığınanların yine aynı yalana sığınmalarını engellemek için tartışmalara konu olan hususlara ilişkin yapılan kısa bir seçkidir.

Kitapta; 1) Kurtuluş Savaşı’nın emperyalizme karşı bir savaş olduğu tezi sorgulanıyor ve bu sorgulama sonunda Mustafa Kemal’in emperyalistlere karşı verdiği mücadele yok sayılmasa da bu tezin Kemalizmin sol kanadı tarafından abartıldığı öne sürülüp verilen mücadelenin anti-kapitalist bir iddia taşımadığı için anti-emperyalist de sayılamayacağı sonucuna varılıyor. (bkz: s.66-67, s.162-164) 2) Mustafa Kemal, Falih Rıfkı Atay’a atıfla genel kültürü sınırlı bir subay olarak niteleniyor.

Ve onun teorik değil pratik ve pragmatist bir zihniyete sahip olduğu öne sürülerek bu zihniyet halinin de “kolaylıkla anti-entelektüalizme meyleden bir ‘övün güven’ telkini” olduğu söyleniyor. (bkz: s.124 vd.) 3) Mustafa Kemal’in otoriter, seçkinci ve şiddeti bir araç olarak kullanmaktan çekinmeyen biri olduğu çok güçlü bir şekilde savunuluyor.

Hatta yer yer onun sosyal Darwinizme bile yakın durduğu ifade ediliyor. (bkz: s.126, s.129, s.131 vb sayfalar) 4) Cumhuriyet’in bir devrim değil bir “restorasyon” olarak yorumlanmasının daha doğru olduğu öne sürülüyor. (bkz: s.341, 342) 5) Kemalizmin savunucuları için şekillenmemiş, toz halinde bir madde; muhalifleri içinse korkunç bir hayal, kâbus olarak görüldüğü üzerine birtakım “tespitler” yapılıp bu tespitlerden hareketle Kemalizmin net bir çerçevesi olmadığı, herkesin kendine göre yorumladığı bir “boş gösteren” işlevi gördüğü çıkarımı yapılıyor. (bkz: s.120 ve s.125) 6) Kemalizmin çağdaşlık söyleminin 1990’lar sonu ile 2000’ler başında muhafazakarları taşralı ve aşağı bir kültürel seviyede görme eğiliminde olduğu iddia edilerek, bilhassa yükselen İslamcı-muhafazakâr kitleye yönelik seçkinci ve küçümseyici tavır içinde olduklarına yönelik birtakım “tespitler”de bulunulup 2007’deki Cumhuriyet mitinglerinde bu tavrın yükseldiği öne sürülüyor (bkz: s.184 ve s.262). 7) Sevr’in 1990’larda milliyetçi ajitasyon ve Kürt meselesi bağlamında bir komplo anlatısı olarak yeniden üretildiği söylenip bu şekilde Kemalizmin Sevr’i dış tehdit algısını ve iç muhalefeti bastırma aracı olarak kullandığı iddia ediliyor (bkz: s.252, ayrıca s.212) 8) Kuruluş dönemi kültür devrimleri yapaylıkla itham edilip halkevleri, halkçılık söylemi ve köycülük gibi uygulamaların “sentetik-naylon” bir karakter taşıdığı iddia edilip bu iddia Tarcan Zeybeği örneği üzerinden “kanıtlanıyor”. (bkz: s.145-146, ayrıca s.177). 9) Laisizm üzerine “laik aşırılık” (s.148) ile “katı laisizm” (s.152) gibi kavram setleri kullanılıyor. 10) Kemalizmin sol bir ideoloji olarak sunulmasının tarihsel ve siyasi bir kurgu olduğu, esasında Kemalizmin otoriter ve milliyetçi bir çizgi taşıdığı savunuluyor. (bkz: s.164-166 ve s.188-190’daki bölümler) BAŞUCUNUZDA NE, NASIL DENİYOR?

Elbette hoşumuza gitse de gitmese de her şey denebilir.

Bu yüzden “Bunlar nasıl denebilir?” ya da “Bunları hangi cüretle söyler?” gibi tepkiler asla doğru bir zemin değildir.

Mesele söylenen şeyin, ne şekilde söylendiği, yani argüman zincirinin ne şekilde kurulduğudur.

Bu noktada, entelektüel bir mesainin olmazsa olmazı; argümanların açık seçik ortaya konması, karşı argümanların masaya yatırılarak tartışılması, kullanılan kavramların titizlikle tanımlanması ve tüm bu süreç boyunca mantıksal tutarlılığın gözetilmesidir.

Gelgelelim “başucu” ilan edilen bu metin için böyle bir mesainin ürünüdür demek mümkün değil!

Karşımızda, anti-entelektüelist ya da sahte entelektüellerin sıklıkla başvurduğu, akademi dünyasında “hileli argümantasyon” olarak adlandırılan bir yapıyla örülmüş bir metin duruyor.

Metin, kendi perspektifini desteklemek için tarihsel figürlerden, dergi yazılarından ve kitap pasajlarından oluşan devasa bir alıntı ve örnek bulutu oluşturuyor; ardından bu buluttaki malzemelerden küçük küçük parçalar seçip adeta birer “kanıt” gibi okuyucunun önüne fırlatıyor.

Esasen bu tür metinlerin işleyiş biçimi oldukça klişedir: önce okuyucunun bir malzeme bulutu içinde kaybolması sağlanır ve her alıntının ya da örneğin bir şeyleri doğruladığı izlenimi verilir.

Bunun için örnekler ve alıntılar adeta bir “kanıt sarmalı” olarak inşa edilip bu sarmalın içinde her şey birbirini doğruluyormuş gibi gösterilir.

Tüm bunlar için yazanın kendi perspektifine uygun düşen bir tarihsel anlatı oluşturulup bu anlatıyı destekleyecek malzemeler mümkün olan en yoğun ve en uygun şekilde harmanlanır.

Nihayetinde asıl amaç, argümantasyonun zayıflığını, kullanılan malzemenin bolluğuyla perdelemek ve bu yolla okuyucuyu manipüle etmektir.

Hakkını yememek gerek, bu metnin yazanı gibi bu ülkede bu manipülasyonu fazlasıyla ustaca yapan birçok isim var.

Nitekim, bugün için ne yapıp ettikleri en açık şekilde ortada olmasına rağmen halen pek çok alıcıları bulunmasının sebebi de bu “ustalık” olsa gerek.

Baksanıza, karşıdevrimin zafer çığlıkları attıkları bir dönemin içinde bile devrimi yapan partinin genel başkanı ile cumhurbaşkanı adayının başucunda bile yer edinebiliyorlar!

Ülkemizin acı gerçekliği bu: linç edenler, linç edilmedikten sızlanıyor, hukuku katledenler hukuksuzluktan yakınıyor, ötekileştirenler ötekileştirildiklerini söylüyor, sahteler gerçekleri sahtelikle suçluyor ve seviyesizler etraflarını seviyesizlikle itham ediyor… Bu pek bildik kirli denklemlerin içinden çıkmak zorundayız: bir kitabın değeri, ne kadar çok kaynak taradığı ya da ne kadar hacimli olduğuyla ölçülmez!

Asıl ölçüt, argümantasyonunun tutarlılığı, şeffaflığı ve karşı argümanları ne denli cesur bir şekilde ortaya koyup hesaplaştığıdır.

Ki böyle bir cesareti göstermeyen metinler, olsa olsa kendi ideolojik perspektifi içinde son derece “etkileyici” bir anlatı sunabilirler ancak.

Ki bunu da yapamazlarsa “etkileyici” olmak için anlaşılmazlığa sığınan terminoloji karmaşasına başvururlar –ki önümüzdeki metnin yaptığı da tam olarak budur!

Olası her türlü eleştiriyi, her türlü farklı yorumu dışlayarak kendi kendini doğrulama tutumuna giren bu metinlerin yazanlarının en başat özelliği de bizzat kendilerinin yaptığı şeyi, yani düşünmeyi bir “ideolojik aygıt” a dönüştürme işini başkalarına atfetmektir.

Bu yüzden onları kendi dogmatik tutumlarını gizlemek için başkalarını dogmatik ilan ederken görürsünüz.

Düpedüz işbirlikçi entelektüel taktiğidir bu!

Yani kendi kötülüğünü, sığlığını, yalanını, boşluğunu ve cehaletini esas olanlara yönelten pek bildik bir anti-entelektüalist taktiği!

Ve son olarak okuyucuyu bilgilendirmekten çok, onu belirli bir perspektife ikna etmeyi hedefleyen bu metinler kuşkusuz ki belirli bir projenin ürünüdür.

Ki bu projenin ne olduğunu da gözleri olan her insan gibi en açık şekliyle görüyoruz bugün!

Hayır, olası tüm bakış açılarına eşit mesafede durmak gibi bir sorumluluğumuz yok, olası tüm sahtelikleri göstermek gibi bir sorumluluğumuz var!

Görünen o ki, ülkemizde yeniden sözde entelektüellerin aklanmasına yönelik ciddi bir girişim var.

Tüm yapıp ettikleri apaçık ortadayken yeniden aklanmaya, “piyasa” ya sürülmeye çalışılan bu insanlar, vaktinde göz göre göre sahte suçlamalarla insanların içeri atılıp intihara sürüklenirken tek kelime etmeyip her fırsatta hurafeler ve saçma sapan söylemlerle kavramların içini boşaltıp karşıdevrimi güçlendirerek, bugün haksız hukuksuz şekilde “tehlikeli” addedilen herkesin içeri atıldığı bu düzeni, bu faşizmi var edenleri her fırsatta alkışlayanlardır!

Ve şimdi yine pek bildikleri oyunu yeniden oynamaları için sahaya sürülüyorlar, yine Abant günlerindeki gibi bu ülkenin aydınları rollerine geri dönmek isteyip saygı dileniyorlar.

Dilenmelerine karşılık bulamayınca da tehdit edip iftira atıyorlar.

Yine bu ülkenin entelektüel birikimine darbe yapıp onu “Birikim”in içinde yine gömmek istiyorlar!

Yeter!

Evet, bugün tüm kurumların yerle bir edildiği bir ülkede ancak ve ancak kurucu partinin yaptığı düzenli mitingler ve eylemlerle nefes alabiliyoruz.

Ve onun bu tarihi andaki eylemliliğine verebildiğimiz en üst düzeyde destek veriyoruz.

Ancak, böylesi bir tarihi anda kurucu partinin genel başkanı ile cumhurbaşkanı adayının başucundaki bu duruma gözlerimizi kapayamayız!

Bu noktada “Belki daha da kızarlar” diyen genel başkana şunu açıklıkla ifade etmeliyiz ki, kızmıyoruz, KINIYORUZ!

Ve kendisinin başucuna “aceleyle her şeyi çözümleyivermiş” bu aceleci kalemler yerine Platon koymasını, Aristoteles koymasını… felsefe koymasını tavsiye ediyoruz!

Ve bu tavsiyemize “belki daha da kızar” ama, Anıtkabir’e yapacağı ilk ziyarette, çelenk bırakıp dönmeden, vakit ayırıp başucu kitabında “genel kültürü sınırlı” denen Mustafa Kemal ’in kitaplığını acele etmeden, titizlikle, mutlaka en soldan başlayarak ve sayfaları açık bulunan tek kitaba dikkat kesilerek yeniden incelemesini ve inceletmesini de ekliyoruz!

Ve bu inceleme esnasında kendisinin, milletvekillerinin, belediye başkanlarının, partinin önde gelen tüm isimlerinin ve başucu yazanının kurucunun okuduğu bu eserlerin kaçta kaçını okuduğu üzerine kafa yormasını da bekliyor ve talep ediyoruz!

Zira, devrimin verdiği olanaklarla devrime karşı çıkanlara yönelik dikkatimizden bir an bile uzaklaşma lüksüne sahip değiliz hiçbirimiz!

İlgili Sitenin Haberleri