Haber Detayı
İnsanlık savaş suçluları Trump ve Netanyahu’yu yargılayacak
28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı saldırılarla birlikte İran Savaşı başladı. 1776 yılında kurulan ABD’nin 250 yıllık geçmişine baktığımızda bunun 233 yılının savaşlarla geçtiğini görüyoruz.
DR.
EMRE ŞENBABAOĞLU / ULUSLARARASI HUKUK UZMANI Başka bir deyişle ABD’nin barış içinde yaşadığı süre 17 yıl.
ABD’nin sömürgeci ve emperyalist tarihinin ayrılmaz bir parçası olan bu savaşlar, 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından “sonsuz savaşlar” (endless wars) olarak eleştirilse de ABD neredeyse kesintisiz bir şekilde savaşlara giren bir savaş makinesi haline gelmiştir.
O yüzden ABD’nin İsrail ile birlikte İran’a saldırması ABD’nin askeri tarihiyle tutarlı ve şaşırtıcı değil.
ABD’nin uluslararası hukuku çiğneyerek açtığı savaşları ve gerçekleştirdiği askeri müdahaleleri önleme konusunda 1945 yılında imzalanan Birleşmiş Milletler Antlaşması dahi yetersiz kaldı.
İlgili Antlaşmanın 2. maddesinin 4. fıkrası, devletler arasındaki askeri kuvvet kullanımını, kesin ve kapsamlı bir şekilde yasaklamaktadır.
Bunun sadece iki istisnası bulunmaktadır: BM Antlaşması’nın 51. maddesindeki meşru müdafaa hakkı ve BM Güvenlik Konseyi’nin askeri kuvvet kullanma konusunda bir karar alması.
Bu bakımdan, BM’nin ilgili maddeleri, insanlık tarihinde askeri kuvvet kullanımını kapsamlı bir şekilde yasakladığı ve istisnalar dışında askeri kuvvet kullanımına yer vermediği için son derece devrimci ve ilerici bir adımdı.
Ne yazık ki, 1945’te kurulan mevcut uluslararası düzen emperyalizm gerçeği nedeniyle ABD’nin bir dış politika aracı olarak savaşa ve askeri müdahalelere başvurma pratiğini engelleme konusunda başarısız oldu.
ABD, 1950-1953 Kore Savaşı’nda, 1955-1975 Vietnam Savaşı’nda, 1999’da NATO’nun Yugoslavya’yı bombalamasında, 2001-2021 Afganistan Savaşı’nda, 2003 Irak işgalinde, 2011’deki Libya ve 2014’teki Suriye müdahalelerinde uluslararası hukuku sistematik bir şekilde çiğnedi.
ABD VE İSRAİL ULUSLARARASI HUKUKU AÇIKÇA ÇİĞNİYOR ABD ve İsrail’in 28 Şubat 2026’da İran’a karşı başlattığı saldırılara uluslararası hukuk açısından incelediğimizde çok açık bir şekilde BM Antlaşması’nın 2. maddesinin 4. fıkrasındaki kuvvet kullanma yasağını ihlal ettiğini görüyoruz.
ABD ve İsrail, İran’a karşı gerçekleştirmiş olduğu saldırıları BM Antlaşması’nın 51. maddesindeki bireysel veya kolektif meşru müdafaa hakkına dayanarak savunamaz çünkü mevcut pozitif uluslararası hukuk meşru müdafaa hakkının kullanılması için ortada “gerçekleşmekte olan” veya “gerçekleşmiş” bir silahlı saldırı olması gerektiğini şart koşmaktadır.
İran kendi ülkesine yönelik saldırılar başlamadan önceki yakın bir zaman diliminde bu iki ülkeye karşı herhangi bir silahlı saldırı eylemi gerçekleştirmedi.
Ayrıca ortada İran’a karşı kuvvet kullanımını yetkilendiren bir BM Güvenlik Konseyi kararı da olmadığına göre ABD’nin elinde somut hiçbir hukuki gerekçe bulunmuyor.
ABD ve İsrail, İran’a karşı saldırılarını “geleceğe yönelik önleyici meşru müdafaa” (preventative self-defence) teorilerine dayandırmaktadır.
Bu teoriler arasında, silahlı saldırı başlamadan önce kuvvet kullanılabileceğini iddia eden ve farklı zamansal eşiklere sahip olan, “yaklaşan saldırıya karşı önleyici meşru müdafaa” (anticipatory self-defence) ve “ön alıcı meşru müdafaa” gibi (pre-emptive self-defence) iki farklı teori bulunmaktadır.
ABD Başkanı Donald Trump, 28 Şubat 2026’da yayımlanan videosunda İran’a saldırma gerekçesini açıkladı.
Bu gerekçeyi, uluslararası hukuktaki tartışmalı meşru müdafaa teorilerine dayandırdı.
Trump konuşmasında, İran için “nükleer programlarını yeniden inşa etmeye ve şu anda Avrupa’daki çok iyi dostlarımızı ve müttefiklerimizi, yurtdışında konuşlanmış birliklerimizi tehdit edebilecek ve yakında Amerika topraklarına ulaşabilecek uzun menzilli füzeler geliştirmeye devam etmeye çalıştılar.
Bu rejimin, mesajlarını iletmek için nükleer silahlara sahip olsaydı ve bunları kullanmaya cesaret edebilseydi ne kadar cüretkar olacağını bir düşünün” diyor.
Yani, ABD İran’ın nükleer silahlara sahip olma ve bu silahlarla ABD’ye ve onun müttefiklerine saldırma olasılıklarını gerekçe gösterdi ve temel ulusal güvenlik çıkarlarını tehdit etmesini önlemek için İran’a karşı bir operasyon başlattığını ilan etti.
ABD ve İsrail’in yaklaşan bir silahlı saldırı tehdidine karşı “yaklaşan saldırıya karşı önleyici meşru müdafaa” (anticipatory self-defence) teorisine dayandığını varsaysak bile, ABD ve İsrail’in İran’a karşı saldırıları uluslararası hukuka çok açık bir şekilde aykırıdır.
İlk olarak, ABD ve İsrail’e karşı “gerçekleşmek üzere” olan bir silahlı saldırı tehdidi yoktu.
Zira, İran’ın sahip olmadığı bir nükleer silahla ABD’ye ve İsrail’e saldırmak üzere olduğunu iddia etmek akla ve mantığa aykırı bir düşünce olur.
İkinci nokta ise, İran’ın silahlı bir saldırıyı gerçekleştirme yeteneğini elde etmesi ve gelecekte bir noktada saldırıyı gerçekleştirmeyi geri dönülmez bir şekilde planlaması.
İran’ın nükleer silah elde ettikten sonra İsrail’e karşı kullanma niyetinde olduğuna dair elimizde somut bir bilgi yok.
ABD ve İsrail bu konuda uluslararası kamuoyunu aydınlatacak bir açıklamada bulunmadı.
Bununla birlikte, Şubat 2026’da Umman’ın arabuluculuğunda gerçekleştirilen ABD-İran arasındaki müzakerelerde kesin bir sonuca ulaşılamasa da önemli bir ilerleme kaydedilmişti ve İran nükleer silah üretme peşinde olmayacağını taahhüt etmişti.
Tam da bu müzakereler devam ederken İran’a karşı saldırmak, ABD ve İsrail’in algıladığı tehdidi ortadan kaldırmak için elindeki son çare değildi.
İki durumu da göz önüne aldığımızda, ABD’ye ve İsrail’e karşı yaklaşan bir silahlı saldırı tehdidinin ortada olmadığını görebiliyoruz.
İlginç bir şekilde, ABD ve İsrail’in İran’a saldırı bahaneleri, ABD’nin 2003 Irak işgalini gerekçelendirmek için öne sürdüğü ön alıcı meşru müdafaa (pre-emptive self-defence) iddialarına benzemektedir.
George W.
Bush ve Colin Powell başta olmak üzere ABD’li yetkililer o dönemde, Saddam Hüseyin’in kitle imha silahlarına sahip olduğunu, bunları aktif bir şekilde ürettiğini, bu kitle imha silahlarını teröristlere verebileceğini iddia etti ve bu tehdidi ortadan kaldırmak için beklemenin riskli olduğunu belirtti.
ABD, Irak işgalini meşrulaştırmaya çalışırken bu ön alıcı meşru müdafaa teorisine dayandı ancak sonradan Irak’ın bu silahlara sahip olmadığı ortaya çıktı.
Şimdi ABD, İran konusunda da aynı temelsiz iddiaları dile getiriyor ancak dünya artık ABD ve İsrail’in İran hakkında ortaya attığı “nükleer silah üretme” ve “nükleer silahlarla saldırma” yalanlarına inanmıyor ve İran’a karşı gerçekleştirilen yasa dışı saldırılara karşı çıkıyor.
TRUMP VE NETANYAHU SALDIRI SUÇU İŞLİYOR Uluslararası hukukun, savaşa başlama hukuku (jus ad bellum) açısından ABD ve İsrail’in İran’a karşı gerçekleştirdiği saldırılar çok açık bir şekilde BM Antlaşması’nın 2 maddesinin 4. fıkrasındaki kuvvet kullanma yasağını çiğnemektedir.
ABD ve İsrail’e karşı ne “gerçekleşmekte olan” veya “gerçekleşmiş” bir İran silahlı saldırısı ne de yaklaşan bir İran silahlı saldırı tehdidi vardı.
ABD ve İsrail, meşru müdafaa hakkını kullanamadığı için İran’a karşı düzenlemiş oldukları saldırılar da yasa dışıdır.
Dahası, ABD ve İsrail’in İran’a karşı saldırıları, uluslararası ceza hukukundaki “saldırı suçu” kapsamına girmektedir ve Batı’nın ana akım basın kuruluşları bu gerçeği bilinçli bir şekilde örtmeye çalışmaktadır.
Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Tüzüğü’nün 8 bis maddesi, saldırı suçunu, “Bir devletin siyasi ve askeri eylemleri üzerinde etkin kontrol veya yönetme yetkisi bulunan kişi tarafından planlanan, hazırlanan, başlatılan veya uygulanan, niteliği, ağırlığı ve boyutu itibariyle açıkça Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın ihlalini oluşturan eylem” şeklinde tanımlamıştır.
Bu bağlamda, ABD başkanı Donald Trump ve İsrail başbakanı Benjamin Netanyahu’nun saldırı suçu işlediğini ve dolayısıyla bireysel cezai sorumluluğu bulunduğunu söyleyebiliriz ancak bu iki kişinin Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) tarafından yargılanması mümkün değil.
Bu ülkeler Roma Statüsü’ne taraf olmadığı için UCM’nin bu ülkeler üzerinde yargı yetkisi yoktur.
Uluslararası hukukta yaptırım ve hesap verebilirlik mekanizmaları işletilemediği için Trump ve Netenyahu’nun egemen ve bağımsız bir devleti hedef alan eylemleri, tarihsel ve ahlaki açıdan değerlendirmeye konu olmaya devam edecek ve insanlığın vicdanı tarafından yargılanacaktır.
İnsanlık, Belçika Kralı Leopold’ü, Nazi Almanyası’nın lideri Adolf Hitler’i ve İtalya’nın faşist diktatörü Benito Mussolini’yi nasıl yargılayıp mahkum ettiyse, aynı şekilde Trump ve Netanyahu’yu da yargılayıp mahkum edecek.
İRAN MEŞRU MÜDAFAA HAKKINI KULLANIYOR ABD ve İsrail, İran’ın Tahran, İsfahan, Kum, Kerec ve Kirmanşah şehirlerine Destansı Gazap Operasyonu ve Aslanın Kükreyişi kod adlarıyla yasa dışı hava saldırıları düzenledi.
İran, BM Antlaşması’nın 51. maddesi kapsamında meşru müdafaa hakkını kullandı ve bu saldırılara karşılık olarak, İsrail’e, Ürdün, Suriye, Kuveyt, Bahreyn, Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki ABD askerî üslerine balistik füzelerle ve dronlarla saldırdı.
Ana akım basın kuruluşları İran’ın bu saldırılarını ön plana çıkararak mağdur olan İran’dan bir fail yaratmaya çalışsa da İran’ın bu karşı önlemleri ülkesinin toprak bütünlüğünü ve siyasal bağımsızlığını korumaya yöneliktir.
İran, uluslararası hukuka dayanarak ABD’nin ve İsrail'in silahlı saldırılarına ve bu saldırıların ortaya çıkmasını sağlayan her askeri noktayı, gereklilik ve orantılılık ilkelerine uymak koşuluyla hedef alabilir.
Ancak Körfez ülkelerindeki üslere düzenlenen saldırılar gerek Türkiye’de gerek başka ülkelerde kafa karışıklığına yol açmıştır.
Uluslararası hukuktaki tarafsızlık hukuku (neutrality law) bağlamında bakarsak, “Tarafsızlık hukuku, tarafsız bir devletin başka bir savaşan tarafın tarafsızlığını ihlal etmesini engelleyemediği veya engellemek istemediği durumlarda, savaşan tarafın tarafsız devletin topraklarında güç kullanmasına izin verir”.
Bu kural, ABD, İngiltere ve Kanada’nın askeri el kitaplarında da bulunmaktadır.
Tarafsızlık hukuku, 1945 BM Antlaşması tarafından geçersiz kılınmamıştır ve hala geçerliliğini korumaktadır.
ABD ve İsrail ile İran arasındaki silahlı çatışmalarda BAE, Bahreyn, Katar ve Kuveyt gibi tarafsız kalması gereken ülkelerin tarafsızlık hukuku ile uyumlu olarak tarafsızlığının ihlalini önlemek için “gerekli özeni” göstermesi beklenir.
Oysa, ABD askeri üslerine ev sahipliği yapan ülkelerin kendi toprakları üzerinden düzenlenen ABD ve İsrail saldırılarını önleme konusunda hiçbir gayretinin olmadığını gözlemliyoruz.
Dahası, bu ülkeler ABD ve İsrail’in İran’a karşı saldırılarına karşı topraklarını kullandırarak saldırılara yardım ve yataklık etmektedirler.
Bu ülkeler bu haliyle, savaşın bir tarafı ve parçası haline gelmektedir.
Özellikle, İran’a karşı saldırılar fiilen bu üslerden yürütülüyorsa, o üsler meşru müdafaa hakkı kapsamında hedef olabilir.
Bu durum, iddia edildiği gibi İran’ın uluslararası hukuka aykırı hareket etmediğini gösteriyor.
Eğer ABD üslerine ev sahipliği yapan ülkeler ABD ve İsrail saldırganlığını önlemeye çalışırken İran saldırılarına maruz kalsaydı o zaman İran’ın saldırılarının tamamen yasa dışı olduğunu söyleyebilirdik.
Bu noktada, en başta uluslararası yükümlülüklerini yerine getirmeyen ülkeler ABD üslerini barındıran ülkelerdir.
Eleştirilmesi gereken İran değil, üslere ev sahipliği yapan ve savaşın dolaylı olarak tarafı haline gelen ülkelerdir.
SONUÇ: EMPERYALİZMİN NÜKLEER İKİYÜZLÜLÜĞÜ VE SAVAŞ SUÇLARI İran, 1970 yılından bu yana Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’na (NPT) taraf bir ülke olarak nükleer silah geliştirmemeyi taahhüt etmiş, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) denetimine tabi olmuş ve nükleer silah geliştirmemiştir.
En büyük çelişki ve ikiyüzlülük ise, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’na taraf olmayan, nükleer silahlara sahip olan ve 1948’den bu yana Batı Asya’daki ülkelere saldırılar düzenleyen İsrail’in uluslararası hukuka elinden geldiğince uymaya çalışan İran’ı nükleer silah üretmekle ve olmayan nükleer silahlarla saldırı tehdidinde bulunmakla suçlaması.
Grönland’ı ilhak etmek isteyen ve Venezuela’ya saldırıp Maduro’yu kaçıran Trump rejimi ve Gazze’de soykırım yapan Netanyahu rejimi, son yıllardaki yasa dışı eylemleriyle ABD ve İsrail’in küresel haydut devletler haline gelmesini sağlamıştır.
İran’a karşı başlatılan saldırı savaşının ilk gününde ABD ve İsrail’in İran’ın dini lideri Ali Hamaney’i öldürmesi, Minab’daki bir ilkokula saldırarak en az 165 çocuğun katliamına neden olması, bu eylemlerin yalnızca uluslararası hukuku ihlal etmekle kalmayıp aynı zamanda devlet terörü niteliği taşıdığını ortaya koymaktadır.
ABD ve İsrail, uluslararası barış ve güvenliği ciddi bir şekilde tehdit eden ülkeler haline gelmiştir.
İran’ın bu savaşı kazanması, hem toprak bütünlüğünü, bağımsızlığını ve egemenliğini pekiştirecek hem de Batı Asya’nın daha güvenli bir bölge haline gelmesini sağlayacak.
Böyle bir sonuç, emperyalizmi geriletecek ve Küresel Güney ülkelerinin yükselişini hızlandıracaktır.