Haber Detayı
Ateş parçası bir şeyh: Erzincanlı Hacı Fehmi Efendi
Yıl bin iki yüz doksan dört… O yıl, ordunun üzerinde tuhaf bir sessizlik dolaşıyordu.
Rüzgâr, dağların arasından geçerken çadır bezlerini titretiyor; uzakta, top arabalarının ağır gıcırtısı duyuluyordu.
Bizim süvarilerin çoğu Eleşkirt tarafında kalmış, henüz yetişememişti.
Derlenip toparlanmaları bir iki güne bağlıydı.
Fakat harbin beklemeye niyeti yoktu.
Düşman yerinde durmuyor, niyetini gizliyor, bir gölge gibi mevzi değiştiriyordu.
Ordugâhta en büyük eksiklik, öncü ve karakol hizmetini görecek birliğin bulunmamasıydı.
İşte tam o vakit, kader sahneye bir başka isim sürdü: Erzincanlı Şeyh Hacı Fehmi Efendi.
Erzincan’dan yetmiş seksen kadar atlı müridiyle çıkıp gelen bu zat, sırf cihat ve gazâ farzını yerine getirmek, Allah rızasına nail olmak için orduya katılmıştı.
Ne maaş istemişti ne rütbe. “Ambardan kendimizin ve atlarımızın yiyeceğini alırız, yeter,” demişti.
Bu kadar.
O, Nakşibendi yolunun bir şeyhiydi.
Lâkin sadece zikir halkalarında oturanlardan değildi.
Devletin iç ve dış işlerini bilen, Avrupa’nın hâlini okuyan, milletin yarasını teşhis eden uyanık bir akıldı.
Onu ilk gördüğüm günü hâlâ hatırlarım.
İki sene evvel, bir iş için Erzincan’a gitmiş, konağında misafir olmuştum.
Sofrasında beş on garip, birkaç yolcu, iki medrese talebesi vardı.
Kendisi hepsine bizzat hizmet ediyordu.
O an içimden, “Fazilet, cömertlik, ilim bir insan suretine girse, herhâlde bu zat olur,” demiştim.
Fakat onu asıl büyük yapan, sözünden evvel hâliydi.
Islahatın merkezden değil, çevreden başlaması gerektiğini söylerdi. “Köylü okumalı,” derdi. “Hiç olmazsa hükümetten gelen emri okuyacak kadar.
Vergisini, borcunu, alacağını bilecek kadar hesap tutacak kadar.
Dinini, zaruri bilgilerini bilecek kadar.” Mektebi olmayan köyler için yardım toplar, yüzsuyu dökmeyi mukaddes bir vazife sayardı.
Fakat şimdi, köy mekteplerinden değil, savaş meydanından bahsediyoruz. * * * Şeyh Efendi, yanında toplayabildiği başıbozuk süvarilerle birlikte öncülük vazifesini üzerine aldı.
Düşmanın hareketini sezer, saat başı kendi eliyle yazdığı jurnalleri kumandan paşaya gönderirdi.
Paşa, harita başında o notları okurken yüzündeki gerilim biraz olsun çözülürdü.
Çünkü o satırlar, kuru haber değil; dirayet, sezgi ve feraset taşıyordu.
Yaşı altmış beşi geçmişti.
Fakat tüfeği omzunda, revolveri yanında, kaması belinde; genç gazilerden daha çevik, daha ataktı.
Gece yatak yüzü görmez, kuru peksimetle kanaat eder, uykusuzluğu ibadet sayardı.
Askerlere sabrı ve sebatı telkin ederken kendi hâli, en büyük nasihatti. * * * Gedikler Muharebesi’nin en şiddetli günüydü.
Öğle ile ikindi arası… Güneş tepedeydi ama savaş meydanı dumanla örtülüydü.
Yaklaşık üç saatlik bir hat boyunca iki tarafın topları gürlüyordu.
Sayıları iki yüz elli mi, üç yüz mü — kestirmek mümkün değildi.
Tüfek sesleri o hengâmede, aslan kükremesi yanında sivrisinek vızıltısı gibi kalıyordu.
Top gülleleri toprağı yarıyor, insanı, hayvanı, arabayı bir arada savuruyordu.
Bizim toplardan biri düşmanın bir kapaklısını vurdu.
Gülle isabet etmiş, hayvanlarının hepsi yere serilmişti.
Toz bulutu arasında o top arabası öylece kalakalmıştı.
Bir anlık tereddüt… Sonra bir narâ yükseldi.
Hacı Fehmi Efendi atını mahmuzladı.
Yanındaki süvari ve piyade müridleriyle birlikte, ölümün kol gezdiği o alana doğru yıldırım gibi atıldılar.
Gülleler hâlâ düşüyordu.
Kurşunlar ıslık çalıyordu.
Fakat onlar sanki görünmez bir el tarafından korunuyormuşçasına ilerlediler.
Şeyh Efendi atından atladı.
Elini kapaklının demirine koydu. “Haydi evlatlar!” diye bağırdı.
Müridler, top arabasını sürüklemeye başladılar.
Kimisi omuz verdi, kimisi halata asıldı.
Kurşunlar yanlarından geçiyor, toprağı parçalıyor, fakat onlar durmuyordu.
Bir an göz göze geldik.
Yüzünde korku yoktu.
Ateş vardı.
Sanki altmış beş yaşında bir şeyh değil, yirmi yaşında bir sipahiydi.
Hayır… Daha fazlasıydı.
İnançla yanmış bir kalbin ateşiydi o.
Kapaklıyı çekerek bizim hatlara getirdiklerinde askerler arasında bir uğultu yayıldı.
Küçük bir ganimetti belki.
Büyük bir orduda bir top arabasının ne kıymeti vardı?
Fakat o gün anladım ki savaş, sadece silahla değil, kalple kazanılır.
Askerin kalbi kuvvet bulmuştu. “Şeyhimiz öne atıldıysa, biz niye geri duralım?” diye fısıldaşıyorlardı.
O küçük hadise, bir kıvılcım gibi bütün hatta yayıldı. * * * O gece çadırımda uzun uzun düşündüm.
Osmanlı ülkesinde onun emsali nice âlimler vardı.
Fakat birçoğu rahat döşeklerinde, sanki bu cemiyetin dışında başka bir topluluğa mensupmuş gibi yaşıyordu.
Harp, milletin üstüne çökmüş bir kara bulutken, onlar gündelik meşguliyetlerine dalmışlardı.
Fakat Hacı Fehmi Efendi, milletin ıstırabını kendi nefsinde hissedenlerdendi.
Enfal Suresi’nin “mesteta’tüm” kelimesini tefsir ederken söylediği söz kulaklarımda çınladı:“Bu kelime, milletin kuvvet bulması için herkesi mesul eder.
Kendini bunun dışında zanneden ya akılsızdır ya bu cemiyet içinde adamdan sayılmaz.” O, nasihati kolay bulanlardan değildi.
Çuvaldızı evvelâ kendine batırırdı. “Ete’mürûne’n-nâse…” tehdidinden sakınırdı.
Söylediğini yaşar, yaşadığını söylerdi.
Onun varlığı askerin kalbine cesaret, dizlerine metanet veriyordu.
Bir âlimin, bir şeyhin, yalnız kürsüde değil; barut dumanı içinde de rehber olabileceğini gösteriyordu.
Ve harp meydanında ilerleyen o beyaz sakallı, nur yüzlü ihtiyar, yalnız düşmana karşı değil; cehalete, gaflete ve atalete karşı da savaşan bir mücahitti.
Ve şimdi, harp meydanında bunu ispat ediyordu. * * * Sabah olduğunda sis kalkmış, dağların silueti yeniden görünmüştü.
Şeyh Efendi, bir kayanın üzerinde oturmuş, elindeki deftere bir şeyler yazıyordu.
Yine kumandana gidecek bir jurnal olmalıydı.
Yanına yaklaştım. “Hazret,” dedim, “bu yaşta bu gayret… Sizi ayakta tutan nedir?” Başını kaldırdı.
Gözleri berraktı. “Evladım,” dedi, “insan bir gün ölecek.
Ya yatağında, ya meydanda.
Bari Rabbimin huzuruna, elimden geleni yapmış olarak çıkayım.” O söz, top seslerinden daha ağır düştü yüreğime.
Ve ben o gün anladım ki bazı insanlar çağlarının yükünü omuzlarında taşırlar.
Onlar gidince boşluk kalır.
Hacı Fehmi Efendi, sadece bir şeyh değildi.
O, devrin vicdanıydı.
Ateş parçası bir kahramandı.
Ve biz, o ateşin ışığında bir süre daha yolumuzu bulduk.
Adı Erzincan’dan çıkmıştı; lakin hatırası, vatanın her köşesinde bir ateş kıvılcımı gibi kalacaktı.