Haber Detayı

Ölmüş babayı öldürmek gerek… (2)
şahap eraslan artigercek.com
15/03/2026 00:00 (2 saat önce)

Ölmüş babayı öldürmek gerek… (2)

Freud, Ödipus Kompleksi ve Totem ve Tabu’da bu trajediyi anlatır: Babanın öldürülmesi, özgürleşme getirmez; aksine ağır bir suçluluk üretir. Öldürülen baba, bu suçluluk aracılığıyla yüceltilir, efsaneleştirilir. Onun yasası, hayattayken olduğundan daha sert, daha dokunulmaz hâle gelir

Çocukluk babaları Çocukluğumuzda kurguladığımız, her şeyi bilen, her şeyi gören, bizi her koşulda koruyan, güçlü, korkusuz ve mücadeleci bir baba figürü vardır.

Bu çocuğun deneyimiyle de oluşur.

Mesela baba çocuğun beceremediği çok şeyi yapabilir.

Yani aradaki fark, çocuğun baba/yetişkin gibi olma isteğinden kaynaklanır ve baba çocuğun örnek aldığı, özendiği kişidir de.

Büyüdüğümüzde yüceltilen baba gözden düşmeye başlar; ergenlikte baba çoğu kez beğenilmeyen kişiye dönüşür.

Babanın odadaki fotoğrafının yerini başka yüceltilen ve özdeşleşme figürü olan sembolik babalar, erkekler alır; duvarlara bu erkeklerin posterleri asılır.

Bu dönemde idealler bazen politik bir lidere yansıtılır: Muhammed, Atatürk… Liderin de bu gereksinimlere belirli ölçüde yanıt vermesi beklenir.

Atatürk, böyle bir ihtiyaç ikliminde mitolojik bir figür olarak kurulur.

Babaları ölmeyen çocuklar, kendi ruhsal düzenlerini kurmakta zorlanırlar.

Çünkü baba yalnızca biyolojik bir figür değil; yasa, sınırın ve düzenin taşıyıcısıdır.

Baba ölmezse—ya da daha doğrusu sembolik olarak ölemezse—çocuk özneleşemez.

Ölmeyen baba, bastırılmış bir felaket üretir.

Baba, bir noktada sahneden çekilmek, gücünü devretmek, “emekli olmak” zorundadır.

Bu geri çekiliş gerçekleşmediğinde, çocuk ya sürekli itaat eden bir özneye dönüşür ya da yıkıcı bir kopuşla kendini var etmeye çalışır.

Baba ölmez; ama bu kez çocuk yok olur—gelecek kuşak silinir.

Freud, Ödipus Kompleksi ve Totem ve Tabu’da bu trajediyi anlatır: Babanın öldürülmesi, özgürleşme getirmez; aksine ağır bir suçluluk üretir.

Öldürülen baba, bu suçluluk aracılığıyla yüceltilir, efsaneleştirilir.

Onun yasası, hayattayken olduğundan daha sert, daha dokunulmaz hâle gelir.

Böylece baba, öldükten sonra bile ölümsüzleşir.

Ölenin ölümsüzleşmesi kendi içinde bir karmaşaya, zorluğa işaret eder zaten.

Ölmüş ölümsüz… Atatürk figürü de bu bağlamda “ölmeyen baba” gibidir.

Baba ölmediği için içsel bir yas da tutmak zorlaşır.

Yası tutulmayan bir baba… Yas tutulamadığında kayıp içselleştirilemez; o kişiden kopulamaz.

Kayıp, zaman içinde geçmişe karışmak yerine, şimdiye musallat olur. 1938.

Türkiye’nin büyük bir kısmı Atatürk’le gerçek ve duygusal bir temas kurma imkânı bulamadan onun ölümünü öğrendi.

Bayburt’un bir köyünde yaşayan bir kadın ya da bir erkek için Atatürk önce yoktu; ardından eğitim, radyo ve resmî söylem aracılığıyla bir fantom gibi belirdi.

İnsanlar onun varlığını ve aynı anda artık hayatta olmadığını öğrendiler.

Bu durum, yas için zorunlu olan zamansallığın hiç tanınmaması anlamına gelir.

Çünkü yas, ancak bir bağ kurulduktan sonra mümkündür.

Oysa burada özne, bağ kurmaya vakit bulamadan kayıpla karşı karşıya kalmıştır.

Öldüğünü öğrendiğiniz biriyle aynı anda tanışmak, yasın ontolojik koşulunu ortadan kaldırır.

Bu nedenle yas spontane ve içsel bir süreç olarak yaşanamadı; bunun yerine seremoniyel ve dışsal bir forma büründü. 10 Kasım törenleri bu ertelenmiş ve tam anlamıyla içselleştirilememiş yasın ritüelleştirilmiş tekrarlarına dönüşmüş gibi.

Burada yasın kendisinden çok, yasın temsili ve sahnelenmesi öne çıkar.

İlk ulusal yas deneyimi, gerçekten tutulmuş bir yas değil; tutulması öğretilmiş bir yasın koreografisi gibidir.

Saat 09:05’te başlayan ve 09:06’da sona eren yas, zamansal sürekliliği olan bir ruhsal süreç değil; dakikalara sıkıştırılmış, tekrar eden bir ritüel biçimini alır.

Böylece her yıl yeniden ödenen, adeta taksitlendirilmiş bir yas ekonomisi ortaya çıkar.

Zamana yayılamayan, özne tarafından ruhsallaştırılamayan yas kronolojik olarak sabitlenmiş tek bir ana hapsedilir.

Yas bir süreç olmaktan çıkar; bir görev, bir yükümlülük ve düzenli olarak yerine getirilmesi gereken bir tekrar haline gelir.

Bu noktada ortaya çıkan ritüel biçimi, tarihsel olarak tanıdık başka pratiklerle de benzerlik taşır.

Tekkeler, türbeler ve hac ziyaretleri gibi dinsel pratiklerde belirli mekânlar kolektif duygulanımın yoğunlaştığı kutsal alanlara dönüşür.

Bu açıdan bakıldığında Anıtkabir ziyaretleri de kimi yönleriyle sekülerleştirilmiş bir “kutsal ziyaret” ritüelini andırır.

Burada amaç yalnızca tarihsel bir figürü anmak değildir; aynı zamanda kolektif bağlılığın, sadakatin ve kimliğin yeniden sahnelenmesidir.

Modern ulus-devletler dinsel ritüelleri bütünüyle ortadan kaldırmaz; çoğu zaman onları seküler biçimler altında yeniden düzenler.

Kutsal mekânın yerini anıt, hac ziyaretinin yerini resmî ziyaret, dua ve ibadetin yerini ise saygı duruşu ve tören alır.

Böylece yas bireysel ve içsel bir süreç olmaktan çok, kolektif bir ritüel performansına dönüşür.

Burada mesele yalnızca bir anma pratiği değildir; aynı zamanda kolektif yasın nasıl örgütlendiği ve nasıl temsil edildiği meselesidir.

Yasın işleyebilmesi için zamana, tekrar tekrar hatırlamaya ve öznenin iç dünyasında yürüttüğü sembolik bir çalışmaya ihtiyaç vardır.

Oysa bazı kolektif yas ritüellerinde bu süreç tersine döner.

Yas, içsel bir ruhsal çalışma olmaktan çıkıp belirli bir zaman dilimine sıkıştırılmış törensel bir performansa dönüşebilir.

Saat 09:05’te başlayan ve birkaç dakika içinde sona eren saygı duruşu, bu açıdan yasın zamansal sürekliliğini değil, onun temsili bir işaretini üretir.

Yasın kendisi değil, yasın sahnelenmesi öne çıkar.

Böylece yas, öznel bir ruhsal süreç olmaktan ziyade toplumsal olarak organize edilmiş bir ritüel biçimine dönüşür.

Yas hissedilmekten çok sahnelenen kolektif bir eyleme döner.

Burada bir başka boyut daha ortaya çıkar: bu ritüeller yalnızca geçmişle kurulan bir ilişkiyi değil, aynı zamanda güncel ideolojik gerilimleri de yansıtır.

Son yıllarda özellikle İslam dünyasında giderek görünür hale gelen ulusalcılık ile dindarlık arasındaki gerilim, bu tür sembolik alanlarda da yeniden sahnelenmektedir.

Bir yanda seküler ulusal hafızanın kurucu ritüelleri, diğer yanda dinsel kimlik ve sembollerin kamusal alandaki görünürlüğü arasında süregelen çekişme, anma pratiklerini de ideolojik bir mücadele alanına dönüştürebilmektedir.

Bu tür ritüeller aynı zamanda modern ulus-devletlerin sembolik düzenini kuran pratiklerdir.

Toplumlar yalnızca yasalar ve kurumlar aracılığıyla değil, aynı zamanda duyguların nasıl ifade edileceğini düzenleyen kolektif ritüeller aracılığıyla da kendilerini yeniden üretirler.

Anma törenleri, bayraklar, marşlar ve anıtlar bu nedenle yalnızca tarihsel hatırlamanın araçları değildir; aynı zamanda kolektif kimliğin sahnelendiği sembolik alanlardır.

Dolayısıyla mesele yalnızca bir liderin anılması değildir.

Ritüel, kolektif bağlılığın yeniden sahnelenmesi ve toplumsal birliğin sembolik olarak pekiştirilmesi işlevini görür.

Burada ilginç olan şudur: Yas tam anlamıyla içselleştirilemediğinde, ritüel onun yerine geçebilir.

Ritüel tekrar eder, zaman sabitlenir ve duygu belirli bir koreografi içinde ifade edilir.

Böylece yas, zamana yayılan bir ruhsal süreç olmaktan çıkar; belirli bir anda tekrarlanan ve toplumsal olarak organize edilmiş bir duygulanım biçimine dönüşür.

Yıllar önce Adalet Ağaoğlu Berlin’deki bir toplantıda, birisi elektrik düğmesini çevirdiğinde hâlâ Edison’a “Allah razı olsun” diyen yeryüzündeki tek halkın bizim olduğumuzu söylemişti.

Bu söz aslında önemli bir şeyi ima eder: İnsanların kurduğu ilişkilerin büyük bir kısmı sevgi ya da karşılıklı tanıma üzerinden değil, minnet ve borçluluk üzerinden kurulmaktadır.

Burada borç ve minnet üzerinden bağlanma diyebileceğimiz bir ilişki biçimi var.

Bu tür ilişkilerde özne, karşısındakiyle eşit bir ilişki kurmak yerine kendisini sürekli borçlu hisseder.

Minnet duygusu böylece sevginin yerini almaya başlar.

Oysa sevgi ilişkisi eşitlik ve özgürlük içerir; minnet ilişkisi ise hiyerarşi üretir.

Minnet duyan kişi kendisini borçlu hisseder, borçlu olan ise eleştirme hakkını kaybettiğini düşünür.

Böyle bir zeminde ilişki, karşılıklı bir bağ olmaktan çıkıp sadakat ve bağlılık ilişkisine dönüşür.

Bu nedenle bazı toplumsal figürlerle kurulan ilişkiler de çoğu zaman sevgi üzerinden değil, minnet üzerinden ifade edilir.

Örneğin Atatürk’le kurulan ilişki sıklıkla bir sevgi ilişkisinden çok bir minnet ilişkisi olarak dile getirilir.

Bu durum, sevginin değil borçluluk duygusunun belirleyici olduğu bir bağlanma biçimine işaret eder.

Bu yasın merkezinde sürekli olarak suçluluk ve borçluluk duygusu dolaşır.

Bu durumda baba figürü artık yalnızca sevilen ve kaybedilen bir nesne değildir; aynı zamanda sürekli talep eden, hesap soran ve asla tatmin olmayan bir otoriteye dönüşür.

İnsanların sıkça dile getirdiği “Atatürk’e layık olmak” söylemi de bu ruhsal dinamiğin izlerini taşır.

Bu borç yapısal olarak ödenemez niteliktedir.

Çünkü burada söz konusu olan borç, gerçek bir karşılıklılığın değil; sürekli bağlılığın ve bağımlılığın aracıdır.

Bu nedenle ilişki simetrik bir ilişki olmaktan çıkar.

Öznenin kendisini sürekli borçlu hissettiği bir bağda eşitlik mümkün değildir; ilişki kaçınılmaz olarak hiyerarşik bir biçim kazanır.

Psikanalizde iyi bilinen bir olgu vardır: suçluluk duygusu üzerinden organize edilen nesne ilişkisi.

Bu durumda özne sevgi üzerinden değil, borçluluk üzerinden bağlanır.

Böyle bir bağ, öznenin otonomisini sınırlar ve ayrışmayı zorlaştırır.

Bu bağlamda Türklük, Atatürk’le olan ilişkiyi bilinçdışı düzeyde minnet ve borçluluk üzerinden organize eder.

Her birey, Atatürk’e duyduğu varsayılan borç aracılığıyla hem ona hem de aynı borcu paylaştığı diğer bireylere bağlanır.

Böylece Atatürk yalnızca tarihsel bir figür olmaktan çıkar; kolektif kimliği birbirine bağlayan bir düğüm noktasına dönüşür.

Bu anlamda Atatürk, Türklüğün kurucu nesnesi olmanın ötesinde, onun simgesel bağlayıcısı haline gelir.

Ulusal kimlik onun etrafında kristalize olur; adeta kolektif benliğin kırık parçalarını bir arada tutan simgesel bir alçı gibi işlev görür.

Bu bağlamda Türklüğün reddi Atatürk reddidir biraz da.

Cenazede herkes aslında ölene değil de kendi ölüsüne ağlar Bizim oralarda” herkes kendi ölüsüne ağlar” denir.

Belki de Atatürk’ün yasına, hiç tutulamamış kişisel yaslarımız karışmaktadır.

Kendi kayıplarımıza ağlayamadığımız için, kolektif baba figürü üzerinden ağlarız.

Yasın tamamlanabilmesi için nesnenin ölmesine izin verilmesi gerekir.

Anılara karışması, bazı şeylerin yadigâr olarak kalması, ama yaşamın ilerlemesi… Atatürk için ise uzun süre “ölmemiş gibi” davranıldı.

İçimizde yaşıyor… İçimizde yaşayan baba, hiç yaşlanmadı, hiç güç kaybetmedi, hiç çekilmedi.

Bugün yapılmak istenen şey, içimizdeki Atatürk’ü öldürmek değil; aslında onun gerçekten ölmüş olduğunu kabul etmek.

Bu, sembolik baba cinayetinin gecikmiş bir talebidir.

Ama bu talep neredeyse imkânsızdır; çünkü zaten reel olarak ölmüş birini bir kez daha öldürmeye çalışmaktır bu.

Öleni öldürmek de bir karmaşa içerir.

Bu çaba, bir psikolojik düğümün çözülemeyişidir.

Yüceltmeyi sürdürmek, geleneği tekrar etmek; çıkış yolu bulamayan ruhsallığın döngüsel savunmasıdır.

Baba ne ölür ne de gerçekten yaşar.

Arada kalmış bir hayalet olarak dolaşır.

Devlet-baba, bireysel babanın toplumsal alana taşınmış hâlidir.

Yasa, sınır ve cezalandırma işlevi kişisel ilişkiden çekilir; anonim, soyut ama mutlak bir otoriteye devredilir.

Devlet, burada yalnızca yöneten bir aygıt değil, içselleştirilmiş bir baba figürü olarak çalışır.

Babaları ölmeyen çocuklar gibi, devlet-babası ölmeyen toplumlar da kendi düzenlerini kurmakta zorlanır.

Çünkü devlet-baba, yurttaşın özneleşmesine izin vermez; onu sürekli çocuk konumunda tutar.

Korur, kolladığını iddia eder; ama aynı anda denetler, cezalandırır ve suçluluk üretir.

Sorun, devlet-babanın hiçbir zaman sembolik olarak ölmemesidir.

Otorite sahneden çekilmez; gücünü devretmez, yasa, müzakereye açılmaz.

Böyle bir durumda yurttaş ya aşırı uyum gösterir ya da yıkıcı bir isyanla var olmaya çalışır.

Arada, yetişkin bir öznelik alanı oluşamaz. “Yaşamımızda böylesine merkezi bir yer tutan Atatürk’ün ortalama insanın kafasındaki imgesi doğrularla abartıların bir karışımıdır… Süpermen gibi bir Atatürk imgesi oluşturur.”(1) Mesele Atatürk’ün “süpermenliği” değil; halkın süpermene gereksinimidir.

Korkularını giderecek ve arzuların projekte edildiği bir kişi olarak Atatürk, toplumdaki dağınıklığı toparlayacak kahraman, yani “sürüyü toparlayacak çoban” ihtiyacına yanıt verir.

Osmanlı’nın okullarında her gün “padişahım çok yaşa” denilerek zillullah (Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi) kabul edilen padişahın saltanatı kalkınca,(2) başsız/babasız kalan toplum padişahın yerine Atatürk’ü oturtur.

Baba yüceltilir; tanrısal bir baba yaratılır.

Tanrısal bir babanın halkı olmak, yenilmişlik duygusunun narsistik sızısını yaşayan toplum için bir merhemdir: Tanrısal bir lider/babanın çocukları olmanın narsizmi.

Bu yüceltme, toplumun gereksinimiyle de ilişkilidir: Ulaşamayacakları kadar “üstte” bir figür isterler.

Çünkü onlardan biri olan sıradan bir baba, ödipal çatışmada çabucak düşmanlaştırılabilir ve kitle yeniden dağılabilir.

Bu nedenle Atatürk, ulaşılamayacak ve “yok edilemeyecek” kadar yukarı çıkarılır.

Yüceltmeyle halkla lider arasına mesafe konur; liderle reel bir ilişkinin yolu tıkanır.

O artık erişilmez bir yüceliktedir.

Mustafa Kemal bir peygamber, bir Tanrı haline gelince,(3) onun eserleri de bir vahiy haline gelir.

Bu tanrısal güç, ona daha önce başarılamayan Batılılaşma hamlelerini yapma imkânı da verir: Tanzimat’la başlayan Batılılaşma sürecinin en radikal evresi… Yıkılmaz sanılan geleneksel kurumlar ve onları destekleyen zihniyet birbiri ardına yıkılır.(4) Tanrı konumu, onu diğer “tanrılar” ve emirleriyle rekabet eder hâle getirir; dinsel otorite bu gücün karşısında prestij kaybeder ve tarihsel bir incinme yaşar.

En derin narsistik incinme, İslamcıların Atatürk düşmanlığında belirleyici olur.

O güne dek İslam’la iç içe meşruluk bulan düzen, Batılılaşma ve değişimleri Hıristiyanlaştırma; dine, kutsala, Tanrı’ya, Tanrı’nın kitabına saldırı olarak algılar ve bunu çevreye böyle yayar.

Bu gerekçelerle organize olmaya çalışan güçler zor ile bastırılır; zor, travmatik anlatının başlıca kaynağı hâline gelir.

Dinsel referanslar zorla bastırılmış, psikanalizde “bastırılanın güçlü bir şekilde geri dönüşü” diye tanımlanan şey günümüzde gerçekleşmiştir: Günümüz İslamcılığı, bastırılmış olanın şiddetli dönüşüyle, üstelik iktidar olarak belirmiştir.

Bastırılmaya tepkiyi azaltmak için o dönem Atatürk “vatanı, ulusal onuru ve dini kurtaran bir lider”(5) olarak sunulmuş; merkezî tarih yazımıyla yaşantılar dönüştürülmüş, “dine karşı değilmiş” anlatısıyla yeniden çerçevelenmiştir.

Babasız toplum/aile Osmanlı’nın son dönemlerinde savaşlar nedeniyle erkeklerin sürekli orduya çağrılması, Anadolu’da erkek nüfusunun cephelere gönderilmesiyle azalması; askerlikte ölümler (Çanakkale anlatılarıyla canlı tutulan), esaretler, yıllarca süren tutsaklıklar… Birçok askerin sakatlanıp bakıma muhtaç şekilde köylerine dönmesi… Uzayan askerlikler ve bu süre içinde erkeksiz/babasız bir hayatın egemen olması… Yıllar sonra genç gidip yaşlı, travmatik ve zedelenmiş kişiliklerle geri dönmeleri… Bu dönemde erkeksiz/babasız, harabe babalar çağı yaşanır.

Babasız bir toplum.

Yıkılmış, harap insanlar kahramanlık söylencesinin ardına gizlenerek “erkekliklerini” korumaya çalışırlar: Vatan için ödenen faturadır kopan bacak; cephede bırakılan kol onurla takas edilir.

Babasız dönemde kadınlar babalık görevini de üstlenir; köydeki yaşlı erkekler gücünü yitirmiş olduklarından yalnızca sembolik erkeklik pozisyonunu koruyabilir.

Reel olarak düşen/ölen erkekler aynı zamanda kahramanlardır; ama erkeklik/babalık, bu dönemde yoğun çelişkiler içeren bir kültürel kurguya dönüşür.

Erkek çocuklar, “olmayan ama masalsı” babalarla yaşadıkları düş kırıklıklarını yüceltilmiş üstün baba figürleriyle doldurur ve kendilerini stabilize ederler.

Bu masalsı baba, daha sonra kişileştirilerek Atatürk olur.

Kahraman baba, harabe ve ölü babaların üzerine kurulur.

Yüceltilmiş baba gereksinimi, dinî ve millî kahraman babaları yaratır.

Cephede ölmüş, Yemen’de perişan olmuş, Trablus’tan çekilmiş, Ruslara esir düşmüş babaları onarmak amacıyla anlatılan kahramanlık öyküleri, gerçek bir onarıma değil masalsı bir telafiye hizmet eder.

Freud’un sözünü ettiği “gerçeklikle sınanma” olmadan bu anlatılar masalda kalır.

Gerçek onarma olsaydı, daha sonra yaşanan travmalar bu ölçüde yaşanmayabilirdi.

Büyük yıkımın ardından “kurma/yeniyi inşa etme” telaşı ve modernleşme çabaları, sanki psikolojik meseleler halledilmiş gibi bir yanılsama yarattı. “Babasız toplum” ve görünmez baba Psikanalist Alexander ve Margarete Mitscherlich’in (1973) “babasız toplum” kavramsallaştırması, modern üretim ilişkilerinin yeni bir baba–çocuk ilişkisi doğurduğunu; “görünmez baba”yı 6 tarif eder.

Babalar çocukların hayatından çekildikçe reel baba kaybolur ya da ulaşılmaz olur; çocukta arzu ve beklentilerin projekte edildiği imajiner baba figürü oluşur.

Geleneksel tarım toplumunda çocuk, üretimin içinde anne-babayla büyür; baba hem öğretmen hem modeldir.(7) Kentte ise baba evden uzakta, çocuğun ulaşamayacağı işlerde çalışır; baba–çocuk yaşam alanları ayrışır.

Çocuk, aile dışı kurumlara (okul, cemaat) ve kişilere (öğretmen/hoca) teslim edilir.

Babadan öğrenememek, takdir görememek, “ustalaşıp onu geçememek” ödipal çatışmayı kurumlara aktarır; fakat kurumlar, evdeki sevgi dinamiklerini sunmadığı için çatışma çözülmez, ertelenir.

Tarım kültüründe baba bu işlevi yerine getiremeyince “baba kültürü”nden (Väterkultur) yoksun topluluklar oluşur.

Uzun askerlikler/savaşlar, dönmeyen babalar; yaşlıların (kaynana/kayınbaba) yaş hiyerarşisiyle otorite sayıldığı evlerde kadınların anne ve baba rollerini birlikte üstlenmesi… Yetişkin merkezli kültürde çocukların gereksinimleri geri planda kalır; ihmal normalleşir.

Böyle bir evde bedensel yakınlıklar azalır, duygusal iklim soğur; gelinin kayınbabayla konuşmaması gibi ritüeller anne–çocuk ilişkisine korku ve çekingenlik taşır.

Bu da yüce, güçlü, tanrısal bir baba gereksinimini artırır.

Baba savaşta “vardır” ama evde “yoktur”: ayrılık yasa dönüşemez; yası tutulamayan bir ayrılık, fantezileri büyütür.

Geri dönen baba, fantezideki babaya benzemez; yabancılık duygusu belirir.

Ödipal başarı (babayı geçme) tat vermeden askıda kalır.

Babayı geçememe / “Arka teker”in sıkıntıları Köyde ergen bir çocuk, babanın becerilerini hızla edinir (tarlayı sulamak, ekin biçmek, hayvan otlatmak).

Kentte ise babayı “geçmek” zor hatta imkânsızdır; ergenliğin uzaması (eğitim–iş–ekonomik bağımlılık) süreci ağırlaştırır.

Aileye ekonomik/duygusal bağımlılık, otonom olmayı zorlaştırır.

Birçok kişi mesleki olarak babasının konumuna ulaşamaz; ulaştığında bile ailenin fedakârlığı başarıyı kolektifleştirir; minnet duygusu ödipal ayrışmayı ahlâken yasaklar.

Yaşlı, hasta bir babayı “geçmeyi” kutlamak zalimlik gibi görünür; suçluluk artar.

İmajiner baba gereksinimi bu yüzden sürer; yetişkinler kurtarıcı/keramet sahibi anlatılara açık hâle gelir. “Babasız toplum”un çocukları çoğu kez annenin dünyasına yakın yaşar.

Anne, babanın yokluğunda “baba”yı da temsil eder (ör. “Baban duymasın” gibi koalisyonlar); bu durum anne–çocuk ilişkisine fazladan yük bindirir.

Evde “agresif baba”nın olmaması kısa vadede bir rahatlık sağlasa da çocuk duygusal baba bekler; bu gereksinim yüceltilmiş baba arzusunu pekiştirir.

Modernleşme, toplumun babasızlaştırılması(8) sonucunu doğurur; özdeşleşme açlığı (Identitätshunger)(9) derinleşir.

Mitscherlich, 1978’de içinde bulunduğumuz çağı “modellerin eksikliği” olarak tanımlar. (10) Babaların yokluğu, çocukların ideal anne-babayı yüceltip onunla özdeşleşerek güçlenmeyi denemelerine yol açar; fakat gerçeklik duvarı incitir. “Defansif ideal” (11) (defensives Ideal): Dışarıda başaramayan, evde öfkesini kusan güçlü görünen güçsüz baba ile özdeşleşen çocuk, otoriteden (devlet/kurum) korkar ama ondan beklentisini sürdürür; kamusal güçsüzlüğün şiddetini özel hayata yansıtır.

Aşağılanan çocuk, bir süre sonra aşağılanacağını sezdiğinde kendini aşağılayarak incinmeyi kontrol etmeye çalışır (“salak gibi hata yaptım”).

Bu stratejiler, başkalarına karşı zalimliğe de evrilebilir.

Zayıf baba ve güçlü babaya özlem M.

Mitscherlich, kişinin idealinin elinden alınıp tanrılaştırılmış bir Führer’in yanlış idealiyle değiştirilmesinin görülmemiş zulümlere yol açacağını vurgular.

Eğitimle bireyin ideali, devletin idealiyle ikâme edilir.

Zayıf/güçsüz/olmayan baba, güçlü baba gereksinimini artırdıkça “hoca/lider” kendini her soruya cevabı olan, kutsalın güvencesini taşıyan kişi gibi sunar; ideal-ben manipüle edilir; itaat üretilir. “İyi insan–iyi meslek–yuva” idealleri, “vatanı (kolektif yuva) gâvurlardan temizlemek” idealine tahvil edilir.

Mitscherlich, babanın fiziksel/duygusal yokluğunda anne–çocuk arasında özel bir yakınlığın oluştuğunu; çocuğun annelerden ayrışıp babaya yanaşarak bağımsızlaşmasının zorlaştığını söyler.

Kayıp babalar yeterince yüceltilemediği için özdeşleşme zayıflar, büyüme korkusu artar.

Büyümek baba gibi zayıf olmak anlamına gelir.

Çocuk bir yandan büyümek ve güçlenmek ister ama modeli zayıf bir baba olduğundan büyümek korku da yaratır.

İşte bu korkuyu azaltabilmek için ideal babalar bularak ve bu babaları yücelterek kendisine teselli bulur.

Baba kendi kuşağının sorununu çözemezse sorun sonraki kuşaklara aktarılır.

Örnek: Almanya’daki göçmenlerin birinci kuşağı çatışmadan kaçınmış, öfkesini içine atmıştır; ikinci kuşak bu bastırılmış öfkeye kendi öfkesini ekleyerek sokak şiddetine başvurmuştur.

Anne-babaların otorite karşısındaki boyun eğişi çocukta hem öfke hem korkaklık olarak içselleşir; psikolojik kaos gelişir, hınç katmanları oluşur.

İçselleştirdiğimiz duygulanımlar bazen bize ait olmayan “nakil organı” gibi içimizde kalır (introjeksyon).

Yıllanmış öfke kimliği kuran bir çimento olduğunda, ondan vazgeçmek boşluk tehdidi yaratır; vazgeçilemeyen öfke hınca dönüşür.

Sosyal medyada bazen “Atatürk’le neden uğraşıyorsun?” itirazına cevaben: Konu Atatürk’ün şahsı değil; Atatürk’le nasıl uğraşıldığıdır.

Yani Atatürk’le değil de Atatürk’ün sizdeki karşılığı benim konum.

Zaten Atatürk üzerine yazacak kadar bilgim de yok. “Atatürk olmasaydı…” cümleleri varsayımsaldır; tarihsel olgular üzerine konuşulur, varsayımlar üzerine masal kurulur. “Olmasaydı İngiliz/Yunan/Fransız olurdun” itirazı da problemli: Önce bebek, sonra çocuk olurdum; sonra aile/devlet beni bir kimliğe sosyalleştirirdi. “Yunan” veya “İngiliz” olmak “Türk” olmaktan ne üstün ne aşağıdır.

Nasıl bugün Türk’sem o zaman da Yunan olurdum ve bu benim için bir sorun olmazdı.

Yunanlılar için Yunan olmak sorun değil gördüğüm kadarıyla… Devam edecek… (1) Hasan Ünder, "Atatürk İmgesinin Siyasal Yaşamdaki İmgesi", Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce, Kemalizm içinde, 2.

Cilt (İletişim Yayınları, 2021), 10. baskı, s. 138.(2) age, s. 146.(3) age, s. 150.(4) age.(5) age, s. 143.(6) Alexander Mitscherlich, Auf dem Weg zur vaterlosen Gesellschaft (Piper Verlag, 1996), 10.

Baskı, s. 172.(7) age, s. 194.(8) age, s. 201.(9) age, s. 198.(10) Das Ende der Vorbilder (Serie Piper, 1986), 3. baskı.(11) age, s. 15.

İlgili Sitenin Haberleri