Haber Detayı
Süresiz nafaka
Bismillahirrahmanirrahim Geçmiş zaman Kırgız yazarlar oturmuş dedikodu yapıyorlar.
Sovyetler Birliği döneminde anlı şanlı yazarlardan birisi kalemini bırakmış.
Uzun süre de eline almamış.
Buna “Neden yazmıyorsun?” diye sormuşlar.
Her yazdığımdan aldığım telif hakkının bir kısmı nafaka olarak eski karıma gidiyor.
Canım yazmak istemiyor demiş.
Erkek neden üretir?
Eğer ortada koruyup kollaması gereken çocuklar ve bir kadın yoksa bir erkek neden gökdelen inşa etsin ki?
Otoyol inşaatlarında çalışmak, demir çelik fabrikasında o sıcakta demir dökmek, çöpleri toplamak, elli altmış bin liralık maaş için ipsiz sapsız haydutlarla uğraşmak, envaiçeşit ağır iş… Bu liste uzar gider… Sahada yaptığım gözlemler ve devletin kurumları tarafından verilen rakamlar uyuşuyor.
Artık kimse koşa koşa evlenmiyor… Bu düşünceler artık öğrencilerimden birisinin de altını çize çize söylediği gibi -Bunu söylemekten büyük keyif aldığına eminim- ihtiyarlamış olan ben fakiri geçmiş günlere götürdü.
Yine günlerden bir gün Bişkek’te soğuk bir kış gününde mutfak penceresinin önünde oturmuş kahvemi yudumluyorum.
Her taraf bembeyaz.
Tanrı dağlarının soğuğu meşhurdur.
Kışın eksi kırk dereceler vaka-i adiyeden sayılır.
Çöp kutularının olduğu yerde bir karartı dikkatimi çekti. “Bu da neymiş?” diye merakla oraya bakarken çöp kamyonu geldi.
Çöpçüler kamyondan inip işlerini yapmaya koyuldu.
Birisi karartıyı fark edip arkadaşını çağırdı.
İki çöpçü benim de merak ettiğim şeyin başında durup hararetle bir şey konuşmaya başladı.
Sonra bağırıp şoförü çağırdılar.
Şoför isteksizce arabadan inip olay mahalline geldi.
Biraz daha tartıştıktan sonra karartının üzerindeki karı temizleyip kaldırdılar.
Donmuş bir erkek cesediydi bu.
Sonra çöp toplayıcılarının yaz aylarında kamyonun arka tarafından tutundukları destek demirlerine “donan adamı” diklemesine koyup çöplerini de alıp gittiler.
Bişkek’te evsizler kışın soğuk günlerinde stratejik bir hata yapar da geceyi geçirecekleri yeri iyi belirlemezlerse donarak ölürler.
Fakat altını çizerek belirtmeliyim ki evsiz ahalisi arasından tür olarak kadın sayısı yok denecek kadar azdır.
Bunların ekseriyeti erkeklerden oluşur.
Bu konu kafama takılıp kaldı.
Sokaklarda sarsak sarsak dolaşan evsiz gördükçe çevirip eskiden ne iş yaptıklarını soruyorum.
Bir tane bile sıradan bir işte çalışan evsiz görmedim.
Ressamlar, müzik adamları, üniversiteden emekli bir fizik profesörüne bile rastlamışlığım vardır.
Adama inanmayınca yeminler ederek büyük kütüphanede Sovyet kütüphanecilik sistemine göre eserlerinin fişlendiği kocaman bir çekmecenin numarasını söylemişti bana.
Evsizleri bu hâle ne getirdi?
Herkesin söylediğini ben de söyleyeyim.
Genel kanı bu adamların içki içtiği için evsiz kalıp toplumda bir yer edinemedikleri yönündeydi.
Ama zaten zamanında toplumda hem de beğenilen mesleklerde yer almışlar ve dikey olarak düşüşe geçmişlerdi.
Bunun başka bir nedeni olmalıydı.
Bu sorunun cevabını rahmetli Hocam Salican Cigitov’un odasında buldum.
Hoca evden çıkarken aynı renk olduğu için yanlışlıkla kızının ayakkabılarını giymiş ve odasına gelen telefona kadar da bunun farkına varmamıştı.
Eşi sinirli bir ses tonuyla ayakkabılara bakmasını isteyince hem hoca hem de ben şaşırıp kalmıştık.
Dayanamayıp masanın altından ayakkabılara bakmak için seğirtince “Otur lan yerine” diye bir azar işitmişliğim bile vardır.
Cumhurbaşkanına danışmanlık, Özbekistan’da büyükelçilik yapmış birinden bahsediyorum.
Bunun o yaşlarda çok farkına varamasam da etrafımı kolaçan etmeye devam ettim.
Yakın bir arkadaşımın başına gelen olay dananın kuyruğunu kopardı.
Eşinin tatil için memleketine gitmesinin üzerinden iki gün bile geçmemişti ki bizimkinin zehirlenip hastaneye kaldırıldığı haberini duyduk.
Önce “Ölmüş mü?” diye sordum. “Yok, durumu iyi.” cevabını alınca bıyık altından gülümsediğimi hatırlıyorum.
Zehirleneni hastaneye ziyarete gittik ve hikâyesini dinledik.
Bitkin bir hâli vardı!
Eşinin gittiği ikinci gün akşamı evdeki yiyecekler bitince dolapta gözüne kestirdiği sucuğu kabuğunu soymadan bir çatala batırmış ve ocağın üzerinde western filmlerindeki kötü adamların ateşin üzerinde köstebek çevirme yaptığı gibi pişirmeye çalışmış.
Sonra hafiften eli yanmaya başlayınca sucuğun piştiğine kanaat getirip afiyetle yemiş.
Hastane odasında ittifakla ortaya çıkan sonuç bu işteki baş suçlunun karısı olduğu idi.
İki günlük yemek hazırlamadan insan şu kuş kadar masum adamı bırakıp gider mi arkadaş, diye birbirimize gaz vere vere hastaneden ayrıldık.
Şimdi kadın okurlarım hemen kızacak.
Erkek ve kadın rollerindeki modernizm sonrası dikte edilen ve moda hâline getirilen değişim anahtar cümlemiz.
Bu farklılaşma beraberinde erkeği geleneksel rolünden ayrılmaya zorluyor.
Sucuk pişiremediği için beceriksiz adam yaftasını yiyor ve konfor alanı daralıyor.
Elleri titreye titreye çocuk bezi değiştirmeye çalışan, yaprak sarması başına oturtulan ve hatta "Mantı doldurmada ne var ki ben dolduruyorsam senin de doldurman lazım." diyen hanımların dolduruşu ile erkek geleneksel rolünden ayrılmaya zorlanıyor.
Ülkeler arası anlaşmaların diplomatik çevirilerini yapan adam sucuk pişiremedi diye “beceriksiz” bir yılda koca koca binaları ayağa diken kalıpçı mantı dolduramadı diye “eli eğimsiz” üniversitede hoca bez değiştirmeyi bir türlü öğrenemedi diye “işe yaramaz” ilan edilebiliyor.
Madem her şey zıddıyla bilinir bunu basit bir örnekle renklendirelim.
Siz hiç kömür madeninde akşama kadar az kömür çıkardığı ve işi yavaş yaptığı için kıyasıya eleştirilen kadın gördünüz mü?
Bunu ben gördüm.
Antalya’da bir yeme içme yerinde hemen yan masamda oturan kadınların kocalarını balığın kavağa çıkamamasına benzer konularla ilgili kıyasıya eleştirmelerini bir saat boyunca dinlemek zorunda kaldım.
Sinirleniyorum.
Çoluk çocuk özenir belki diye saklayarak söyleyeceğim, habire duman çıkarıyorum.
Kadınlar hızlarını alamadı döndüler bana “Beyefendi amma çok dumana boğdunuz burayı” diye çıkışmasınlar mı?
Zaten sinirliyim.
Gözlerim ateş saçıyor!
Baktım ki üç erkek, üçü de gözlerini araç yapmışlar telepatiyle benimle konuşuyorlar: “Dostum biliyoruz burası zaten açık hava, sen de bunun için buraya oturdun ama ağzımızın tadı kaçmasın, zaten konuşmayı baştan sona dinledin, rezil olacağımız kadar olduk, daha fazla olmayalım.” Hiçbir şey demedim.
Kalktım gittim. 6284 numaralı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin önlenmesi ile ilgili bir kanun var.
Benim gördüğüm şu idi: O masada üç erkek şiddet gördü.
Aynı akşam hesabı ödeyip masadan kalktıktan sonra bu eril enerji deposu hatun kişiler karakola gitselerdi ve kocalarını kendilerine psikolojik şiddet uyguladıkları gerekçesi ile şikâyet etselerdi adamların ertesi gün evden uzaklaştırma kararını ellerine tutuştururlardı.
Öyle ya, geçici koruma tedbirlerine göre kadının beyanı esas!
Evlilik neden delilik olsun ki?
Benim tespit edebildiğim kadarıyla -Malumunuz dünyanın farklı yerlerindeki kırmızı halılarda arz-ı endam etmişliğim, birkaç memleket görmüşlüğüm vardır. (Muharrir burada bıyık altından gülümser)- Türk erkeği erkekliği öğrenemiyor, yani büyüyemiyor… Babayla ava gitmek, doğada, dağ başında bir yerlerde kamp kurup kurt hikâyeleri dinlemek, doğruluğun, dürüstlüğün ne olduğunu rol model olarak babadan dinlemek… Babaların limon gibi sıkıp suyunu çıkardıkları için baba eve geliyor… Uyuyor ve gidiyor.
Özellikle erkek çocuğu ile ilgilenmesi gereken baba çaprazlık yapan oğluna kızacak olsa elinde terlikle kapıda beliren anneyi görüp “Aman neme lazım!” deyip geri çekiliyor… Anneler artık ne kadar yetiştirebilirse… Babası ile yapamadığı şeyleri dizilerden gören çocuk gördüklerini hayatın doğru tarafında konumlandırmayı beceremediği için palyaço benzeri bir duruma düşüyor… Geçenlerde marketin önünde bir çift kavga ediyordu.
Market arabalarına göz kulak olan iki ihtiyar ve ben dibimizde meydana gelen kavgaya kulak misafiri olduk.
Gelin hanım “Evimizde olan biteni annene anlatmayacaksın!” diye çıkışıyordu.
Damat da “Eğer önemliyse anlatacağım bana karışamazsın!” dedi.
Kadın önden giden adamın arkasından eliyle çekip sertçe azarladı.
Adam arkasını dönünce bizi gördü.
İki ihtiyar ve ben kafamızı öyle hızlı çevirdik ki… Bu artık Türk erkeklerinde motor refleks hâline gelen sıradan bir hareket… Sosyal medyada paylaşım yapan çiftlerin videolarını izleyin.
O videolarda kimin bir türlü büyüyemeyen çocuk olduğunu göreceksiniz… Erkek sağlamalı ve teşekkür beklememeli, erkek savunmalı, erkek korumalı, erkek ölmeli, ağır işlerinden üstesinden gelip bir baraj inşa etmeli ve üretilen elektrikle bir ofisi soğutan klima olduğu halde kendi ayakları üzerinde duran dövmeli ablamıza kaynak sağlamalı.
Günün sonunda hayatı boyunca ödemeye mahkûm edileceği süresiz nafakaya da sesini çıkarmamalı… Son söz: Sokakta donarak ölen evsizleri tıp fakültesine götürüp öğrencilere kestiriyorlarmış. 23 yıl önce böyleydi.
Şimdi ne yaparlar bilmiyorum.
Bu yazının altına efendim içki içen, karısını döven erkekleri ne yapacağız vs gibi yorum yapanlar olacak.
Onlara en ağır cezalar verilsin.
Fakat “donan adamı” evsizliğe ve içki içmeye iten takdir edilmeme duygusunun üzerinde de düşünülsün.
Bir de kimlerin yanında mutlu oluyorsunuz, o insanların hangi özellikleri sizin onların yanında mutlu olmanızı sağlıyor buna bakın derim.
Son söz II: Bu yazıyı okuduktan sonra gaza gelip de evde hatuna “Bana konfor alanı sunmuyorsun” diye çıkışan erkek okurlarımı uyarıyorum.
Yapmayın.
Beni de kendinizi de yakmayın.
Unutmayın elli yaşına gelse de bir çocuğun hakkından ancak bir kadın gelir, değilse çöp kamyonunun arkasına düşersiniz ona göre.
Yuvayı da dişi kuş kurar.
Siz en iyisi ona şiir okuyun: Bir daha dünyaya gelsem Yine seni severdim Beni üzesin diye Beni deli divane edesin diye Biliyorum Sen de bir daha dünyaya gelsen Yine beni sevmezdin Kahrımdan öleyim diye Ümit Yaşar Oğuzcan Asıl Son Söz "Sizin en hayırlınız, ehline (eşine ve çocuklarına) en hayırlı olanınızdır.
Ve ben de ehline karşı en hayırlı olanınızım." Hz Muhammed (S.A.V).