Haber Detayı

Yeteneğin ilk adımı
Cumhuriyet pazar cumhuriyet.com.tr
15/03/2026 12:25 (6 saat önce)

Yeteneğin ilk adımı

Yetenek söz konusu olduğunda toplumda yaygın olan düşünce “Yeteneğin doğuştan” olduğu yönündedir. Peki gerçekten öyle mi? Bu üç bölümlük yaız dizisinde şu sorualra yanıt arayacağız: Yetenek, yalnızca bazılarımızın şans eseri sahip olduğu doğuştan gelen bir lütuf mudur? Yoksa herkesin çalışarak geliştirebileceği bir beceri midir?

Mehmet Ali Tombalak İskoç biyografi yazarı James Boswell’in 1776’da yaptığı şu tespit bugün hâlâ çarpıcılığını koruyor: “İnsanlar arasında doğuştan bazı farklar vardır ama bunlar eğitim ve çalışmayla sonradan ortaya çıkan farkların yanında neredeyse hiçtir.” Bugün bilim insanları da yoğun çalışma, tekrar, disiplin ve bilinçli pratiğin beynin kapasitesini geliştirdiğini araştırmalarla ortaya koyuyor.

Modern eğitim bilimini şekillendiren “Bloom Taksonomisi”nin yaratıcısı Amerikalı eğitim psikoloğu Benjamin Bloom’un çalışmalarına göre çocuklukta başlayan merak ve ilgi, doğru aile ve öğretmen desteğiyle birleştiğinde olağanüstü başarılara dönüşebilir.

Mozart’ın küçük yaşta müzikle tanışmasından Serena Williams’ın babasının kurduğu mütevazı tenis kortlarında başlayan yolculuğuna, Alperen Şengün’ün basketbol topunu ilk eline aldığında duyduğu heyecandan Josh Waitzkin’in parkta satranç taşlarını keşfetmesine kadar pek çok hikâye aynı gerçeği işaret eder: Yetenek küçük kıvılcımlarla başlar, doğru koşullarla büyür, sabır ve disiplinle ustalığa dönüşür.

Stanford Üniversitesi’nden Carol Dweck’in “zihniyet” araştırmaları da bu gerçeği destekler.

Dweck, “sabit zihniyet” anlayışına sahip öğrencilerin yeteneğin doğuştan geldiğini düşündüğünü; “Gelişim zihniyeti”ne sahip öğrencilerin ise yeteneklerin çaba, strateji ve öğrenmeyle geliştirilebileceğine inandığını ortaya koymuştur.

Araştırmalar, ikinci gruptaki öğrencilerin akademik başarılarının daha yüksek olduğunu gösterir.

Serena ve Venus Williams ile satranç ustası Susan Polgar’ın hikâyeleri de yeteneğin çoğu zaman “keşfedilmediğini”, aksine bilinçli biçimde inşa edildiğini gösterir.

Serena’nın babası, çocukları doğmadan önce onları tenisçi olarak yetiştirmeye karar vermiş, önce kendisi tenisi öğrenmiş, ardından tüm enerjisini kızlarının gelişimine adamıştır.

Benzer şekilde Susan Polgar’ın babası da çocuklarını dünya çapında satranç oyuncuları olarak yetiştirmek için sistemli bir eğitim süreci kurmuştur.

Bu örnekler bize şunu hatırlatır: Başarı çoğu zaman doğuştan gelen mucizelerin değil, bilinçli tercihlerle kurulan disiplinli bir sürecin ürünüdür.

Bu gerçeğin toplumsal bir kültüre dönüşmesi gerekir.

Çünkü yeteneği yalnızca doğuştan gelen bir lütuf olarak görmek, milyonlarca çocuğun potansiyelini görmezden gelmek anlamına gelir.

Türkiye’nin ihtiyacı da tam olarak budur: Yetenekleri yalnızca keşfetmek değil, onları yetiştirmek.

Mozart’ların, Serena’ların, Aziz Sancar’ların veya Alperen’lerin hikâyeleri bize aynı gerçeği hatırlatır: Merak desteklendiğinde, öğrenme doğru yönlendirildiğinde ve çalışkanlık vazgeçilmez bir alışkanlık hâline geldiğinde olağanüstü başarılar ortaya çıkabilir.

MERAK YOLCULUĞU Her büyük yolculuk küçük bir kıvılcımla başlar.

Çocuklukta oyun oynarken ortaya çıkan merak ve ilgi çoğu zaman geleceğin yönünü belirler.

Benjamin Bloom’un araştırmaları da olağanüstü başarıya ulaşan insanların çoğunun çocukluklarında bir oyunla başlayan bu merak yolculuğunu paylaştığını gösterir.

Başlangıç evresi, çocukların gelecekteki ilgi alanlarına dönüşecek faaliyetleri oyun aracılığıyla keşfettikleri dönemdir.

Satranç taşları, piyano tuşları ya da bir basketbol topu başlangıçta yalnızca bir oyuncaktır; fakat zamanla bu oyuncaklar dünyayı anlamlandırma biçimine dönüşebilir.

Merak öğrenmenin en doğal motorudur.

Susan Polgar’ın hikâyesi bunun çarpıcı bir örneğidir.

Dört yaşında dolabı karıştırırken bulduğu satranç setindeki taşlar önce yalnızca şekilleriyle ilgisini çekmişti.

Ancak bu basit oyun zamanla oyunun kurallarını ve desenlerini keşfetme tutkusuna dönüştü.

Merak çoğu zaman yeteneğin ilk işareti sanılır oysa gerçekte onun ilk disiplinidir.

Bloom’un araştırmaları da bunu doğrular: mesele yüzeysel bir ilgi değil, kişinin dikkatini tekrar tekrar aynı alana yönelten kalıcı bir meraktır.

Bir çocuk için öğrenmenin en doğal dili oyundur.

Satranç taşlarını dizmek, piyano tuşlarına dokunmak, topu sektirmek… İlk bakışta basit görünen bu hareketler zihinsel gelişimin temellerini oluşturur.

Mozart üç yaşında piyano tuşlarına yalnızca dokunuyordu.

Serena ve Venus Williams Florida’daki mütevazı bir kortta yalnızca eğleniyordu.

Josh Waitzkin Central Park’ta satranç taşlarının estetiğine hayran kalmıştı.

Tiger Woods henüz bebekken golf sopasını eline alıp sallıyordu.

Bu basit oyunlar yıllar sonra ustalığın ilk kıvılcımları hâline geldi.

Çünkü merak ve oyunla başlayan küçük adımlar, zamanla karakteri, disiplini ve tutkuyu besleyen büyük dönüşümlere dönüşebilir.

İlgili Sitenin Haberleri