Haber Detayı
Tevbe Suresi son iki ayeti okunuşu ve anlamı: Tevbe Suresi 128. Ve 129. son 2 ayeti anlamı meali nedir?
Tevbe Suresi 128 ve 129. ayet anlamı nedir, sorusu Kadir Gecesi sebebiyle sıklıkla araştırılmalaya başlandı. Tevbe Suresi son iki ayet, İslam alimleri tarafından faziletli ayetler arasında gösterilirken, birçok Müslüman bu ayetleri dua niyetiyle okumaktadır. Kur’an-ı Kerim’in 9. suresi olan Tevbe Suresi’nin 128 ve 129. ayetleri, İslam Peygamberi Hz. Muhammed’in ümmetine olan merhametini ve Allah’a tevekkül etmeyi anlatan önemli ayetler arasında yer alır. Peki, Tevbe Suresi 128. Ve 129. son 2 ayeti anlamı meali nedir? İşte Tevbe Suresi son iki ayeti okunuşu ve anlamı...
Tevbe Suresi Türkçe Anlamı Rahman ve Rahim olan Allah ın ismiyle. 1.Allah ve Resulünden,kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere bir ültimatomdur: 2.Yeryüzünde dört ay daha dolaşın.
Şunu bilin ki, siz Allah ı aciz bırakacak değilsiniz; Allah ise, inkarcıları perişan edecektir. 3.Hacc-ı ekber gününde1, Allah ve Resulünden bütün insanlara bir bildiridir: Allah ve Resulü, Allah a ortak koşanlardan uzaktır.
Eğer tövbe ederseniz, bu sizin için hayırlıdır.
Ama yüz çevirirseniz, şunu iyi bilin ki, siz Allah ı aciz bırakabilecek değilsiniz.
İnkarcılara, elem dolu bir azabı müjdele! 4.Ancak Allah a ortak koşanlardan, kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz, sonra da antlaşmalarında size karşı hiçbir eksiklik yapmamış ve sizin aleyhinize hiç kimseye yardım etmemiş olanlar, bu hükmün dışındadır.
Onların antlaşmalarını, süreleri bitinceye kadar tamamlayın.
Şüphesiz Allah, kendine karşı gelmekten sakınanları sever. 5.Haram aylar çıkınca bu Allah a ortak koşanları artık bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayıp hapsedin ve her gözetleme yerine oturup onları gözetleyin.
Eğer tövbe ederler, namazı kılıp zekatı da verirlerse, kendilerini serbest bırakın.
Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. 6.Eğer Allah a ortak koşanlardan biri senden sığınma talebinde bulunursa, Allah ın kelamını işitebilmesi için ona sığınma hakkı tanı.
Sonra da onu güven içinde olacağı yere ulaştır.
Bu, onların bilmeyen bir kavim olmaları sebebiyledir. 7.Allah a ortak koşanların Allah katında ve Resulü yanında bir ahdi nasıl olabilir?
Ancak Mescid-i Haram ın yanında kendileriyle antlaşma yaptıklarınız başkadır.
Bunlar size karşı dürüst davrandığı sürece, siz de onlara dürüst davranın.
Çünkü Allah kendine karşı gelmekten sakınanları sever. 8.Onların bir ahdi nasıl olabilir ki!
Eğer onlar size üstün gelselerdi, ne akrabalık (bağlarını), ne de antlaşma (yükümlülüğünü) gözetirlerdi.
Ağızlarıyla sizi hoşnut etmeye çalışıyorlar, oysa kalpleri buna karşı çıkıyor.
Onların pek çoğu fasık kimselerdir. 9.Allah ın ayetlerini az bir karşılığa değiştiler de insanları onun yolundan alıkoydular.
Bunların yapmakta oldukları şeyler gerçekten ne kötüdür! 10.Bir mü min hakkında ne akrabalık (bağlarını), ne de antlaşma (yükümlülüğünü) gözetirler.
İşte onlar taşkınlık yapanların ta kendileridir. 11.Fakat tövbe edip, namazı kılar ve zekatı verirlerse, artık onlar sizin din kardeşlerinizdir.
Bilen bir kavme ayetleri işte böyle ayrı ayrı açıklarız. 12.Eğer antlaşmalarından sonra yeminlerini bozup dininize dil uzatırlarsa, küfrün ele başlarıyla savaşın.
Çünkü onlar yeminlerine riayet etmeyen kimselerdir.
Umulur ki, vazgeçerler. 13.Yeminlerini bozan, peygamberi yurdundan çıkarmaya kalkışan ve üstelik size tecavüzü ilk defa kendileri başlatan bir kavimle savaşmaz mısınız?
Yoksa onlardan korkuyor musunuz?
Oysa Allah, -eğer siz gerçek mü minler iseniz- kendisinden korkmanıza daha layıktır. 14, 15.Onlarla savaşın ki, Allah onlara sizin ellerinizle azap etsin, onları rezil etsin, onlara karşı size yardım etsin, mü min topluluğun gönüllerini ferahlatsın ve onların kalplerindeki öfkeyi gidersin.
Allah dilediğinin tövbesini kabul eder.
Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 16.Yoksa; Allah içinizden, Allah tan, Resulünden ve mü minlerden başkasını kendilerine sırdaş edinmeksizin cihad edenleri ayırt etmeden bırakılacağınızı mı sandınız?
Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır. 17.Allah a ortak koşanların, inkarlarına bizzat kendileri şahitlik edip dururken, Allah ın mescitlerini imar etmeleri düşünülemez.
Onların bütün amelleri boşa gitmiştir.
Onlar ateşte ebedi kalacaklardır. 18.Allah ın mescitlerini, ancak Allah a ve ahiret gününe inanan, namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve Allah tan başkasından korkmayan kimseler imar eder.
İşte onların doğru yolu bulanlardan olmaları umulur. 19.Siz hacılara su dağıtmayı ve Mescid-i Haram ın bakım ve onarımını, Allah a ve ahiret gününe iman edip Allah yolunda cihad eden kimse(lerin amelleri) gibi mi tuttunuz?
Bunlar Allah katında eşit olmazlar.
Allah zalim topluluğu doğru yola erdirmez. 20.İman edip hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad eden kimselerin mertebeleri, Allah katında daha üstündür.
İşte onlar, başarıya erenlerin ta kendileridir. 21.Rableri onlara, kendi katından bir rahmet, bir hoşnutluk ve kendilerine içinde tükenmez nimetler bulunan cennetler müjdelemektedir. 22.Onlar orada ebedi kalacaklardır.
Şüphesiz, Allah katında büyük bir mükafat vardır. 23.Ey iman edenler!
Eğer küfrü imana tercih ederlerse, babalarınızı ve kardeşlerinizi bile dost edinmeyin.
İçinizden kim onları dost edinirse, işte onlar, zalimlerin ta kendileridir. 24.De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz bir ticaret ve beğendiğiniz meskenler size Allah tan, peygamberinden ve onun yolunda cihattan daha sevgili ise, artık Allah ın emri gelinceye kadar bekleyin!
Allah fasık topluluğu doğru yola erdirmez. 25.Andolsun, Allah birçok yerde ve Huneyn savaşı gününde size yardım etmiştir.
Hani, çokluğunuz size kendinizi beğendirmiş, fakat (bu çokluk) size hiçbir yarar sağlamamış, yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti.
Nihayet (bozularak) gerisin geriye dönüp kaçmıştınız. 26.Sonra Allah, Resulü ile mü minler üzerine kendi katından güven duygusu ve huzur indirdi.
Bir de sizin göremediğiniz ordular indirdi ve inkar edenlere azap verdi.
İşte bu, inkarcıların cezasıdır. 27.Sonra Allah, bunun ardından yine dilediği kimsenin tövbesini kabul eder.
Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. 28.Ey iman edenler!
Allah a ortak koşanlar ancak bir pislikten ibarettir.
Artık bu yıllarından sonra, Mescid-i Haram a yaklaşmasınlar.
Eğer yoksulluktan korkarsanız, Allah dilerse lütfuyla sizi zengin kılar.
Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 29.Kendilerine kitap verilenlerden Allah a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah ın ve Resulünün haram kıldığını haram saymayan ve hak din İslam ı din edinmeyen kimselerle, küçülerek (boyun eğerek) kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın. 30.Yahudiler, Üzeyr Allah ın oğludur dediler.
Hırıstiyanlar ise, İsa Mesih Allah ın oğludur dediler.
Bu onların ağızlarıyla söyledikleri (gerçeği yansıtmayan) sözleridir.
Onların bu sözleri daha önce inkar etmiş kimselerin söylediklerine benziyor.
Allah onları kahretsin.
Nasıl da haktan çevriliyorlar! 31.(Yahudiler) Allah ı bırakıp, hahamlarını; (hırıstiyanlar ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih i rab edindiler.
Oysa, bunlar da ancak, bir olan Allah a ibadet etmekle emrolunmuşlardır.
Ondan başka hiçbir ilah yoktur.
O, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır. 32.Allah ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar.
Oysa kafirler hoşlanmasalar da Allah, nurunu tamamlamaktan başka bir şeye razı olmaz. 33.O, Allah a ortak koşanlar hoşlanmasalar bile dinini, bütün dinlere üstün kılmak için, peygamberini hidayetle ve hak dinle gönderendir. 34.Ey iman edenler!
Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını haksız yollarla yiyorlar ve Allah ın yolundan alıkoyuyorlar.
Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele. 35.O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılacak da onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak ve, İşte bu, kendiniz için biriktirip sakladığınız şeylerdir.
Haydi tadın bakalım biriktirip sakladıklarınızı ! denilecek. 36.Şüphesiz Allah ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısında, Allah katında ayların sayısı on ikidir.
Bunlardan dördü haram aylardır.
İşte bu Allah ın dosdoğru kanunudur.
Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin.
Fakat Allah a ortak koşanlar sizinle nasıl topyekun savaşıyorlarsa, siz de onlarla topyekun savaşın.
Bilin ki Allah, kendine karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir. 37.Haram ayları ertelemek, ancak inkarda daha da ileri gitmektir ki bununla inkar edenler saptırılır.
Allah ın haram kıldığı ayların sayısına uygun getirip böylece Allah ın haram kıldığını helal kılmak için Haram ayı bir yıl helal, bir yıl haram sayıyorlar.
Onların bu çirkin işleri, kendilerine süslenip güzel gösterildi.
Allah inkarcı toplumu doğru yola iletmez. 38.Ey iman edenler!
Ne oldunuz ki, size Allah yolunda sefere çıkın denilince, yere çakılıp kaldınız.Yoksa ahiretten vazgeçip dünya hayatını mı seçtiniz?
Oysa ahirete göre dünya hayatının yararı, pek az bir şeydir. 39.Eğer Allah yolunda sefere çıkmazsanız, sizi elem dolu bir azap ile cezalandırır ve yerinize sizden başka bir toplum getirir.
Siz ise ona hiçbir zarar veremezsiniz.
Allah her şeye hakkıyla gücü yetendir. 40.Eğer siz ona (Peygamber e) yardım etmezseniz, (biliyorsunuz ki) inkar edenler onu iki kişiden biri olarak (Mekke den) çıkardıkları zaman, ona bizzat Allah yardım etmişti.
Hani onlar mağarada bulunuyorlardı.
Hani o arkadaşına, Üzülme, çünkü Allah bizimle beraber diyordu.
Allah da onun üzerine güven duygusu ve huzur indirmiş, sizin kendilerini görmediğiniz bir takım ordularla onu desteklemiş, böylece inkar edenlerin sözünü alçaltmıştı.
Allah ın sözü ise en yücedir.
Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. 41.Gerek yaya olarak, gerek binek üzerinde Allah yolunda sefere çıkın.
Mallarınızla, canlarınızla Allah yolunda cihad edin.
Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. 42.Eğer yakın bir dünya menfaati ve kolay bir yolculuk olsaydı, (sefere katılmayan münafıklar da) mutlaka sana uyarlardı.
Fakat meşakkatli yol, onlara uzak geldi.
Gerçi onlar, Eğer gücümüz yetseydi, elbette sizinle beraber çıkardık diye Allah a yemin edeceklerdir.
Onlar kendilerini helake sürüklüyorlar.
Allah biliyor ki onlar kesinlikle yalancıdırlar. 43.Allah seni affetsin!
Doğru söyleyenler sana iyice belli olup, yalancıları bilinceye kadar beklemeden niçin onlara izin verdin? 44.Allah a ve ahiret gününe iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten geri kalmak için senden izin istemezler.
Allah kendine karşı gelmekten sakınanları çok iyi bilendir. 45.Ancak Allah a ve ahiret gününe inanmayan, kalpleri şüpheye düşüp kendileri de o şüphelerinin içinde bocalayan kimseler senden izin isterler. 46.Onlar eğer savaşa çıkmak isteselerdi, elbette bunun için bir hazırlık yaparlardı.
Fakat Allah onların harekete geçmelerini istemedi de onları geri bıraktı ve onlara, Oturun oturan acizlerle beraber denildi. 47.Eğer onlar da sizin içinizde (sefere) çıksalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmayacak ve sizi fitneye düşürmek için aranızda koşuşturacaklardı.
Aranızda onları dinleyecek kişiler de vardı.
Allah zalimleri hakkıyla bilendir. 48.Andolsun bunlar daha önce de fitne çıkarmak istemişler ve sana karşı türlü türlü işler çevirmişlerdi.
Nihayet hak geldi ve onlar istemedikleri halde Allah ın dini galip geldi. 49.Onlardan Bana izin ver, beni fitneye (isyana) sevketme diyen de vardır.
Bilesiniz ki onlar (böyle diyerek) fitnenin ta içine düştüler.
Şüphesiz ki cehennem kafirleri elbette kuşatacaktır. 50.Sana bir iyilik gelirse, bu onları üzer.
Eğer başına bir musibet gelirse, Biz tedbirimizi önceden almıştık derler ve sevinerek dönüp giderler. 51.De ki: Bizim başımıza ancak, Allah ın bizim için yazdığı şeyler gelir.
O bizim yardımcımızdır.
Öyleyse mü minler, yalnız Allah a güvensinler. 52.De ki: Bizim için siz, (şehitlik veya zafer olmak üzere) ancak iki güzellikten birini bekleyebilirsiniz.
Biz de, Allah ın kendi katından veya bizim ellerimizle size ulaştıracağı bir azabı bekliyoruz.
Haydi bekleyedurun.
Şüphesiz biz de sizinle birlikte beklemekteyiz. 53.Yine de ki: İster gönüllü, ister gönülsüz olarak harcayın, sizden asla kabul olunmayacaktır.
Çünkü siz fasık bir topluluksunuz. 54.Harcamalarının kabul edilmesine, yalnızca, Allah ı ve Rasulünü inkar etmeleri, namaza ancak üşene üşene gelmeleri ve ancak gönülsüzce harcamaları engel olmuştur. 55.Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin.
Allah bununla ancak onlara dünya hayatında azap etmeyi ve canlarının kafir olarak çıkmasını istiyor. 56.Kesinlikle sizden olduklarına dair Allah a yemin ederler.
Oysa onlar sizden değillerdir.
Fakat onlar korkudan ödleri patlayan bir topluluktur. 57.Eğer sığınacak bir yer veya (gizlenecek) mağaralar yahut girilecek bir delik bulsalardı, hemen koşarak oraya kaçarlardı. 58.İçlerinden sadakalar konusunda sana dil uzatanlar da var.
Kendilerine ondan bir pay verilirse, hoşnut olurlar; eğer kendilerine ondan bir pay verilmezse, hemen kızarlar. 59.Eğer onlar Allah ve Resulünün kendilerine verdiğine razı olup, Bize Allah yeter.
Lütuf ve ihsanıyla Allah ve Resulü ileride bize yine verir.
Biz yalnız Allah a rağbet eder (onun ihsanını ister)iz deselerdi, kendileri için daha hayırlı olurdu. 60.Sadakalar (zekatlar), Allah tan bir farz olarak ancak fakirler, düşkünler, zekat toplayan memurlar, kalpleri İslam a ısındırılacak olanlarla (özgürlüğüne kavuşturulacak) köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler ve yolda kalmış yolcular içindir.
Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 61.Yine onlardan peygamberi inciten ve O (her söyleneni dinleyen) bir kulaktır diyen kimseler de vardır.
De ki: O sizin için bir hayır kulağıdır ki Allah a inanır, mü minlere inanır (güvenir).
İçinizden inanan kimseler için bir rahmettir.
Allah ın Resulünü incitenler için ise elem dolu bir azap vardır. 62.Sizi razı etmek için, Allah a yemin ederler.
Eğer gerçekten mü min iseler (bilsinler ki), Allah ve Resulü nü razı etmeleri daha önceliklidir. 63.Allah a ve Resulüne karşı gelen kimseye, içinde ebedi kalacağı cehennem ateşinin olduğunu bilmediler mi?
İşte bu, büyük bir rezilliktir. 64.Münafıklar, kalplerinde olan şeyleri, yüzlerine karşı açıkça haber verecek bir surenin üzerlerine indirilmesinden çekinirler.
De ki: Siz alay ede durun!
Allah, çekindiğiniz o şeyi ortaya çıkaracaktır. 65.Şayet kendilerine (niçin alay ettiklerini) sorsan, Biz sadece lafa dalmıştık ve aramızda eğleniyorduk , derler.
De ki: Allah la, onun ayetleriyle ve peygamberiyle mi eğleniyordunuz? 66.Boşuna özür dilemeyin!
Çünkü siz, (sözde) iman ettikten sonra küfrünüzü açığa vurdunuz.
İçinizden (tövbe eden) bir zümreyi affetsek bile, suçlarında ısrar etmeleri sebebiyle, diğer bir zümreye azap edeceğiz. 67.Münafık erkekler ve münafık kadınlar birbirlerindendir (birbirlerinin benzeridir).
Kötülüğü emredip, iyiliği yasaklarlar, ellerini de sıkı tutarlar.
Onlar Allah ı unuttular; Allah da onları unuttu.
Şüphesiz münafıklar, fasıkların ta kendileridir. 68.Allah erkek münafıklara, kadın münafıklara ve kafirlere, içinde ebedi kalmak üzere cehennem ateşini vadetti.
O, onlara yeter.
Allah onlara lanet etmiştir.
Onlar için sürekli bir azap vardır. 69.(Ey münafıklar!), siz de tıpkı, sizden öncekiler gibisiniz: Onlar sizden daha güçlü, malları ve çocukları daha fazlaydı.
Onlar paylarına düşenden faydalanmışlardı.
Sizden öncekilerin, paylarına düşenden faydalandığı gibi siz de payınıza düşenden öylece faydalandınız ve onların daldığı gibi, siz de (dünya zevkine) daldınız.
İşte onların dünyada da ahirette de amelleri boşa gitmiştir.
İşte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir. 70.Onlara kendilerinden öncekilerin; Nuh, Ad ve Semud kavimlerinin; İbrahim in kavminin; Medyen halkının ve yerle bir olan şehirlerin haberleri ulaşmadı mı?
Peygamberleri onlara apaçık mucizeler getirmişti. (Ama inanmadılar Allah da onları cezalandırdı.) Demek ki Allah onlara zulmediyor değildi, ama onlar kendilerine zulmediyorlardı. 71.Mü min erkekler ve mü min kadınlar birbirlerinin dostlarıdır.
İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar.
Namazı dosdoğru kılar, zekatı verirler.
Allah a ve Resulüne itaat ederler.
İşte bunlara Allah merhamet edecektir.
Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. 72.Allah mü min erkeklere ve mü min kadınlara, ebedi olarak kalacakları, içinden ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde çok güzel köşkler vadetti.
Allah ın rızası ise, bunların hepsinden daha büyüktür.
İşte bu büyük başarıdır. 73.Ey peygamber!
Kafirlere ve münafıklara karşı cihad et ve onlara karşı çetin ol.
Onların varacakları yer cehennemdir.
Ne kötü bir varış yeridir orası! 74.Bir şey söylemediklerine dair Allah a yemin ediyorlar.
Halbuki o küfür sözünü söylediler ve (sözde) müslüman olduktan sonra inkar ettiler.
Ayrıca başaramadıkları şeye (peygamberi öldürmeye) de yeltendiler.
Sırf, Allah ve Resulü kendi lütfu ile onları zengin kıldığı için intikam almaya kalktılar.
Eğer tövbe ederlerse kendileri için hayırlı olur.
Şayet yüz çevirirlerse Allah onları dünyada ve ahirette elem dolu bir azaba çarptıracaktır.
Artık onlar için yeryüzünde ne bir dost ne de bir yardımcı vardır. 75.İçlerinden, Eğer Allah bize lütuf ve kereminden verirse mutlaka bol bol sadaka veririz ve mutlaka salihlerden oluruz diye Allah a söz verenler de vardır. 76.Fakat Allah lütuf ve kereminden onlara verince, onda cimrilik ettiler ve yüz çevirerek dönüp gittiler. 77.Allah a verdikleri sözü tutmadıkları ve yalan söyledikleri için o da kalplerine, kendisiyle karşılaşacakları güne kadar (sürecek) bir nifak soktu. 78.Allah ın, içlerinde gizlediklerini ve fısıltılarını bildiğini ve Allah ın gaybleri çok iyi bilen olduğunu bilmediler mi? 79.Sadakalar hususunda gönüllü bağışta bulunan mü minlerle, güçlerinin yettiğinden başkasını bulamayanları çekiştirip onlarla alay edenler var ya; işte Allah asıl onları maskaraya çevirmiştir.
Onlar için elem dolu bir azap vardır. 80.Onlar için ister bağışlanma dile ister dileme (farketmez.) Onlar için yetmiş kez bağışlanma dilesen de, Allah onları asla affetmeyecektir.
Bu, onların Allah ve Resulünü inkar etmiş olmaları sebebiyledir.
Allah fasık topluluğu doğru yola iletmez. 81.Allah ın Resulüne karşı gelerek (sefere çıkmayıp) geri bırakılanlar, oturup kalmalarına sevindiler.
Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihad etmek hoşlarına gitmedi ve Bu sıcakta sefere çıkmayın dediler.
De ki: Cehennemin ateşi daha sıcaktır.
Keşke anlasalardı. 82.Artık kazandıklarının karşılığı olarak, az gülsünler, çok ağlasınlar. 83.Eğer (bundan böyle) Allah seni onlardan bir zümrenin yanına döndürür de, onlar (sefere) çıkmak için senden izin isterlerse, de ki: Artık siz benimle birlikte ebediyyen çıkmayacak ve benimle birlikte hiçbir düşmanla asla savaşmayacaksınız.
Çünkü siz baştan yerinizde oturup kalmaya razı oldunuz.
Şimdi de geri kalan (kadın ve çocuk)larla birlikte oturun. 84.Onlardan ölen hiçbirine asla namaz kılma ve kabrinin başında durma.
Çünkü onlar Allah ı ve Resulünü inkar ettiler ve fasık olarak öldüler. 85.Onların malları ve evlatları seni imrendirmesin.
Allah bunlarla ancak, dünyada kendilerine azap etmeyi ve canlarının kafir olarak çıkmasını istiyor. 86.
Allah a iman edin ve Resulü ile birlikte cihat edin diye bir sure indirildiğinde, onlardan servet sahibi olanlar, senden izin istediler ve Bizi bırak da oturup kalanlarla birlikte olalım dediler. 87.Onlar geride kalan (kadın ve çocuk)larla birlikte olmaya razı oldular ve kalpleri mühürlendi.
Artık onlar anlamazlar. 88.Fakat peygamber ve beraberindeki mü minler, mallarıyla, canlarıyla cihat ettiler.
Bütün hayırlar işte bunlarındır.
İşte bunlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. 89.Allah onlara, içinde ebedi kalacakları, içinden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır.
İşte bu büyük başarıdır. 90.Bedevilerden mazeret ileri sürenler, kendilerine izin verilsin diye geldiler.
Allah a ve Resulüne yalan söyleyenler ise (mazeret bile belirtmeden) oturup kaldılar.
Onlardan kafir olanlara elem dolu bir azap isabet edecektir. 91.Allah a ve Resulüne karşı sadık ve samimi oldukları takdirde, güçsüzlere, hastalara ve (seferde) harcayacakları bir şey bulamayanlara (sefere katılmadıkları için) bir günah yoktur.
İyilikte bulunan kimselerin (kınanması) için de bir sebep yoktur.
Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. 92.Kendilerini bindirip (cepheye) sevk edesin diye sana geldikleri zaman, senin, Sizi bindirebileceğim bir şey bulamıyorum dediğin; bu uğurda harcayacakları bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözleri yaş döke döke geri dönen kimselere de bir sorumluluk yoktur. 93.Sorumluluk ancak, zengin oldukları halde senden izin isteyenleredir.
Bunlar, geri kalan (kadınlarla) birlikte olmaya razı oldular.
Allah ta kalplerini mühürledi.
Artık onlar bilmezler. 94.Onlara döndüğünüzde, size mazeret beyan edeceklerdir.
De ki: Mazeret beyan etmeyin.
Size kesinlikle inanmayız.
Çünkü Allah bize sizin durumunuzu bildirdi.
Bundan böyle davranışlarınızı Allah da Resulü de görecek.
Sonra hepiniz, gaybı da görülen alemi de bilene döndürüleceksiniz de yapmakta olduğunuz şeyleri size haber verecek. 95.Yanlarına döndüğünüz zaman, kendilerini rahat bırakmanız için size Allah adıyla yemin edeceklerdir.
Artık onların peşini bırakın.
Çünkü onlar pistir.
Kazandıklarının karşılığı olarak, varacakları yer de cehennemdir. 96.Kendilerinden razı olasınız diye, size yemin edeceklerdir.
Siz onlardan razı olsanız bile, Allah o fasıklar topluluğundan asla razı olmaz. 97.Bedeviler inkar ve nifak bakımından daha ileri ve Allah ın peygamberine indirdiği hükümlerin sınırlarını tanımamaya daha yatkındırlar.
Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 98.Bedevilerden öyleleri vardır ki, (Allah yolunda) harcayacakları şeyi bir zarar sayar ve (bundan kurtulmak için) size belalar gelmesini beklerler.
Kötü belalar kendi başlarına olsun.
Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. 99.Bedevilerden kimileri de vardır ki, Allah a ve ahiret gününe inanır.
Harcayacaklarını, Allah katında yakınlığa ve Peygamberin dualarını almağa vesile sayarlar.
Bilesiniz ki bu, (Allah katında) onlar için yakınlıktır.
Allah onları rahmetine sokacaktır.
Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. 100.İslam ı ilk önce kabul eden muhacirler ve ensar ile, iyilikle onlara uyanlar var ya, Allah onlardan razı olmuş; onlar da O ndan razı olmuşlardır.
Allah onlara içinden ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetler hazırlamıştır.
İşte bu büyük başarıdır. 101.Çevrenizdeki bedevilerden birtakım münafıklar vardır.
Medine halkından da münafıklıkta direnenler var ki sen onları bilmezsin.
Biz onları biliriz.
Onlara iki defa azap edeceğiz.
Sonra da büyük bir azaba itileceklerdir. 102.Diğer bir kısmı ise, günahlarını itiraf ettiler.
Bunlar salih amelle kötü ameli birbirine karıştırmışlardır.
Umulur ki Allah tövbelerini kabul eder.
Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. 103.Onların mallarından, onları kendisiyle arındıracağın ve temizleyeceğin bir sadaka (zekat) al ve onlara dua et.
Çünkü senin duan onlar için sükunettir (Onların kalplerini yatıştırır.) Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. 104.Onlar, kullarının tövbesini kabul edenin ve sadakaları alanın Allah olduğunu; tövbeyi çok kabul edenin, çok merhametli olanın Allah olduğunu bilmediler mi? 105.De ki: Çalışın, yapın.
Yaptıklarınızı Allah da, Rasulü de, mü minler de göreceklerdir.
Sonra gaybı da, görülen alemi de bilen Allah ın huzuruna döndürüleceksiniz.
O da size bütün yapmakta olduğunuz şeyleri haber verecektir. 106.(Sefere katılmayanlardan) diğer bir kısmı da, Allah ın emrine bırakılmışlardır.
Bunlara ya azap eder ya da tövbelerini kabul eder.
Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 107.Bir de zararlı faaliyetlerde bulunmak, küfre yardım etmek, mü minler arasına ayrılık sokmak için ve öteden beri Allah ve Resulüne karşı savaşanlara üs olsun diye bir mescit yapanlar vardır.
Bunlar, Bizim iyilikten başka hiçbir kasdımız yok diye de mutlaka yemin ederler.
Ama Allah şahitlik eder ki bunlar mutlaka yalancıdırlar. 108.Onun içinde asla namaz kılma.
İlk günden temeli takva (Allah a karşı gelmekten sakınmak) üzerine kurulan mescit (Kuba mescidi), içinde namaz kılmana elbette daha layıktır.
Orada temizlenmeyi seven adamlar vardır.
Allah da tertemiz onları sever. 109.Binasını takva (Allah a karşı gelmekten sakınmak) ve onun rızasını kazanmak temeli üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır, yoksa binasını çökmeye yüz tutmuş bir yarın kenarına kurup, onunla birlikte kendisi de cehennem ateşine yuvarlanan kimse mi?
Allah zalimler topluluğunu doğru yola erdirmez. 110.Kurmuş oldukları binaları, (ölüp de) kalpleri paramparça olmadıkça yüreklerinde sürekli bir kuşku olarak kalmaya devam edecektir.
Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 111.Şüphesiz Allah, mü minlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır.
Artık, onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler.
Allah bunu Tevrat ta, İncil de ve Kur an da kesin olarak va detmiştir.
Kimdir sözünü Allah tan daha iyi yerine getiren?
O halde, yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin.
İşte asıl bu büyük başarıdır. 112.Bunlar, tövbe edenler, ibadet edenler, hamdedenler, oruç tutanlar, rüku ve secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah ın koyduğu sınırları hakkıyla koruyanlardır.
Mü minleri müjdele. 113.Cehennem ehli oldukları açıkça kendilerine belli olduktan sonra, -yakınları da olsalar- Allah a ortak koşanlar için af dilemek ne Peygambere yaraşır ne de mü minlere. 114.İbrahim in, babası için af dilemesi, sadece ona verdiği bir söz yüzündendi.
Onun bir Allah düşmanı olduğu kendisine açıkça belli olunca, ondan uzaklaştı.
Şüphesiz İbrahim, çok içli, yumuşak huylu bir kişiydi. 115.Doğru yola ilettikten sonra, sakınacakları şeyleri kendilerine apaçık bildirmedikçe, Allah bir toplumu saptıracak değildir.
Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir. 116.Şüphesiz göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız Allah ındır.
O diriltir ve öldürür.
Sizin için Allah tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır. 117.Andolsun Allah; Peygamber ile içlerinden bir kısmının kalpleri eğrilmeğe yüz tuttuktan sonra, sıkıntılı bir zamanda ona uyan muhacirlerle ensarın tövbelerini kabul etmiştir.
Evet, onların tövbelerini kabul etmiştir. 118.Savaştan geri kalan üç kişinin de tövbelerini kabul etti.
Yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları da kendilerini sıktıkça sıkmış, böylece Allah(ın azabın)dan yine ona sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı.
Sonra (eski hallerine) dönsünler diye, onların tövbelerini de kabul etti.
Şüphesiz Allah, tövbeyi çok kabul eden ve çok merhamet edendir. 119.Ey iman edenler!
Allah a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun. 120.Medine halkı ve onların çevresinde bulunan bedevilere, Allah ın Resulünden geri kalmak, kendi canlarını onun canından üstün tutmak yaraşmaz.
Çünkü onların, Allah yolunda çektikleri susuzluk, yorgunluk, açlık, kafirleri öfkelendirmek üzere bir yere adım atmaları ve düşmana karşı herhangi bir başarı kazanmaları gibi hiçbir olay yoktur ki karşılığında kendilerine iyi bir amel (in sevabı) yazılmış olmasın.
Şüphesiz Allah iyilik yapanların mükafatını elbette zayi etmez. 121.Allah yolunda küçük, büyük bir harcama yapmazlar ve bir vadiyi katetmezler ki (bunlar), Allah ın, yaptıklarının daha güzeliyle kendilerini mükafatlandırması için hesaplarına yazılmış olmasın. 122.(Ne var ki) mü minlerin hepsi toptan seferber olacak değillerdir.
Öyleyse onların her kesiminden bir grup da, din konusunda köklü ve derin bilgi sahibi olmak ve döndükleri zaman kavimlerini uyarmak için geri kalsa ya!
Umulur ki sakınırlar. 123.Ey iman edenler!
Kafirlerden (öncelikle) yakınınızda olanlarla savaşın ve sizde bir sertlik bulsunlar.
Bilin ki Allah kendisine karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir. 124.Herhangi bir sure indirildiğinde, içlerinden, (alaylı bir şekilde) Bu hanginizin imanını artırdı? diyenler olur.
İman etmiş olanlara gelince, inen sure onların imanını artırmıştır.
Onlar bunu birbirlerine müjdelerler. 125.Kalplerinde hastalık olanların ise, pisliklerine pislik katmış (küfürlerini artırmış), böylece kafir olarak ölüp gitmişlerdir. 126.Görmüyorlar mı ki, onlar her yıl bir veya iki kere belaya çarptırılıp imtihan ediliyorlar.
Sonra ne tövbe ederler, ne de ibret alırlar. 127.Bir sure indirildi mi, Sizi bir kimse görüyor mu? diye birbirlerine göz ederler, sonra da sıvışıp giderler.
Anlamayan bir toplum olmalarından dolayı, Allah onların kalplerini çevirmiştir. 128.Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir.
O size çok düşkün, mü minlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir. 129.Eğer yüz çevirirlerse de ki: Bana Allah yeter.
O ndan başka hiçbir ilah yoktur.
Ben ancak O na tevekkül ettim.
O, yüce Arşın sahibidir.
Tevbe Suresi Konusu Surede yer alan başlıca konular şunlardır: Antlaşmalarını bozan müşriklere fesih bildirimi yapılıp Mescid-i Haram çevresinin putperestlerden arındırılması, Allah ve resulüne bağlılığın ve iman kardeşliğinin diğer bütün dünyevi bağların üstünde tutulması gerektiği, Allah ın nimetlerini ve yardımlarını hiçbir zaman göz ardı etmeksizin iman mücadelesindeki azim ve kararlılığın korunması, özellikle Tebük Seferi ne hazırlık, Tebük e gidiş ve dönüş sırasında münafıkların sergiledikleri davranışlar, müslümanların böyle sıkıntılı durumlarda hataya düşme ihtimallerinin artması, Ehl-i kitap la ilişkiler, cizye ve zekat hükümleri, bedevi Araplar ın dini bildirimler karşısındaki tavırları, yaptığı kötülüklerden samimi pişmanlık duyanların tövbelerinin kabulü hususunda yüce Allah ın ne kadar lutufkar olduğu, Resulullah a canla başla destek olan ilk müslümanların ve onların yolunu izleyenlerin Allah katında çok üstün bir mertebeye sahip oldukları, Hz.
Muhammed in müminlere karşı engin şefkati, bu gerçekleri görmezden gelenlere karşı arşın sahibi yüce Allah a sığınmak, O na güvenip dayanmak gerektiği.Tevbe Suresi Nuzül Mushaftaki sıralamada dokuzuncu, iniş sırasına göre yüz on üçüncü suredir.
Maide suresinden sonra, Nasr suresinden önce Medine de nazil olmuştur.
Müfessirler arasındaki hakim kanaate göre son iki ayeti Mekke de inmiştir. 113. ayetinin de Mekke de indiğine dair bir rivayet bulunmaktadır.
Hicretin 9. yılında nazil olmaya başlayan bu surenin Kur an ın en son inen suresi olduğu yönünde bir rivayet de vardır (Şevkani, II, 378; Elmalılı, IV, 2441).
İçeriği ve konusuna ilişkin tarihi bilgiler, surenin hemen tamamının Tebük Seferi nden az bir zaman önce başlayıp sefer süresince ve seferden hemen sonraki günlerde, en büyük kısmıyla da Medine den Tebük e yapılan uzun yürüyüş sırasında vahyedildiğini göstermektedir (bk.
Esed, I, 343).
Aşağıda açıklanacağı üzere surenin baş kısmı Tebük Seferi ni takiben yani kronolojik sıra itibariyle diğer kısımlarından sonra inmiştir.
Hz.
Peygamber Tebük Seferi nden döndükten sonra Hz.
Ebu Bekir i hac emiri olarak görevlendirmişti.
Ebu Bekir beraberindeki müslümanlarla hareket ettikten sonra bu surenin baş kısmı nazil oldu.
Bunun üzerine Resulullah suredeki buyrukları hac esnasında insanlara tebliğ etmesi için Hz.
Ali ye görev verdi.
Hz.
Ali hac kafilesine yolda yetişti.
Hz.
Ebu Bekir ona amir sıfatıyla mı yoksa memur sıfatıyla mı geldiğini sordu.
O sadece sureyi hac sırasında insanlara tebliğ etmekle memur olduğunu söyledi.
Birlikte Mekke ye gittiler.
Hz.
Ali kurban bayramının birinci günü Cemre-i Akabe yanında insanlara hitap etti, kendisinin Hz.
Peygamber in elçisi olduğunu bildirip sureden otuz veya kırk (Mücahid den yapılan rivayete göre on üç) ayet okudu ve şu dört hususu özellikle tebliğ etmekle görevli olduğunu söyledi: Bu yıldan sonra Kabe ye müşrik yaklaşmayacak, kimse Kabe yi çıplak tavaf etmeyecek, mümin olmayan cennete giremeyecek, verilen söz mutlaka tutulacaktır (Zemahşeri, II, 138; Razi, XV, 218).
Tevbe Suresi Fazileti Diğer surelerden farklı olarak bu surenin başında besmele nin olmaması şu iki sebeple açıklanmaktadır: a) Bu surenin, aralarındaki anlam ve içerik yakınlığı itibariyle Enfal suresinin devamı olma ihtimali.
Hz.
Peygamber den bu surenin Enfal veya başka bir surenin parçası olduğuna dair bir açıklama nakledilmiş olmadığı için bu ihtimal zayıf bulunmuştur.
Bu görüş şu açıdan da eleştirilmiştir: Eğer sebep bu olsaydı sadece Enfal suresinden bu sureye geçerken besmele okunmaması gerekirdi, oysa bu sureye başlarken de besmele okunmaz (Elmalılı, IV, 2442-2443). b) Surenin müşriklere ağır bir ihtarla ve –ayetin tefsiri sırasında açıklanacak sebeplere binaen– onlarla yapılmış antlaşmanın bozulup savaş ilan edilmesi talimatıyla başlaması.
Bu izaha göre, besmele güven ve rahmetin ifadesi olduğundan iki zıt ifadenin birlikte okunması uygun görülmemiştir.
Başka bazı surelerin de savaş buyruğu içerdiği (Derveze, XII, 66) veya yazıklar olsun gibi ifadelerle başladığı (Alusi, X, 61) gerekçesiyle bu izah eleştirilmişse de, başka bir surenin başında böyle şiddetli bir uyarı ve ahdi bozma ifadesi yer almamaktadır.
Bu konudaki izah farklılıkları bir yana, İslam alimleri bu surenin başında besmelenin yazılmaması ve okunmaması gerektiği hususunda fikir birliği içindedirler.
Bunun herkesçe kabul edilen ortak sebebi Resulullah ın bu surenin başında besmeleyi yazdırmamış olmasıdır.
Bu durum, Kur an ın hiçbir değişikliğe uğratılmaksızın, aynen Hz.
Peygamber den öğrenildiği biçimde sonraki nesillere aktarılması konusunda sahabenin büyük bir titizlik gösterdiğini ve bu ulvi emanetin nesiller boyu özenle korunduğunu açıkça ortaya koyan kanıtlardan biri sayılmalıdır (Razi, XV, 216; Mevdudi, II, 179).
Şu hususa da işaret edilmelidir ki, Tevbe suresinde besmele çekilmemesi bu surenin başıyla ilgilidir.
Şayet Kur an okumaya bu surenin başından başlanacaksa sadece euzü çekilir; daha sonraki bir ayetinden başlanacaksa euzü ile birlikte besmele de okunur.
Enfal suresinden Tevbe suresine geçilirken ise euzü-besmele okumaksızın kıraate devam edilir.Tevbe Suresi Tefsiri (Kur an Yolu) İnsani ilişkilerin sağlıklı bir biçimde sürdürülmesinde ve toplumsal düzenin tesisi ve korunmasında antlaşma ve sözleşmeler çok önemli bir yere sahiptir.
Sözleşmelerin güvenilir olması ve işlevini ifa edebilmesi de ahde vefa ilkesinin korunmasına bağlıdır.
Kur an gerek insanın kendisini yaratan Allah a verdiği söz, gerekse başka insanlarla yaptığı sözleşmeler anlamında ahid kavramı üzerinde önemle durmuş ve değişik vesilelerle ahde vefa ilkesine vurgu yapmıştır (Bakara 2/40; Maide 5/1, 7).
Daha peygamberlik öncesi dönemde yakın çevresi tarafından güvenilir, sözünde durur bir kişi olmasıyla tanınan Hz.
Muhammed de peygamberliği süresince karşılaştığı bütün zorluklara rağmen bu ilkeden ödün vermemiş ve bu konuda çevresindeki müminlere iyi bir örnek olmuştur.
İşte yaklaşık yirmi iki yıllık bir süre içinde İslamiyet in amansız düşmanları olan Mekke putperestleriyle ilişkilerinde bile sözünde durma ve ahde vefa konusunda titiz davranan ve ashabı tarafından bu husustaki duyarlılığı çok iyi bilinen Resulullah ın daha önce yapılmış bir antlaşmayı yok sayıp birdenbire sahip olduğu gücü ön plana çıkarması beklenemezdi.
Fakat içten içe yıkıcı faaliyetlerde bulunarak müslümanları birbirine düşürmeye çalışan ve bunu temin için münafıklarla iş birliği yapan müşriklerin mevcut antlaşma hükümlerini fiilen bozmaları karşısında, içi boşaltılmış bir antlaşmayı istismar etmelerine de müsaade edilemezdi.
Müşriklerin antlaşma hükümlerini sinsice ihlal etmeleri ve hıyanet içinde bulunmaları karşısında Resulullah ın da bu antlaşmaları bozabileceği Enfal suresinde bildirilmiş (8/58) ve bu konuda müslümanların fikri bir hazırlık içinde olmaları sağlanmıştı.
Tebük Seferi nde yaşanan birçok olay da müslümanlarla birlikte hareket ediyor görünen kişilerin gerçek yüzlerini açığa çıkarma açısından onlara önemli tecrübeler kazandırmıştı.
Nihayet Tebük Seferi ni takiben bu bildirimin yapılması zamanının geldiği Resulullah a vahyedildi: Müslümanların antlaşma yaptığı müşrikler artık bu antlaşmanın geçersiz olduğunu bilmeliydiler!
Peygamber in bizzat bulunmayıp emir olarak Hz.
Ebu Bekir i görevlendirdiği hac esnasında bu duyuru yapılacak ve buna bağlı sonuçlar kendilerine hatırlatılacaktı.
Türkçe de berat şeklinde telaffuz edilen berae, sözlükte, bir işten veya sorumluluktan sıyrılmak, kötü bir durumdan uzaklaşmak, katışık halden çıkıp duru hale gelmek gibi anlamlara gelir.
Borçlu için beri oldu denince borçtan, hasta için beri oldu denince de hastalıktan kurtulduğu ve asli durumuna döndüğü kastedilir.
Beraet-i zimmet asıldır şeklindeki hukuk kaidesinde geçen beraet kelimesi suçsuz ve borçsuz olmayı ifade eder.
Bu kelimenin bir de toplumlar arası ilişkiler ve savaş hukuku bakımından ifade ettiği bir anlam vardır ki, o da taraflar arasında dostluk ilişkisinin kopması, dokunulmazlık ve güven ilkesinin geçerliliğine son verilmesi, daha önceki taahhütlerin sorumluluğundan kurtulma, kısaca ilişki kesmedir. 1. ayette geçen berae kelimesini yapılan bildirimin içeriği dikkate alınarak ve bunun şiddetli bir ihtar olduğunu belirtmek üzere ültimatom şeklinde çevirmek mümkündür.
Fakat milletlerarası ilişkiler terminolojisinde bu kelimenin kullanıldığı anlam ile ayetteki berae kelimesinin tam olarak örtüştüğü söylenemez.
Ayette bildirimde bulunan taraf Allah ve resulü, bildirimin yapıldığı taraf ise müslümanların kendileriyle antlaşma yaptıkları müşrikler şeklinde ifade edilmiştir.
Burada şöyle bir anlatım inceliğinin bulunduğu görülmektedir: Müşriklerle muahede konusunda kendileriyle antlaşma yaptığınız ifadesi kullanılarak yüce Allah ın böyle bir antlaşmaya taraf olamayacağı, sadece belirli şartlarda müslümanların bu tür bir akdin tarafı olabilecekleri ima edilmiş olmaktadır (Razi, XV, 217).
Hz.
Peygamber in bu akde taraf olması ise Allah ı temsilen değil müslümanların temsilcisi ve yöneticisi sıfatıyladır.
Nitekim bu duyurunun ne zaman yapılacağını bildiren 3. ayette Allah ve resulünün müşriklerle hiçbir bağının bulunmadığı ayrıca ifade edilmiş ve Hz.
Peygamber de müşriklerin bulunabileceği hicretin 9. yılındaki bu hacda bulunmamıştır. 7. ayette de bu ince manayı koruyan bir ifade kullanıldığı görülmektedir.
Resulullah ın sefere gönderdiği kumandanlara şu mealde bir talimat vermesi de bu yorumu güçlendirici niteliktedir: Bir kaleyi kuşatıp da oranın ahalisi senden Allah ve resulü adına antlaşma yapmanızı isterse bunu kabul etme, kendin ve arkadaşların adına antlaşma yap; zira kendinin veya arkadaşlarının taahhüdünü ihlal etmen Allah ve resulünün taahhüdünü ihlal edilmiş hale düşürmekten iyidir.
Yine, bir kaleyi kuşatıp da oranın ahalisi senden kendileri hakkında Allah ın hükmünü vermeni isterlerse, bunu kabul etme, kendi hükmünü ver; çünkü onlar hakkında Allah ın hükmünü isabet ettirip ettiremeyeceğini bilemezsin (Müslim, Cihad , 3).
Muhatapların hiç süre verilmeksizin, aniden antlaşmaya son verildiği ve böylece haksızlığa uğratıldıkları iddiasında bulunamamaları için 2. ayette kendilerine dört ay süre verildiği bildirilmiştir.
Bu ayetteki serbestçe dolaşın şeklinde çevrilen sihu emrinin masdarı olan siyaha(t) , Arap dilinde sıradan bir gezintiyi değil, gerekli hazırlıklar yapılarak çıkılan planlı yolculuğu ifade eder.
Böylece kendi aykırı davranışları sebebiyle antlaşmaları feshedilen müşriklere, güven içinde dolaşarak kendilerini korumak için her türlü önlemi alabilecekleri, diledikleri gibi hareket edip geleceklerini güvenceye alma yollarını araştırabilecekleri hatırlatılmakta, hatta emir kipi kullanılarak kendilerine tanınan bu imkandan sonra artık sorumluluğun da kendilerine ait olacağı ima edilmektedir (Elmalılı, IV, 2448).
Bununla birlikte ayetin devamında müşriklerin Allah ı asla aciz bırakamayacakları ve Allah ın inkarcıları rüsva edeceği yönünde bir uyarı yapılmaktadır.
Müteakip ayetlerle birlikte değerlendirildiğinde, burada müşriklere şu hususlar bildirilmiş olmaktadır: Verilen süreden sonra artık antlaşma güvencesinden yararlanamazsınız.
Şayet eski tavırlarınızda ısrar ederseniz ve İslam ın müslümanlar için en kutsal mekan ilan ettiği Kabe nin çevresinde varlığınızı ve egemenliğinizi sürdürmeye çalışırsanız müslümanlara karşı savaş açmış sayılırsınız ve bunun sonuçlarına katlanırsınız.
Fakat biliniz ki bu şekilde süre verilmesinin sebebi acizlik değil, size düşünüp taşınma ve tövbe etme imkanı sağlamaktır; yine biliniz ki Allah ın iradesini aşamazsınız, O nu aciz bırakamazsınız ve rezil rüsva olmayı göze almış olursunuz; eğer tövbe ederseniz bu sizin için daha iyi olur (Razi, XV, 220).
Burada verilen dört aylık sürenin başlangıcı ve bitimi hakkında tefsirlerde farklı açıklamalar yer almaktadır (Taberi, X, 59-62, 65-66; Zemahşeri, II, 138; Razi, XV, 219-220, 225).
Bazı müfessirler Tevbe suresinin Şevval ayında indiği bilgisinden hareketle bu sürenin Muharrem ayının sonunda bitmesi gerekeceğini ileri sürmüşlerdir.
Fakat ayetin, Hz.
Ebu Bekir in hac için gönderilmesini takiben indiği, burada antlaşmanın feshini takiben belirli bir müddet tanınmasının amaçlandığı ve bunun hac esnasında (Zilhicce ayının 9 veya 10. günü) tebliğ edildiği dikkate alınınca, dört aylık bu sürenin Zilhicce nin 10 undan Rebiülahir in 10 una kadar olduğunu kabul etmek gerekir.
Nitekim Taberi, süre verilen tarafın bunu bilmesi gerektiği ilkesine ve bu bildirimin de hac esnasında yapıldığı olgusuna dikkat çekerek anılan görüşü eleştirmektedir (X, 66).
Bununla birlikte, o yıl Zilhicce nin onu sayılan hac gününün gerçekte Zilkade ayına tesadüf ettiği rivayeti esas alındığında, bu süre 10 Rebiülevvel de sona ermiş olmaktadır; zira o sırada henüz müşriklerin nesi adeti kalkmamıştı ve aylar Resulullah ın haccında yerine oturmuştu ( nesi hakkında bilgi için bk. ayet 37).
Ayette belirtilen dört aylık sürenin ilgilileri hakkında birçok izah yapılmıştır.
Bu izahlar ile 4 ve 7. ayetlerde ahidlerine sadakat gösterenler için getirilen istisnalar birlikte değerlendirildiğinde, buradaki süre ile müşriklerle yapılmış antlaşmaların süreleri arasındaki ilişkiyi şöyle açıklamak uygun olur: Antlaşmalarına sadakat gösterenler bakımından daha önce belirlenmiş süreye uymak gerekir; burada belirlenen süre antlaşma hükümlerini çiğneyenler hakkındadır.
Bunlardan müddeti ayette belirtilenden daha fazla kalmış olanlar hakkında bu süre kısaltılmış, daha az kalmış olanlar ile süre tayin edilmeden antlaşma yapılanlara ise bu kadar süre verilmiştir (Taberi, X, 59-63, 65-66,77; Razi, XV, 219).
Şu var ki Taberi, buradaki dört ay ın müslümanlarla aralarında antlaşma bulunan, 5. ayetteki haram aylar ın ise müslümanlarla aralarında antlaşma bulunmayan müşrikler hakkında olduğu kanaatindedir.
Buna göre, süresiz antlaşması bulunan veya süreli olmakla beraber ahdini bozmuş bulunan müşriklere o yılın hac gününden itibaren dört ay (10 Rebiülahir e kadar) müddet tanınmış, antlaşması bulunmayan müşrikler bakımından ise verilen süre muharrem ayının sonunda (yapılan bildirimden elli gün sonra) bitmiş olmaktadır (X, 66).
Fakat 5. ayetteki haram aylar ın İslami terminolojide eşhür-i hurum diye bilinen (bk. ayet 36) aylar şeklinde anlaşılması ve böylece antlaşması bulunmayan müşriklere iki aydan az bir süre tanındığı sonucunun çıkarılması bu sure ile getirilen düzenlemenin ruhu ile bağdaşır görünmemektedir.
Zira antlaşmasını bozan müşriklere bile dört ay güvence ve düşünme fırsatı veren bir düzenlemede, –antlaşması bulunmayanlar sürekli savaş halinde kabul edilse dahi– hiç değilse ahdi bozmuş durumda bulunmayan bu kesim için diğerine göre çok kısa bir süre tanınması anlamlı görünmemektedir. 3. ayetin büyük hac günü diye çevrilen kısmıyla ne kastedildiği hususunda değişik açıklamalar yapılmıştır.
Bunlardan birine göre Hudeybiye Antlaşması ndan sonra yapılan umreye hacc-ı asgar (küçük hac) dendiği için, İslam da ilk defa hicretin 9. yılı yapılan bu hacca da onun mukabili olmak üzere hacc-ı ekber (büyük hac) denmiştir.
Taberi nin de tercih ettiği bu yoruma göre ayette geçen büyük sıfatı sırf o yılın haccına özgü değildir, umre mahiyetinde olmayan hac ilk defa o yıl başladığı için böyle anılmıştır ve daha sonraki bütün haclar için bu sıfat geçerlidir (X, 75-76).
Bazı alimler bu haccın böyle nitelenmesinin sebebini, o yıl müslümanların ve müşriklerin bir arada bulunmaları ve haccın bir Ehl-i kitap bayramına tesadüf etmesi şeklinde açıklamışlar, gerek daha önce gerekse daha sonra böyle bir durumun benzerine rastlanmadığını belirtmişlerdir (Taberi, X, 75; Zemahşeri, II, 138-139).
Bazı alimler de inkarcıların bayramının Allah ın hoşnut olmadığı günlerden olduğu gerekçesiyle bu yoruma karşı çıkmışlardır.
Razi bu eleştiriyi isabetsiz bulur ve burada maksadın, bütün bu inanç gruplarınca o günün büyük telakki edildiğini belirtmek olduğunu kaydeder (XV, 221-222).
Diğer bir yorum da şöyledir: Ayette o yılın haccı için böyle niteleme yapılması, İslam ın başarı ve üstünlüğünü, putperestliğin zelil hale düştüğünü ilan eden hac olması sebebiyledir.
O yılın haccı bu açıdan özel bir önemi haiz olmakla beraber, müslümanlar nezdinde en yüce değere sahip hac kuşkusuz Resulullah ın ertesi sene yaptığı Veda haccıdır ve ayetteki niteleme bunu da kapsamaktadır.
Nitekim Hz.
Peygamber kendi bulunduğu hac hakkında Bu en büyük hac günüdür buyurmuşlardır.
Bu sebeple ayetteki hacc-ı ekber tabirini, ilanın yapıldığı hac günü açısından hicri 9. yılda yapılan hac diye, bu ilanın sonuçlarının tam olarak gerçekleşmesi açısından ise Veda haccı diye anlayanlar olmuştur.
Bazı müfessirlere göre ise buradaki büyüklük vasfı, o yılki haccın başka haclarla veya ibadetlerle karşılaştırılması anlamını içermemekte, hac ibadetinin en büyük kısmına işaret etmektedir; bu anlamıyla büyüklük bütün hacların o önemli kısmı hakkında geçerlidir.
Ayette önemli kısım yevm kelimesiyle ifade edilmiştir.
Arapça da yevm kelimesi hem vakit hem de gün anlamına geldiği için burada belirli bir günün değil hac vaktinin tamamının kastedildiğini ileri sürenler olmuştur (Taberi, X, 74).
Fakat burada bir süre tanıma hükmünün bulunduğu ve sürenin başlangıcının muayyen olması gerektiği için bunu belirli bir gün olarak anlamak bağlama uygun düşer.
Bu günün ise arefe veya bayram günü olabileceği söylenmiştir.
Gerek haccın tamam olmasını sağlayan fiiller gerekse bu ayet uyarınca yapılan duyuruya ilişkin tarihi bilgiler (Zemahşeri, II, 138) dikkate alındığında, buradaki maksadın bayram günü olduğu görüşü daha kuvvetli görünmektedir (Taberi, X, 67-75).
Ayette sözü edilen duyuru, surenin nüzulü hakkında bilgi verilirken açıklandığı üzere, Hz.
Ali tarafından yapılmıştır.
Bunu, konuyla ilgili bazı rivayetler ve o günkü Arap adetleri ışığında Hz.
Ali nin Ehl-i beyt ten olması ile izah etmek mümkündür (Elmalılı, IV, 2441).
Fakat bazı Şiiler in yaptığı gibi bu rivayetleri ve olayı ön yargılı bir yoruma tabi tutarak bundan Allah ın elçisine gelen vahiyleri tebliğ görevinin, dolayısıyla halifelik hakkının Hz.
Ali ye ait olduğu sonucunu çıkartmak tamamen mezhep taassubuna dayalı bir yaklaşımdır (Şii tefsirlerinde tebliğ görevinin Ebu Bekir e verildikten sonra ondan alınıp Ali ye tevdi edildiği hususuna vurgu yapılır, bk.
Tabersi, V, 8-9).
Bu tür saptırılmış yorumlarla her ikisi de ilk müslümanlardan ve İslam büyüklerinden olan Hz.
Ebu Bekir ve Hz.
Ali nin karşı karşıya getirilmesi, Resulullah ın önemi üzerinde ısrarla durduğu birlik beraberlik ruhuyla ve tarihi verilerle bağdaşmaz.
Hz.
Peygamber in Hz.
Ebu Bekir i hac emiri olarak görevlendirdiği ve hac esnasında tebliğ edilecek bu ayetlerin, onun yola çıkmasından sonra nazil olduğu ortadadır.
Böyle bir durumda Hz.
Ali nin bu iş için görevlendirilmesi gayet normaldir.
Zira –onun diğer vasıfları yanında– Hz.
Ebu Bekir e göre daha genç olduğu, tebliğ işinin ise gür bir ses istediğini göz ardı etmemek gerekir.
Yine unutmamak gerekir ki, bu ayetler indiğinde onları Resulullah tan öğrenip ezberleyen Hz.
Ali dir.
Hz.
Ebu Bekir in bunları Hz.
Ali den öğrenip tam olarak ezberlemesi ve halka duyurması yerine doğrudan Hz.
Ali nin tebligatı yapması daha makuldür.
Kaldı ki hadis kaynakları da, duyuru esnasında Hz.
Ali yorulunca buyrukları Hz.
Ebu Bekir in tebliğ ettiğini haber vermektedir (Ateş, IV, 32).
Siyer kaynakları incelendiğinde, müslümanların putperestlere bu bildirimi yapabilecek duruma gelinceye kadar ne büyük haksızlıklara maruz kaldıkları ve dayanılmaz acı ve eziyetlere katlandıkları açıkça görülür.
Böyle bir mücadelenin sonunda büyük bir başarı elde eden tarafın, bütün beşeri istek, eğilim ve zaaflarını yenip karşı tarafa yeni fırsatlar tanıması kolay bir iş değildir.
Fakat İslamiyet in temel hedefi insanlığı hidayete ve aydınlığa eriştirmek olduğu için Kur an hemen bu muhtemel zaafların önüne set çekip karşı tarafa tövbe imkanı verilmesini istemektedir.
Ardından, müşriklere tövbeye yanaşmadıkları takdirde müslümanlara savaş açma iradesi ortaya koymuş olacakları, fakat asla Allah ı aciz bırakamayacakları tekrar hatırlatılmaktadır.
İnkarcıların azabın dünyadakinden ibaret olmayıp asıl şiddetli azabın ahirette olduğunu bilmeleri için ve onların dünya görüşünü hafife alan bir üslupla ayetin sonunda İnkarcıları elem veren bir azapla müjdele! buyurulmuştur (Razi, XV, 223). 4. ayette ahde vefa ilkesinin önemine yeni bir vurgu yapılarak 2. ayette verilen genel sürenin ahdi bozanlarla ilgili olduğuna işaret edilmekte, müslümanlarla yaptıkları ahidlerine tam olarak riayet etmiş ve müslümanlar aleyhine başkalarına destek vermemiş olan müşriklere antlaşmadaki süre doluncaya kadar mühlet verilmesi istenmektedir.
Surenin nüzulü hakkında bilgi verilirken belirtildiği üzere Hz.
Ali tarafından özellikle ilan edilen dört husustan biri şu idi: Verilen söz tutulacak.
Resulullah ın talimatına binaen yapılan duyuru ayetteki bu hüküm hakkında duyarlı davranılmasını ve antlaşmayı bozanlarla ahdine vefa gösterenlerin bir tutulmamasını sağlamayı hedefliyordu.
İbn Abbas tan nakledildiğine göre, kalan en uzun süre Kinane kabilesine bağlı bir kol ile yapılan antlaşmada yer alıyordu ve bu sürenin dolmasına dokuz ay kalmıştı (Razi, XV, 224; bu konuda ayrıca bk. ayet 7); bu müddet tamam olunca Arap yarımadasında özel antlaşması bulunan hiçbir müşrik kalmamış oldu.
Ayetin sonunda Allah ın müttakileri (sakınanlar) sevdiği belirtilerek ahde vefanın takvanın icaplarından olduğu da hatırlatılmaktadır. 5. ayette, haram aylar çıkınca artık müşriklerin sıkı bir takibe alınmaları gerektiği bildirilmiştir.
Zira süre verilerek yapılan bildirimden sonra karşı tarafın ilan edilen yasak bölgede müşrik sıfatıyla varlığını sürdürmeye çalışması savaşı tercih etmiş oldukları anlamına gelecektir.
Onlara bu aşamada toleranslı davranılması ise, inançlarının icaplarını yerine getirmelerine müsaade etme, dolayısıyla tevhid inancının sembolü olarak inşa edilen Kabe yi tekrar putperestliğin eline teslim etme sonucunu beraberinde getirirdi.
Bu sebeple ayetteki buyruğa göre onların takibi konusunda asla gevşek davranılmayacak, geçit başlarını tutup gözetleme, muhasara altına alma, esir alma ve gerektiğinde öldürme dahil, Kabe çevresinin müşrik varlığı ve egemenliğinden ebedi olarak arındırılması için lüzumlu her tedbir alınacaktı.
Resulullah ın vefatından hemen sonra ortaya çıkan dinden dönme hareketleri de, bu kesin tavır ve köklü icraatın ne kadar isabetli olduğunu açıkça ortaya koymuştur.
Fakat aynı ayete göre, onlara tövbe yolu açık tutulacak, namazlarını kılar ve zekatlarını verirlerse, yani en azından dış dünyaya yansıyan davranışları itibariyle müslüman kimliği sergilerlerse onlara dokunulmayacaktır.
Çünkü Allah ın bağışlamasına ve rahmetine sınır yoktur.
Razi (XV, 226) ayetin bu kısmında ince bir mana bulunduğunu belirtip bunu şöyle açıklar: Yüce Allah bu kimselerin lehine olan yolları daraltıp onları ağır cezalara müstahak saydıktan sonra, inkarlarından vazgeçerek tövbe edip namazlarını kılmaları ve zekatlarını vermeleri halinde dünyada bütün bu felaketlerden kurtulmuş olacaklarını ifade etmiştir.
O nun engin lutfuyla ahirette de durumun böyle olacağını umarız.
Zira tövbe, kişinin fikri potansiyelini cehaletten, namaz ve zekat ise davranış potansiyelini insana yaraşmayan eylemlerden arındırması demektir.
Bu da, tam anlamıyla mutluluğun bunların gerçekleşmesine bağlı olduğunu gösterir.
Yani onlar tövbenin ve sayılan amellerin hakkını verirlerse karşılığı dünyadaki kurtuluşla sınırlı kalmaz, Allah ın lutfuyla ahirette de kurtuluşa erip kamil anlamda mutluluğu yakalayabilirler.
Burada dikkat çeken bir husus müşriklerin takibine ilişkin tedbirlerin mahiyeti ile ilgilidir.
Ayette sayılan önlemlerin kendi içinde tutarlı olabilmesi için öldürme son çare olarak düşünülecektir.
Zira önce öldürme cihetine gidildiğinde diğer önlemlerin bir anlamı kalmamaktadır.
Düşmanı öldürme zaten savaş sürecinin tabii sonuçlarından olduğuna göre, burada öldürmenin özellikle tasrih edilmesi ise –muhtemelen– diğer önlemler göz ardı edilerek bu yola gidilmemesini hatırlatmak içindir.
Nitekim müteakip ayette hemen tövbe edip İslam a girmemekle beraber İslam ı müslümanların içinde görüp öğrenmek, üzerinde düşünmek için fırsat ve bunu sağlayacak bir güvence verilmesini isteyen müşriklere bu imkanın tanınması istenmiştir.
Bu anlayış Kur an ın öldürme konusundaki diğer ifadelerine de uygun düşmektedir.
Zira Kur an da öldürmek anlamına gelen katl kökünden türetilmiş kelimelerin 170 defa kullanıldığı, fakat müslümanlara yöneltilmiş emir kipi olarak uktulu (öldürün) şeklinde sadece üç surede (burada, Bakara 2/191 de ve Nisa 4/89, 91 de) geçtiği, bunların da doğrudan öldürmeye yöneltme anlamında olmayıp karşı saldırı ve savaş bağlamında yer aldığı görülür.
Haram aylar (el-eşhürü l-hurum) tamlaması ile bu surenin 36. ayetinde sözü edilen vuruşmanın yasaklandığı haram ayların kastedildiği kanaatini taşıyan alimler bulunmakla beraber (Taberi, X, 59-60, 78), 2. ayetin tefsirinde açıklandığı üzere, burada maksadın 2. ayette verilen dört aylık süre, yani duyurunun yapıldığı hac gününden itibaren dört aylık müddet olduğu şeklindeki yorum (Razi, XV, 219-220, 225; Mevdudi, II, 193) bu surenin getirdiği hükümlere ve ifade akışına daha uygun düşmektedir (Zemahşeri de bunu ahdini bozanlara dolaşmaları için verilen süre şeklinde açıklamakta ve onun Taberi den farklı düşündüğü anlaşılmaktadır, bk.
II, 139).
Genellikle müfessirlerce bu ayetin seyf (kılıç) ayeti olarak nitelenmesi ve müşriklerle ilişkilerde tolerans ve kolaylık gösterme veya kendi hallerine bırakma buyruğunu içeren bütün ayetleri yürürlükten kaldırmış olduğuna hükmedilmesi, çağımızdaki bazı müellifler tarafından eleştirilmiştir.
Bunlardan Derveze, Taberi nin bu ayetin antlaşması bulunan ve bulunmayan bütün müşrikleri kapsadığı kanaatinde olmasını yadırgayarak zikreder ve Kur an ın bu konudaki başka ayetleri ışığında ayete bu mananın yüklenemeyeceğini savunur.
Ona göre buradaki müeyyideler sadece antlaşmalarını bozmuş olan müşrikler hakkında söz konusudur ve müslümanların ahidlerini bozmadıkları veya hıyanet sayılacak davranışlarda bulunmadıkları sürece müşriklerle yeni antlaşma yapmaları veya mevcudu uzatmaları için bir engel bulunmamaktadır.
Ayette müşriklerin serbest bırakılmalarının, şirkten tövbe edip namaz kılma ve zekat vermelerine bağlanması ise, antlaşmalarını bozmaları ve müslümanlarla savaş haline girmeleri neticesinde ikinci defa antlaşma haklarını kaybetmelerinden ötürüdür ve bu durumda müslümanların onlardan bunu talep etme hakları doğmaktadır; yoksa bu, dine girmeleri için zorlama anlamında değildir.
Hatta müslümanların yararına olacağı kanaatine varılırsa ahdini bozanlarla ikinci bir antlaşma yapılmasına da mani yoktur (XII, 76-79).
Bu ayetten, bundan böyle müşriklerle ilişkilerde diğer ayetlerde yer alan hüküm ve ilkelerin tamamen yok sayılmasının istendiği anlamının çıkarılamayacağı noktasında yazara katılıyoruz.
Fakat kanaatimizce burada –yukarıda açıkladığımız amaç doğrultusunda– Kabe çevresinin müşrik varlığı ve egemenliğinden temizlenmesi için özel bir düzenleme yapılmış olduğundan, ayetteki müeyyide müslümanlarla aralarında antlaşma bulunmayan müşrikleri de kapsamaktadır.
Bir başka anlatımla, bu surede yapılan bildirim İslam tebliği bakımından bir dönemeç noktası oluşturmakta, müslümanlar için en kutsal mekan olan Beytullah çevresi müşriklere yasaklanmaktadır.
Tevbe suresinin tarihi çerçevesine dair bir makale kaleme alan Hüseyin Munis de bu surenin İslam mesajının ilk muhatapları olan müşrik Araplar bakımından yeni bir dönemin başladığının habercisi olduğu, artık Cahiliye anlayışına bağlı ve putperest kalarak Kabe ye girmenin serbest olmadığı bir döneme geçildiğinin bildirildiği kanaatindedir ( el-İtaru t-tarihi li-sureti Berae , Mecelletü Mecmai l-luğati l-Arabiyye, LXVII, 150, 151).
Bununla beraber ahde vefa ilkesinin İslamiyet te çok önemli bir yeri bulunduğundan, antlaşması olanlara –antlaşmalarını çiğnemiş bile olsalar– belirli bir süre tanınmakta, bu süreden sonra hangi gruptan olursa olsun müşriklerin bu mekandan uzaklaştırılmaları istenmektedir.
Nitekim bu surenin 28. ayetinde bu husus kesin bir kurala bağlanmıştır ve Derveze de bu ayetin hükmünü –önceki ayetlerle bağlantısına dikkat çekmeye çalışmakla beraber– farklı yorumlamamaktadır (XII, 104-107).
Şu var ki, bu ayetlerde anılan amaç doğrultusunda kapsamlı bir düzenleme yapılmış olmasına rağmen, Resulullah ın herkes için rahmet olduğu gerçeği ve İslam ın hoşgörü anlayışı böyle kesin tavır almayı gerektiren bir durumda dahi hemen dikkat çekmektedir; zira 6. ayette Hz.
Peygamber den, verilen sürenin tamamlanmasından sonra bile olsa bir müşrik kendisinden himaye ve güvence isterse ona güvence verilmesi istenmiştir.
Bu buyruğun 5. ayetin sonundaki yüce Allah ın bağışlama ve rahmetine sınır bulunmadığını belirten ifadenin hemen ardından gelmesi manidardır.
Ayetten anlaşıldığına göre böyle bir güvence sağlanmasının amacı, yeterli bilgi sahibi olmayan putperestlerden isteyenlere Allah ın dinini daha yakından tanıma ve üzerinde düşünme fırsatı vermektir.
Böylece 5. ayetin yanlış anlaşılması da önlenmiş olmaktadır.
Zira böyle bir imkan tanınmasa, 5. ayette bir dayatmanın söz konusu olduğu ve sırf canını kurtarmak amacıyla tövbe etmiş görünmeye, dolayısıyla Müslümanlığın icaplarını sadece görüntüde yerine getiren riyakar ve münafık insan tipinin gelişmesine kapı aralandığı yorumu yapılabilirdi.
Ayrıca bu ayetten, verilecek güvencenin her türlü baskı ve kaygı ihtimalini ortadan kaldıracak biçimde olması gerektiği de anlaşılmaktadır.
Çünkü ayete göre güvence verilen kişinin sadece Allah ın sözüne muttali olması, yani İslam dinini tanıması sağlanacak, asla baskı yapma yoluna gidilmeyecektir.
Şayet bu imkan sağlandıktan sonra o kişi kendi tercihiyle baş başa kalmak istiyorsa sadece serbest bırakılmakla yetinilmeyecek, güvende olacağı yere kadar ulaştırılacaktır.
İslam ın mahiyetini ve hakikatini bilmeme mazeretini ortadan kaldıran bu aşamadan sonra ise bu kimseler artık yaptıkları bilinçli tercihin sonuçlarına katlanmayı göze almış sayılacaklar; ya yukarıda açıklanan gerekçeyi dikkate alarak kutsal bölgeden uzaklaşacaklar veya müslümanlara savaş ilan etmiş kabul edileceklerdir.
Bu husus, bulundukları yerde öldürülecekleri hükmünün belirli bir bölge ile sınırlı olduğunu ve onun ötesinin –kural olarak– güvenli sayılacağını da göstermektedir.
İslam alimleri bu ayetten, müslümanların, –kendilerine savaş açtıkları bir topluluğun üyesi bile olsa– Allah ın birliği ve Hz.
Muhammed in peygamberliği konusunda delil gösterilmesini isteyen bir gayri müslime bunu açıklamakla ve Allah ın dinini öğrenmek isteyenlere bu hizmeti vermekle yükümlü oldukları sonucunu çıkarmışlardır.
Yine bu ayetin yanı sıra Resulullah ın söz ve uygulamalarından, ister İslam dinini yakından tanıma amacıyla isterse ticari, turistik veya diplomatik bir amaçla İslam ülkesine güvence alarak girmiş kimseye (müste min) verilen teminat hükümlerine titizlikle riayet edilmesinin farz olduğu hükmüne ulaşılmıştır (Elmalılı, IV, 2459).
Ayetteki Allah ın kelamını işitme anlamına gelen ifadeden hareketle bazı müfessirler Allah ın sözünün mahiyeti konusundaki tartışmalara yer verirler (bk.
Razi, XV, 227-228; bu konuda bir değerlendirme için bk.
Giriş).Tevbe Suresi Kaç Ayet?
Tevbe Suresi 129 ayetten oluşmaktadır.
Tevbe Suresi Kaçıncı Sayfa ve Cüzde Yer Alıyor?
Tevbe Suresi, Kur an-ı Kerim de 186.
Sayfada başlayıp 206.
Sayfada biter ve 10 ila 11. cüzde yer alır.