Haber Detayı

Kalemin Sürgünü : Muhammet Taki Zehtabi
Ali kafkasyalı internethaber.com
16/03/2026 11:00 (2 saat önce)

Kalemin Sürgünü : Muhammet Taki Zehtabi

Muhammet Taki Zehtabî’nin hayatı, bir insanın ömrüne sığmayacak kadar uzun bir mücadele, bir millete yetecek kadar derin bir ıstırap ve bir çağın yükünü omuzlayacak kadar ağır bir sorumluluk hikâyesidir. Onun serüveni sadece bir ilim adamının biyografisi değil; İran coğrafyasında asırlardır süregelen kimlik, dil ve hürriyet arayışının destansı bir yürüyüşüdür.

O, kalemiyle sürgüne gönderilmiş; fakat sürgünde kalemini bileylemiş bir adamdı. *   *   * Şebüster’den Yükselen Bir Ses 22 Mart 1923’te, Tebriz’in kuzeybatısında, bağların ve rüzgârın diliyle konuşan mütevazı bir kasaba olan Şebüster’de dünyaya geldi Muhammet Taki Zehtabî.

Babası kirişçilik yapar, elleri nasırlı, yüzü rüzgârla yoğrulmuş bir emekçiydi.

Annesi, geceleri gaz lambasının titrek ışığında çocuklarına masallar anlatırdı.

O masalların dili Türkçeydi.

Fakat okulda, devlet dairelerinde başka bir dil hâkimdi.

Küçük Muhammet Taki, daha çocuk yaşta iki dünyanın arasına doğduğunu fark etmişti.

Henüz altı yaşında Kur’an mektebine gidip elifbâ ile tanışmıştı.

Fakat kader, ona yalnızca harfleri değil; harflerin ardındaki hakikati de okutacaktı.

Çocukluğunun toprak kokan günlerinde, amcasının kütüphanesindeki Türkçe kitaplar gözlerine başka bir âlem açtı.

O kitaplar, onun için yalnızca sayfalardan ibaret değildi; bastırılmış bir hafızanın, unutturulmak istenen bir kimliğin fısıltılarıydı.

O günlerde içinde uyanan dil şuuru, ileride bütün hayatını belirleyecek bir istikametin ilk işaretiydi. 1938’de Tebriz’e gidişi, onun için bir eşikti.

Şehir, fikirlerin çarpıştığı bir meydandı. “Füyûzat” Ortaokulu’nda okurken artık yalnız bir talebe değil, düşünen bir gençti. 1941’de İran işgal edildiğinde dünya sarsıldı.

Rus ve İngiliz askerleri sokaklardaydı.

Taht değişmişti.

Devlet zayıflamış, millet suskunlaşmıştı.

İşte o fırtınalı günlerde, genç Zehtabî kalemiyle meydandaydı.

Gaz lambasının is kokulu camı altında okurken, kalbinin içinde yanan başka bir ışık büyüyordu: Dil şuuru.

İşte o günlerde Zehtabî, susmamayı seçti. *   *   * Gazeteler, Yasaklar ve İlk İsyan Tebriz’de yayımlanan “Azerbaycan” gazetesinin hazırlanışında yer aldı.

Mürekkep kokan odalarda sabahlara kadar yazılar yazdı.

Her kelimeyi tartarak, her cümleyi bir hesaplaşma gibi kuruyordu.

Başlangıçta şiirlerini Farsça kaleme alıyordu.

Çünkü eğitim sistemi onu o kalıba sokmuştu.

Fakat 1946’da tarih bir kırılma yaşadı.

Mir Cafer Pişeverî önderliğinde kurulan Azerbaycan Muhtar Hükûmeti kısa sürede umut olmuştu.

Lakin umut uzun sürmedi.

Şah ordusu Tebriz’e girdiğinde yalnız insanlar değil,kitaplar da kurşuna dizildi.

Meydanlarda Türkçe eserler yakıldı.

Harfler alev aldı.

O gün Zehtabî yirmi üç yaşındaydı.

Alevlerin arasında kendi gençliğini gördü.

Ve karar verdi: Artık Farsça şiir yazmayacak, kalemini ana dili Türkçeye adayacaktı. “Sen O’san, Men de Bu’yam” şiiri işte o yangın yerinde doğdu.

Bu şiir bir edebî metin değil, bir kimlik beyannamesiydi.

Başka bir sözle bu şiir bir meydan okuyuştu.

Bir milletin “Ben buradayım” deyişiydi. *   *   * Sürgünler, Zindanlar, Sibirya Tahran’a kaçtı.

Yakalandı.

Meşhed’e sürgün edildi.

Şeker fabrikasında çalıştırıldı.

Gün boyu ağır makinelerin uğultusu içinde ter dökerken, geceleri zihninde mısralar kuruyordu. 1948’de Sovyetler Birliği’ne geçti.

Umutla… Fakat umut yine demir kapılar ardına düştü.

Merv’de tutuklandı.

Üç yıl hapse mahkûm edildi.

Çarcu, Taşkent, Sverdlovsk zindanları… Ve ardından Sibirya’nın Tavda çalışma kampı… Tavda çalışma kampında kış, insanın kemiklerine kadar işleyen bir hançer gibiydi.

Kar, yalnız toprağı değil; kaderi de örtüyordu.

Zehtabî buz tutmuş ormanlarda ağaç keserken, içinden şu cümle geçiyordu: “Dil için çekilen çile, vatansız kalmaktan ağır değildir.” Soğuk ellerini uyuşturuyor, fakat zihnini susturamıyordu.

Dostlarının yardımıyla serbest kaldı.

Düşanbe’de lise diplomasını tamamladı.

Nihayet 1954’te Bakü’ye ulaştığında, artık çocuk değildi; çileyle yoğrulmuş bir adamdı.

Bakü Devlet Üniversitesi onun için yeni bir başlangıç oldu.

Azerbaycan Dili ve Edebiyatı bölümünde okudu.

Arap edebiyatı üzerine doktora yaptı. “Ebu Nevas’ın Hayatı ve Yaratıcılığı” çalışmasıyla akademik dünyada yer edindi.

Doçent oldu.

Fakat Sovyet ideolojisinin dar çerçevesi, onun millî fikirlerini tam anlamıyla ifade etmesine izin vermiyordu.

Yine de yazdı.

Hep yazdı. *   *   * Bağdat Yılları: İlim ve İtibar Irak’ın Moskova sefiri Şazel Tage'nin yardımıyla 1971’de Sovyetler’den ayrılarak Irak’a geçti.

Bağdat Üniversitesi Şarkşinaslık Fakültesi’nde ders verdi.

Fars dilleri ve Kadim Türk dilleri üzerine konferanslar sundu.

Türkçeyi ders programına aldırması, onun için küçük ama anlamlı bir zaferdi. “İttihad Yolu” gazetesini çıkardı.

Radyo programları yaptı.

Beş dilde konuşuyor, beş ayrı kapıyı aralıyordu.

Berlin’de yayımladığı “Birlik” ve “Erk” dergileri, sürgündeki fikirlerin sesi oldu. 1978’de profesör unvanını aldığında, yılların çilesi bir anlığına sükût etti.

Fakat gönlü hep Şebüster’in toprak kokan sokaklarındaydı. *   *   * Vatana Dönüş ve Yeni Zindan 1979’da İran’a döndü.

Tebriz Üniversitesi’nde ders vermeye başladı.

Öğrencileri onu yalnız bir hoca değil, yaşayan bir tarih gibi dinliyordu.

Fakat 1983’te tekrar tutuklandı. “Türkçülük” suçlamasıyla dört yıl hapis yattı.

Demir parmaklıklar arasında bile kalemi zihninde dolaşıyordu.

Çıktığında ne kürsü vardı ne makam.

Fakat o, makamla büyüyen biri değildi.

Şebüster’deki evine çekildi.

Fakat kalemi yine susmadı.

İki ciltlik “İran Türklerinin Eski Tarihi” adlı eseri yayımlandığında, yalnız bir kitap değil; yüzyılların suskunluğu dile gelmişti.

O eser, İran Türklerinin kadim medeniyetini, tarih sahnesindeki yerini ilmî delillerle ortaya koyuyordu. *   *   * Şair ve Düşünür Zehtabî O yalnız tarihçi değildi.

Şairdi.

Şiir onun için süslü bir söz değil; mücadele vasıtasıydı.

Şiirlerinde dinî istismar yoktu; millî bilinç vardı.

Kılıçtan değil, kalemden doğan bir direniş vardı. “Pervanenin Sergüzeşti”, “Bez Galası’nda”, “Şahin Zencirde” gibi eserlerinde İran Türklüğünü zincire vurulmuş bir şahine benzetti.

Bu eserlerde zincire vurulmuş bir şahinin çırpınışı vardı.

O şahinin kanatları kırık değildi; yalnız bağlanmıştı.

Zehtabî’ye göre İran çok milletliydi ve ancak adaletle ayakta kalabilirdi.

Ne kör bir milliyetçilik ne de inkârcı bir merkezcilik çözüm olabilirdi.

O, kalemin aklıyla konuştu.

Düşünce Dünyası: Federatif Bir Gelecek Zehtabî hamasetle değil, hakikatle konuşurdu.

Ona göre İran, çok milletli bir yapıydı.

Bu yapı ancak demokrasi ve federatif bir sistemle ayakta kalabilirdi.

Fars şovenizmiyle de, romantik Pantürkizmle de bir gelecek kurulamayacağını söylerdi.

Türklerin, Kürtlerin, Arapların, Beluçların kardeşçe yaşayacağı bir federatif cumhuriyet tasavvur ediyordu.

Onun siyaset anlayışı, ilimle beslenen bir realizmdi. *   *   * Son Sabah 1998 yılının Aralık ayında Almanya’dan döndü.

Şebüster’deki evinde sabah sessizdi.

Çalışma masasının üzerinde notlar, yarım kalmış cümleler, açık bir kitap duruyordu.

Çalışma masasının başında ölüm uykusuna yatmıştı.

Ölümü hâlâ esrarını korur.

Kimileri kalp krizi der, kimileri başka sebepler fısıldar.

Fakat hakikat şudur: Türk dünyası dört dilde eser verebilen büyük bir ilim adamını kaybetmiştir. *   *   * Bir Hayatın Ardından Muhammet Taki Zehtabî; zindanlardan geçen, sürgünlerle yoğrulan, ideolojiler içinde pişen ve nihayet ilmî hakikatte karar kılan bir fikir adamıdır.

O, ana dilini gaz lambası altında hikâye okuyarak öğrenen çocukluktan; üniversite kürsülerine, oradan zindanlara ve yeniden kitap sayfalarına uzanan bir yolun sahibidir.

Onun hayatı, Fuzûlî’nin mısralarını hatırlatır: Devran bîsükûn, talih zebun, felek bîrahm… Lakin o, kaderin sert rüzgârları karşısında eğilmedi.

Bugün onun adı, yalnız bir şahsiyetin adı değildir; bir diriliş fikrinin adıdır.

Şebüster’dedoğan o çocuk, kalemiyle bir milletin hafızasını ayağa kaldırmıştır.

Bazı insanlar makamla büyür.

Bazıları çileyle.

Zehtabî çileyle büyüdü.

Ve kendi yazdığı dizelerde dediği gibi: “Yazmıram mersiye… Yazıram sadece gördüklerimi.” Biz de mersiye yazmıyoruz.

Bir kalemin sürgününü, bir dilin direnişini, bir ömrün adanmışlığını kayda geçiriyoruz.

Çünkü bazı kalemler kırılmaz.

Sürgüne gönderilir… Ama tarih onları geri çağırır.

İlgili Sitenin Haberleri