Haber Detayı

Dünyada ilaç sektörü hızla ilerliyor; Türkiye neden geri kaldı, hangi fırsatlara sahip?
Ekonomi ekonomim.com
16/03/2026 19:34 (2 saat önce)

Dünyada ilaç sektörü hızla ilerliyor; Türkiye neden geri kaldı, hangi fırsatlara sahip?

Dünya ilaç sektörü yeni molekül geliştirme yarışında hızla ilerlerken Türkiye klinik altyapı ve insan kaynağı avantajına rağmen hâlâ küresel ölçekte bir ilaç molekülü çıkarabilmiş değil. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Neden hâlâ yeni bir molekülümüz yok?” sorusuyla yeniden sağlık ve teknoloji dünyasının gündemine gelen konuya ilişkin Dr. Kemal Oğuz Kalafat dikkat çeken açıklamalarda bulundu. Dr. Kalafat ayrıca Türkiye’nin önünde açılan tarihi fırsatı da duyurdu.

Kardiyovasküler ve Nörolojik endikasyonlarda kullanılan faz 2 ve faz 3 aşamasındaki orjinal molekülün  klinik çalışmaları ve bölgesel üretim tesis kurulumu için Türkiye'ye yatırım kararı alan ABD'li ilaç firması ABD merkezli ilaç şirketi Thrombolytic Sience (TSI) Pharmaceuticals’ın direktörü Dr.

Kemal Oğuz Kalafat’a göre dünya ilaç sektörü son yirmi yılda tarihinin en büyük dönüşümlerinden birini yaşıyor, “Geleneksel “deneme-yanılma” yöntemlerine dayalı ilaç keşfi yaklaşımı yerini artık moleküler biyoloji, genomik, proteomik ve yapay zekâ destekli hedefe yönelik molekül tasarımına bırakmış durumda” diyor ve ekliyor: “ABD, Avrupa ve Asya’daki birçok ülke yeni molekül geliştirmeyi yalnızca bir sağlık politikası olarak değil; ekonomik bağımsızlık, yüksek katma değerli üretim ve stratejik güç unsuru olarak ele alıyor.” Bu küresel dönüşüme rağmen Türkiye’nin henüz dünya pazarına sunulmuş özgün bir ilaç molekülü bulunmamasının Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından “Neden hâlâ yeni bir molekülümüz yok” sorusuyla yeniden gündeme getirilmesinin önemine dikkat çeken Dr.

Kemal Oğuz Kalafat’a göre bu sorunun yanıtı teknik yetersizlik değil, sistem sorunu: “Türkiye; geniş hasta havuzu, güçlü hastane altyapısı ve nitelikli hekim kadrosu ile klinik araştırmalar için önemli bir potansiyele sahip.

Buna rağmen bu potansiyelin üretime dönüşemediği görülüyor.

Klinik araştırmalarda çarpıcı fark Klinik araştırma sayıları Türkiye’nin mevcut kapasitesinin yeterince kullanılmadığını gösteriyor.

Türkiye’de yürütülen klinik çalışma sayısı yaklaşık 800 civarında.

Buna karşılık nüfusu yalnızca 8-9 milyon olan Yunanistan’da bu sayı 1.600-1.700 seviyesinde.” Dr.

Kalafat bu farkın temel nedenleri arasında bürokratik süreçlerin yavaşlığı, etik kurul ve onay süreçlerindeki öngörülemezlik ile operasyonel koordinasyon eksikliğini gösteriyor.

Üniversitelerde yapısal sorun Yeni molekül geliştirme sürecinde üniversitelerin kritik rol oynaması gerekirken Türkiye’de akademik sistemin teşvik yapısı bu alanda yeterli üretimi sağlayamıyor.

Dr.

Kalafat’a göre birçok klinik akademisyen için akademik performansın hasta hizmetinden elde edilen gelirle ölçülmesi, klinik araştırmaların geri planda kalmasına neden oluyor.

Bu durum bilimsel araştırma ile teknoloji geliştirme süreçlerinin birbirinden kopmasına yol açıyor. “İlaç şirketleri de dönüşümü yakalayamadı” Sorunun bir diğer boyutu ise ilaç sanayisinin kurumsal yapısı.

Dr.

Kalafat’a göre Türkiye’de birçok ilaç şirketinin iş geliştirme yapılanması küresel biyoteknoloji dönüşümünün gerisinde kaldı.

Firmaların önemli bölümü hâlen jenerik ve biyobenzer ürünlere odaklanıyor.

İş geliştirme süreçlerinde görev alan danışmanların önemli bir kısmının ise molekül keşfi ve geliştirme süreçlerinde doğrudan deneyime sahip olmaması, projelerin değerlendirilmesinde ciddi eksikliklere yol açabiliyor.

Bunun yanında birçok yerli ilaç şirketinde stratejik kararların hâlen kurumsal bilimsel kurullar yerine şirket sahipleri tarafından verilmesi de sektörün yenilikçi projelere yönelmesini zorlaştırıyor. “TÜSEB ve İlaç Kurumu yeni dönemin sinyallerini veriyor” Bunlara karşın son dönemde bazı kurumsal gelişmeler ise umut verici olarak değerlendiriliyor.

Dr.

Kalafat’a göre Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı’nın (TÜSEB) proje odaklı ve daha aktif bir yapıya yönelmesi ile Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu’nda gözlenen yeni yaklaşım sektör açısından önemli bir fırsat oluşturabilir. “Savunma sanayi modeli örnek olabilir” Dr.

Kalafat, Türkiye’nin savunma sanayiinde uyguladığı üniversite-sanayi-kamu entegrasyonu modelinin, ilaç ve biyoteknoloji alanında da uygulanabilir olduğunu vurguluyor.

Yurt dışında çalışan çok sayıda Türk bilim insanının yürüttüğü projelerin Türkiye ile entegre edilmesi ve ortaya çıkan fikri mülkiyetin Türkiye’ye bağlanması önerdiği stratejiler arasında. “Sorun kapasite değil, sistem” Dr.

Kemal Oğuz Kalafat, Türkiye’de yeni molekül geliştirilememesinin temel nedeninin bilgi veya insan kaynağı eksikliği olmadığını, “Bilgi var.

İnsan kaynağı var.

Klinik altyapı var.

Eksik olan ise bu unsurları ortak bir hedef etrafında birleştiren entegre bir sistem” diyerek belirtiyor ve sözlerini savunma sanayiinde kaydedilen gelişmeye dikkat çekerek tamamlıyor: “Siyasi irade, doğru yönetişim ve uzun vadeli strateji ile Türkiye’nin savunma sanayiinde elde ettiği başarıyı ilaç sektöründe de yakalaması çok mümkün.”

İlgili Sitenin Haberleri