Haber Detayı
Göbek atan çocuk
Bismillahirrahmanirrahim Sıkış tıkış bir dolmuşa bindik.
Ankara’da işler böyle… Başkent ahalisi dolmuşlara binip konserve kutusu nizamında yolculuk yapmayı sever.
Neyse… Dolmuş gitmiyor ama… Yolcu bekliyoruz… Arkadan birisi sesini yükseltir gibi oldu. “Dolmuş doldu gidelim!” demeye getirdi ama Ankara bebesi dolmuş şoförümüz arka arkaya kurduğu sıralı cümlelerle bizi ikna ettiği yetmezmiş gibi nefeslerimizi içimize çekerek bir kısım yolcunun daha kendisine müşteri olmasını sağlayabileceğimiz konusuna yolcularını inandırdı.
Herkes sinir küpü… Bir adam ağabey kardeş olduğu belli olan yedi sekiz yaşlarında iki çocuk getirdi.
Şoföre inecekleri yeri tarif etti.
Çocuklar dolmuşa bindi… Dolmuş hareket etti.
Çocuklardan birisi kapı açıkken dolmuştan atladı… Diğeri ağabeyine bakakaldı. -Bebelerden birisi indi duralım alalım, diyenler oldu.
Dolmuşçu oralı olmadı.
Ama inen çocuk dolmuşun yanında koşuyor.
Ne acayip sahne… İstasyondan sevgilisini yolcu mu ediyordu, tam aklımda değil; geçmiş gün, böyle bir film izlemiştim.
Esas oğlan trenin yanında epey bir koşmuştu.
Bir erkeğin karşı cinsten insanoğluyla ayrılmamak için bu derece ne diye gayret ettiği aklıma takılıp kalmıştı.
Neyse çocuk koşuyor… Ankara’mızın trafiği o kadar akıcı ki çocuk o küçük adımlarla dolmuşla kafa kafaya… Sonra neden bir kadın feryat figan bağırdı… -Bu terbiyesizler de oyun oynuyorlar… Zaten canımız burnumuzda… Kadını destekleyenler oldu… Kırmızı ışık… Bütün dolmuş çocuğa bakıyoruz… Çocuk birden büyük bir keyifle göbek atmaya başladı… Biraz önceki kadın yine bağırdı… Çocuk o kadar güzel göbek atıyordu ki dayanamayıp güldüm… Ben gülünce bütün dolmuş gülmeye başladı… Kapı açıldı… Kardeşi dolmuştan atlayıp ağabeyine katıldı… Biraz gülüp yola devam ettik… Herkes kendi alemine daldı… Öyle ya… Üretiyorduk ama neden?
Herkes işten eve dönüyordu… Eve geldim… Bizim oğlan oraya buraya koşuyor… “Göbek at bakayım lan!” dedim… Bu bizi coşturdu… Uyku zamanı geldi!
Bir aydan fazla Ankara Siteler bölgesindeki her mobilyacıya neredeyse üçer defa girip “En rahat yatak hangisi olur?” diye gece uykularımı kaçıran çocuk odasında değil de bunu oturma odasında uyuttum.
Herifçioğlu horlayarak uyudu… Ertesi gün bunu misafir odasında uyuttum… Umurunda olmadı.
Hanım bıraksa sandalyede uyutacağım eminim ki uyurdu… Günler geçti… Güneşevler’de düşünceli yürüyor, buradaki muntazam kaldırımlar ve şehir düzeni neden 2 km yukarıdaki Muhtar Arif Turan Caddesi’nde yok diye kendi kendime söyleniyorum.
Yolu ikiye bölen ağaçlık bölgedeki maki benzeri çalıların arasında bir çocuk kafası gördüm.
Tövbe!
Tövbe!
Bu birinden mi saklanıyor acaba?
Kovalayan birisi mi var?
Durdum.
Aklımda kırk tane senaryo!
Çocuk beni görmedi.
Uzaktan bunu izliyorum!
Sadece kafası açıkta!
Korkan gözlerle etrafı seyrediyor… -Evlat bir şeyin mi var! -Heyy Duymuyor… Söylene söylene yolu yarılayıp buna doğru yürümeye başladım… -Dur yapma, der gibi bana bakıyor kaş göz işareti yapıyor! -Bir derdin varsa söyle, korkma diye buna daha çok yaklaşıyorum… -Hay senin yapacağın işin, der gibi ayağa kalktı… Ben şaşkın, filmlerde kurşun yarasını yarım saat sonra fark eden adamlar misali ayakta öylece kaldım.
Bizimki pantolonunu çekip koşarak uzaklaştı, son defa bana bakıp sırıttı… Ne yapacaksın!
Ben de güldüm… Sonra Mustafa’yı aradım… -Bana borç ver, araba alacağım, dedim! -Moruk olsa dükkân senin, bu aralar çok sıkışığım, sonra görüşelim olur mu? dedi.
Lanet olsun!
Kalktım buraya geldim!
Son Söz: "Mallar ve çocuklar, dünya hayatının süsüdür..." (Kehf Suresi, 46)