Haber Detayı

COP31: Yeni jeoekonomik düzenin merkezinde Türkiye
Dünya# dunya.com
28/03/2026 00:00 (4 saat önce)

COP31: Yeni jeoekonomik düzenin merkezinde Türkiye

COP31, teknik müzakere başlıklarının ötesinde, küresel ekonomik düzenin hangi yöne evrileceğini gösterecek bir eşik niteliği taşıyor. Bu zirve yalnızca yeni taahhütlerin ilan edildiği bir platform değil, mevcut mekanizmaların gerçekten işleyip işlemediğini test eden bir aşama olacak.

Zero Emissions Traders Alliance Türkiye Sekreteri AV.

KUTALMIŞ ERSOY Küresel iklim diplomasi­si artık yalnızca çevre­sel bir başlık değil; ener­ji güvenliği, sanayi rekabeti ve ti­caret kurallarıyla iç içe geçmiş bir güç alanıdır.

Karbon politikaları, emisyonların ötesinde üretim ka­rarlarını, değer zincirlerini ve eko­nomik dengeleri etkilemektedir.Bu nedenle Türkiye’nin başkan­lığında Antalya’da düzenlenecek COP31 sıradan bir zirve değil, çok merkezli dünyada yeni jeoekono­mik düzenin tartışılacağı kritik bir platform niteliğinde. 1995’ten bu yana düzenlenen COP’lar küresel iklim müzakerelerinin ana zemini olmuştur. 2015’te kabul edilen Pa­ris Anlaşması güçlü bir normatif çerçeve kurmuş ve uzun süre tar­tışmalar, emisyon hedefleri ile fi­nansman mobilizasyonu etrafın­da ilerlemiştir.

Ancak 2020 sonrası gelişmeler, iklim politikasının artık yalnızca norm üretimiyle ilerleye­meyeceğini göstermiştir.Pandemi, küresel tedarik zincir­lerinin kırılganlığını ortaya koy­muş, Ukrayna Savaşı enerji arz güvenliğini yeniden jeopolitik bir öncelik haline getirmiştir.

Aynı dö­nemde Çin, hem fosil yakıt tarafın­daki fiyat avantajından yararlanan büyük bir talep merkezi olarak hem de yenilenebilir enerji teknoloji­leri, batarya üretimi ve kritik mi­nerallerde kurduğu tedarik zinciri üstünlüğüyle stratejik bir konum kazanmıştır.

Temiz enerji ekip­manlarında ölçek, maliyet ve pazar hâkimiyeti Çin’i yalnızca büyük bir emisyon kaynağı değil, aynı zaman­da dönüşümün üretim merkezi ha­line getirmiştir.Bu tablo karşısında iklim politi­kası çevresel bir dosya olmaktan çıkarak ekonomik ve stratejik ko­numlanmanın bir aracına dönüş­müştür.

Avrupa Birliği karbonu ti­caret sistemine ve sınır düzenle­melerine entegre ederken ABD’de Biden döneminde kabul edilen Enflasyonu Düşürme Yasası temiz enerji yatırımlarını açık bir sana­yi politikasına dönüştürmüştür.

Amaç yalnızca emisyon azaltımı değil, aynı zamanda üretim kapasi­tesini ve teknoloji üstünlüğünü ye­niden dengelemektir.Trump’ın yaklaşımını ise yal­nızca iklim karşıtlığı üzerinden okumak yeterli değildir.

ABD’nin uzun yıllar boyunca küresel düze­nin maliyetlerini üstlenmiş olma­sı, iç siyasette ciddi bir yük payla­şımı tartışması yaratmıştır.

MAGA söylemi bu maliyetlere ve “küresel sorumlulukların” Amerikan eko­nomisi üzerindeki baskısına bir tepki olmuştur.

Paris Anlaşması’n­dan çıkış da bu iç siyasi denklemin bir uzantısı olmuştur.Ancak bu geri çekilme, iklim po­litikalarının jeoekonomik önemi­ni ortadan kaldırmamıştır.

Aksi­ne, rekabetin dili değişmiştir.

İklim söylemi geri plana itilirken, enerji güvenliği, yerli üretim, kritik mine­raller ve tedarik zinciri egemenliği öne çıkmıştır.Jeoekonomik anlamı daha da belirginleştiDolayısıyla iklim başlığı zayıf­lamamış; jeoekonomik anlamı da­ha da belirginleşmiştir.

Enerji ve karbon politikaları artık yalnız­ca çevresel sorumluluk alanı de­ğil, büyük güç rekabetinin ve üre­tim coğrafyasının yeniden şekil­lendiği stratejik bir zemin haline gelmiştir.Bu dönüşüm, “Küresel Kuzey” ile “Küresel Güney” arasındaki ayrımı da daha belirgin hale getir­miştir.

Yüksek gelirli, güçlü sana­yi altyapısına ve kural koyma ka­pasitesine sahip ülkeler karbon düzenlemelerini rekabet avantajı üretmenin bir aracı olarak konum­landırırken; kalkınma öncelikleri süren ve finansman ile teknolojiye erişimde daha kırılgan olan ülkeler bu araçların yeni ticari bariyerlere dönüşmemesi gerektiğini vurgu­lamaktadır.Bu gerilim artık soyut bir tartış­ma değildir.

Sınırda karbon düzen­lemeleri, yeşil sanayi teşvikleri ve tedarik zinciri standartları üzerin­den doğrudan hissedilmektedir.

Güney açısından mesele yalnızca daha fazla finansman sağlanması değil; karbon kurallarının koruma­cı bir dalgaya evrilmeden, teknolo­jiye erişim ve adil geçiş mekaniz­malarıyla dengelenmesidir.Bu nedenle tartışmanın odağı emisyon hedeflerinin ne kadar id­dialı olduğundan ziyade, bu kural­ların küresel güç dengelerini na­sıl etkileyeceğine kaymış durum­dadır.

Antalya’daki zirve de tam bu konuda anlam kazanmaktadır.

COP31, yalnızca taahhütlerin gün­cellendiği bir toplantı değil; kırıl­gan ve parçalı bir uluslararası or­tamda, ortak ve adil kurallara da­yalı bir düzenin gerçekten kurulup kurulamayacağının sınanacağı kritik bir eşik olacaktır.Türkiye: Köprü değil, merkezTürkiye’nin dönem başkanlığı, klasik bir ev sahipliğinin ötesin­de bir anlam taşımaktadır.

Antal­ya’daki zirve, artık yalnızca karar metinlerinin tartışıldığı bir plat­form değil, rekabetin sertleştiği bir uluslararası ortamda, kural­ların nasıl uygulanacağına dair yön tayin edilen bir alandır.

Tür­kiye’nin bu sürece talip olması da bu nedenle takvimsel bir “sıra” olmaktan ziyade, siyasi sahip­lenmeyle yürütülen bilinçli bir diplomatik tercih olarak okun­malıdır.Bu tercihi anlamlı kılan unsur, Türkiye’nin sistem içindeki öz­gün konumu olmuştur.

Türki­ye, Avrupa Birliği ile derin ticari entegrasyona sahip bir ekonomi olarak, düzenleyici çerçevelere yakın duran ve bu dili bilen bir ak­tördür.

Aynı anda Türkistan’dan Kafkasya’ya, Orta Doğu’dan Af­rika’ya uzanan hatta enerji ve yatırım ekseninde güçlü bağlar kurmuş durumdadır.

Dolayısıy­la Türkiye, bir yandan gelişmiş ekonomilerle entegre piyasa ya­pısının içinde yer alırken, diğer yandan gelişmekte olan ülkele­rin enerji güvenliği, sanayileşme ve finansmana erişim gibi önce­liklerini sahadan bilen bir ülke­dir.

Bu çift yönlü etkileşim, Tür­kiye’yi yalnızca coğrafi bir geçiş noktası olmaktan çıkarıp, fark­lı çıkar kümeleri arasında denge kurabilecek bir merkez pozisyo­nuna yaklaştırmaktadır.Karbon fiyatlamasının kurum­sallaşma hızı, sanayi dönüşümü­nün maliyet paylaşımı ve yatı­rımcıya verilen sinyaller, COP31 başkanlığının uluslararası algı­sını belirleyecektir.

Antalya’nın başarısı, ev sahipliğinin kusur­suzluğundan ziyade, Türkiye’nin dönüşümü yönetebilen ülke gö­rüntüsünü ne ölçüde verebil­diğine de bağlı olacaktır.

Bu ko­nuda Türkiye’nin piyasa temel­li enerji ve iklim politikaları öne çıkmaktadır.Organize enerji pi­yasalarının işleyişi, fiyat oluşum mekanizmaları ve dengeleme ya­pıları, gelişmekte olan ülkerler­de de dönüşümün idari hedefle­rin ötesinde piyasa sinyalleriyle de yönlendirilebildiğini göster­mektedir.

Aynı çizgide, karbon fi­yatlamasına yönelik hazırlık sü­reci, iklim politikasının “niyet” aşamasında kalmayıp, ekonomik kararlarla bağlantı kurabilecek teknik zemine oturduğuna işaret etmektedir.

Son dönemdeki yeni­lenebilir enerji yatırımlarındaki artış da bu resmin tamamlayıcı parçasıdır: hedefler yalnızca ilan edilmemekte, doğru kurgu oluş­tuğunda yatırım davranışına dö­nüşebilmektedir.Bu uygulama kapasitesi ener­jiyle de sınırlı değildir.

Sıfır Atık girişimi ve döngüsel ekonomi adımları, çevresel hedeflerin ger­çek ağırlığını ancak sahada kar­şılık bulduğunda kazandığını ha­tırlatmaktadır.

Kurumsal koordi­nasyon, toplumsal mobilizasyon ve ölçülebilir çıktılar üretildiğin­de, çevre politikası bir “beyan” ol­maktan çıkıp bir “uygulama re­jimi” haline gelebilmektedir.

Bu deneyim, COP31’in “Uygulama COP’u” iddiasını da daha inan­dırıcı kılmaktadır çünkü burada mesele yeni sloganlar değil, ka­rarların uygulanmasını müm­kün kılacak ticari mekanizmaları kurgulayabilmektir.COP31’in başarısı, yeni karar metinlerinin uzunluğuyla değil; sistemin güven oluşturma kapa­sitesiyle ölçülecektir.

Artık me­sele yeni hedefler koymak değil, mevcut taahhütleri uygulanabi­lir ve finansal olarak desteklene­bilir hale getirmektir.COP31 için stratejik önceliklerTürkiye Başkanlığında üç alan­da somut ilerleme sağlanabilir:1 Kuzey–Güney arasında teknik güven inşasıKarbon piyasaları, kayıp-za­rar finansmanı ve iklim finans­manı gibi başlıklar, bugün küre­sel müzakerelerin en zorlu ve en kritik alanlarını oluşturmakta­dır.

Bu konular teknik karmaşık­lığın ötesinde siyasi gerilimler de üretmektedir: gelişmiş ülkeler ile kalkınma sürecindeki ülkeler arasındaki farklı öncelikler bu tartışmaları tıkamaktadır.Özel­likle, Paris Anlaşması’nın 6.2 ve 6.4 maddeleri kapsamındaki kar­bon ticareti mekanizmalarının kuralları hâlâ tam netleşmemiş­tir; taraflar, karbon kredilerinin nasıl ölçüleceği, denetleneceği ve yanlış uygulamaların nasıl engel­leneceği konusunda ortak bir ze­min bulmakta zorlanmaktadır­lar.

Bu nedenle COP31 öncesinde teknik çalışma platformlarının ve ön istişare toplantılarının ku­rulması önemli bir adım olabilir.

Karbon muhasebesi, kredilerin çift sayımının (aynı azaltımın iki kez raporlanmasının) önlenme­si ve finansman akışlarının nasıl izleneceği gibi konularda tarafla­rın üzerinde uzlaşabileceği ortak metodolojiler geliştirmek, siyasi gerilimi azaltabilir.2 Uygulama boşluğunu ka­patmakParis Anlaşması şeffaflık esa­sına dayalı bir çerçeve kurmuş­tur.

Ancak bugün tartışma, he­deflerin raporlanmasından çok bu hedeflerin küresel sermaye hareketlerini nasıl yönlendirdiği üzerine yoğunlaşmaktadır.

Açık­lanan finansman paketlerinin hangi ülkelere aktığı, hangi tek­nolojileri ölçeklendirdiği ve han­gi sanayi merkezlerini güçlen­dirdiği artık belirleyicidir.

Bu ne­denle finansman taahhütleri ile reel yatırım sonuçları arasındaki mesafe yalnızca bir güven sorunu değil, aynı zamanda küresel eko­nomik güç dağılımını etkileyen bir meseledir.

COP31, finansman akışlarını daha öngörülebilir, iz­lenebilir ve sonuç odaklı bir çer­çeveye oturtabilirse, iklim poli­tikası çevresel taahhütlerin öte­sine geçer.3 Bölgesel entegrasyonu stratejik bir araç olarak konumlandırmakBölgesel enerji piyasalarının derinleşmesi, yenilenebilir kay­nakların şebekeye daha etkin en­tegrasyonu ve sınır ötesi bağlan­tısallığın güçlendirilmesi salt teknik düzenlemeler değildir.

Bunlar maliyetleri rasyonelleşti­ren, arz güvenliğini pekiştiren ve dönüşümün ölçeklenmesini sağ­layan stratejik araçlardır.

Enerji sistemleri entegre oldukça yeni­lenebilir üretimin sisteme katı­lımı kolaylaşır, esneklik artar ve bölgesel ekonomik yapı daha da­yanıklı bir zemine taşınır.Bu nedenle mesele yalnızca küresel hedefleri güncellemek­le sınırlı değildir.

Bölgesel ener­ji entegrasyonu, bağlantısallık projeleri ve yerel–bölgesel ini­siyatiflerin katkısı COP günde­minde görünür olmalı ve öncelik­li bir başlık olarak ele alınmalı; bu alan uluslararası finansman mekanizmalarıyla doğrudan eş­leştirilmelidir.

Küresel müzake­re süreçleri ancak somut altyapı yatırımları ve işleyen piyasa me­kanizmalarıyla desteklendiğin­de kalıcı ve ölçülebilir ekonomik sonuç üretebilir.

İlgili Sitenin Haberleri