Haber Detayı
Çekilmemiş filmin kareleri
Beyaz perdeden aldığı ilhamla özgün kurgusal işler üreten Ömer Atakan; kağıt, mürekkep, akrilik ve daha pek çok malzemeyle sinemanın ışık kurma tekniğini kağıt zemine yansıtarak çok katmanlı bir anlam dünyası yaratıyor.
Meltem KERRARmeltemkerrar@gmail.comÖmer Atakan, mimarlık eğitiminin ardından 25 yılını bu alanda geçiren ve fakat derin sinema aşkıyla grafik işler üreten özel bir isim.
Yaklaşık 4 bin parçalık bir James Bond koleksiyonuna da sahip kendisi.
Afiş/kitap kapağı/resim/illüstrasyon arasında ve birlikteliğinde işler üretiyor.
Dali, Picasso ve Miro’yu aynı zeminde buluşturabiliyor çok sevdiği ağır gramajlı kağıt üzerinde.
Aynı yüzyılda yaşamış ama bir araya çok da gelmeyecek karakterleri de yine o ‘zemin’ üzerinde yan yana getiriyor. “Sahneyi değil, o sahnenin akılda bıraktığı hissi çiziyorum” derken de sinemayı yüzeye taşıdığı serüvenini çok iyi anlatıyor.
Kolektif hafızamızda yer eden farklı dönemlere ait imgeler ve kültürel izlere odaklandığı “Fragments of Collective Memory” adlı son sergisi 18 Nisan’a dek Chi Art Gallery’de açık kalacak. 70’li yılların sinema estetiğini çağrıştıran sahnelerden, popüler kültür ikonlarının siluetlerine, kimi zaman da hiç çekilmemiş bir filmin afişini andıran görüntülere uzanan bu seçkide, görsel hafızanın izlerini takip etmeye davet ediliyor izleyici.
Atakan’la çizgisel serüvenini anlam dünyasını konuştuk.Mimarlık eğitimi ve ardından gelen 25 yıllık deneyiminizin yanında, örneği çok da olmayan farklı bir sanat üretimiyle karşımızdasınız.
Sinema, pop art, grafik anlatım ve illüstrasyon sanatını bir araya getiriyorsunuz.
Nasıl başladı bu yolculuk?
Aslında bu iki alan hiçbir zaman birbirinden ayrı olmadı benim için.
Mimarlık bana kurgu kurmayı, mekân düşünmeyi ve kompozisyon disiplinini verdi.
Ama sinema hep arka planda çalışan bir obsesyondu.
Mimar Sinan Üniversitesi’nden sonra California Üniversitesi Los Angeles UCLA’de bu alanla daha derin temas kurunca, görsel anlatının sadece mekânla değil, ışık, kadraj ve zamanla da kurulabileceğini fark ettim.
Grafik anlatım, illüstrasyon sanatı ve pop art ise bu hikâyeyi doğrudan anlatabilmenin en hızlı ve en özgür yolu oldu.
Zamanla şunu fark ettim: Ben resim yapmıyorum sadece, sahne kuruyorum.
Her iş, aslında çekilmemiş bir filmin karesi gibi.Üretimleriniz, sanat ve zanaat arasında bir yerde duruyor gibi.
Siz nasıl tanımlarsınız kendinizi ve çalışmanızı?
Zanaatten kastınız el işçiliğiyse, evet, o benim işimin içinde var.
Ama beni tanımlayan şey bu değil.
Zanaat tek başına sanat değildir.
İyi yapılmış olmak, anlam üretmez.
Bir iş, ancak bir fikri taşıyorsa, bir dil kuruyorsa ve izleyiciyle yüzeyin ötesinde bir ilişki kurabiliyorsa sanat eseri olur.
Özgün olmak zorundadır.
Bir şey söylemek zorundadır.
Benim yaptığım şey, ‘iyi yapılmış’ bir yüzey göstermek değil.
Neden var olduğunu sorgulayan bir görüntü kurmak.
Her iş bir yapı, bir kurgu, bir hafıza taşır.Üretim sürecinden söz eder misiniz?
Hangi malzemeleri kullanıyorsunuz?
Teknolojiden nasıl yararlanıyorsunuz?
Genelde fikir, bir görüntüyle başlıyor.
Bazen bir film sahnesi, bazen bir müzik, bazen de tamamen hafızada kalmış bir detay… Önce onun kompozisyonunu kuruyorum.
Ağır gramajlı kâğıt üzerinde çalışıyorum.
Kurşun kalemle başlayıp mürekkep, marker, pastel ve akrilikle katman katman ilerliyorum.
Bu katmanlı yapı benim için önemli, çünkü sinemadaki ‘ışık kurma’ hissini burada yakalıyorum.
Teknolojiyi üretim aşamasında değil, araştırma sürecinde kullanıyorum.
İşime yarayacak görselleri, referansları, dönem dokularını topluyorum.
O birikim zihinde süzülüyor ve işin içine giriyor.
Ama final her zaman fiziksel.
Çünkü o yüzeydeki dokunun ve hatanın yerini hiçbir şey tutmuyor.Yurt dışında da sergilere katılan ve koleksiyonlarda yer alan bir sanatçı olarak global sanat ortamında olumlu ve olumsuz deneyimleriniz neler oluyor?
Olumlu tarafı şu; diliniz özgünse, nereden geldiğiniz ikinci planda kalıyor.
İyi iş her yerde karşılık buluyor.
Özellikle sinema ve pop kültür referansları evrensel olduğu için izleyiciyle hızlı bir bağ kuruluyor.
Zor tarafı ise global sanat dünyasında görünürlük ciddi bir mesele.
Network, galeri ilişkileri ve süreklilik gerekiyor.
Türkiye’den bunu yönetmek bazen daha fazla efor istiyor.
Ama ben bunu bir dezavantajdan çok, bir karakter meselesi olarak görüyorum.
İstanbul gibi bir şehirde üretmek zaten başlı başına bir enerji kaynağı.Manifesto serginizde Duran Duran’dan “Peaky Blinders”a uzanan geniş bir yelpaze var.
Bu işleri bir araya getiren ortak nokta nedir?
Hepsinin ortak noktası ‘kolektif hafıza’.
Duran Duran da, Peaky Blinders da, bir Bond sahnesi ya da bir 70’ler film estetiği de… Bunların hepsi, aslında bizim zihnimizde yer etmiş görsel kodlar.
Benim yaptığım şey, bu kodları alıp yeniden kurgulamak.
Yani bir nostalji üretmek değil, hafızayı yeniden inşa etmek.
Serginin adı da bu yüzden “Bir manifesto: “Fragments of Collective Memory”.
İşler farklı gibi görünse de, aslında aynı evrene ait.
Hepsi aynı filmin farklı sahneleri gibi.