Haber Detayı

Çekilmemiş filmin kareleri
Dünya+ dunya.com
03/04/2026 00:00 (2 gün önce)

Çekilmemiş filmin kareleri

Beyaz perdeden aldığı ilhamla özgün kurgusal işler üreten Ömer Atakan; kağıt, mürekkep, akrilik ve daha pek çok malzemeyle sinemanın ışık kurma tekniğini kağıt zemine yansıtarak çok katmanlı bir anlam dünyası yaratıyor.

Meltem KERRARmeltemkerrar@gmail.comÖmer Atakan, mimarlık eği­timinin ardından 25 yılını bu alanda geçiren ve fakat derin sinema aşkıyla grafik işler üreten özel bir isim.

Yaklaşık 4 bin parçalık bir James Bond koleksiyo­nuna da sahip kendisi.

Afiş/kitap kapağı/resim/illüstrasyon arasın­da ve birlikteliğinde işler üretiyor.

Dali, Picasso ve Miro’yu aynı ze­minde buluşturabiliyor çok sevdi­ği ağır gramajlı kağıt üzerinde.

Aynı yüzyılda yaşamış ama bir araya çok da gelmeyecek karakterleri de yi­ne o ‘zemin’ üzerinde yan yana ge­tiriyor. “Sahneyi değil, o sahnenin akılda bıraktığı hissi çiziyorum” derken de sinemayı yüzeye taşıdı­ğı serüvenini çok iyi anlatıyor.

Ko­lektif hafızamızda yer eden farklı dönemlere ait imgeler ve kültürel izlere odaklandığı “Fragments of Collective Memory” adlı son sergi­si 18 Nisan’a dek Chi Art Gallery’de açık kalacak. 70’li yılların sinema estetiğini çağrıştıran sahnelerden, popüler kültür ikonlarının siluetle­rine, kimi zaman da hiç çekilmemiş bir filmin afişini andıran görüntü­lere uzanan bu seçkide, görsel ha­fızanın izlerini takip etmeye davet ediliyor izleyici.

Atakan’la çizgisel serüvenini anlam dünyasını ko­nuştuk.Mimarlık eğitimi ve ardın­dan gelen 25 yıllık deneyimi­nizin yanında, örneği çok da olmayan farklı bir sanat üre­timiyle karşımızdasınız.

Sine­ma, pop art, grafik anlatım ve il­lüstrasyon sanatını bir araya getiriyorsunuz.

Nasıl başladı bu yolculuk?

Aslında bu iki alan hiçbir zaman birbirinden ayrı olmadı benim için.

Mimarlık bana kurgu kurma­yı, mekân düşünmeyi ve kompozis­yon disiplinini verdi.

Ama sinema hep arka planda çalışan bir obses­yondu.

Mimar Sinan Üniversite­si’nden sonra California Üniversi­tesi Los Angeles UCLA’de bu alanla daha derin temas kurunca, görsel anlatının sadece mekânla değil, ışık, kadraj ve zamanla da kurulabi­leceğini fark ettim.

Grafik anlatım, illüstrasyon sanatı ve pop art ise bu hikâyeyi doğrudan anlatabilmenin en hızlı ve en özgür yolu oldu.

Za­manla şunu fark ettim: Ben resim yapmıyorum sadece, sahne kuru­yorum.

Her iş, aslında çekilmemiş bir filmin karesi gibi.Üretimleriniz, sanat ve za­naat arasında bir yerde duru­yor gibi.

Siz nasıl tanımlarsınız kendinizi ve çalışmanızı?

Zanaatten kastınız el işçiliğiy­se, evet, o benim işimin içinde var.

Ama beni tanımlayan şey bu değil.

Zanaat tek başına sanat değildir.

İyi yapılmış olmak, anlam üretmez.

Bir iş, ancak bir fikri taşıyorsa, bir dil kuruyorsa ve izleyiciyle yüzeyin ötesinde bir ilişki kurabiliyorsa sa­nat eseri olur.

Özgün olmak zorun­dadır.

Bir şey söylemek zorundadır.

Benim yaptığım şey, ‘iyi yapılmış’ bir yüzey göstermek değil.

Neden var olduğunu sorgulayan bir görün­tü kurmak.

Her iş bir yapı, bir kur­gu, bir hafıza taşır.Üretim sürecinden söz eder misiniz?

Hangi malzemeleri kullanıyorsunuz?

Teknoloji­den nasıl yararlanıyorsunuz?

Genelde fikir, bir görüntüyle baş­lıyor.

Bazen bir film sahnesi, bazen bir müzik, bazen de tamamen hafı­zada kalmış bir detay… Önce onun kompozisyonunu kuruyorum.

Ağır gramajlı kâğıt üzerinde çalı­şıyorum.

Kurşun kalemle başla­yıp mürekkep, marker, pastel ve akrilikle katman katman ilerliyo­rum.

Bu katmanlı yapı benim için önemli, çünkü sinemadaki ‘ışık kurma’ hissini burada yakalıyo­rum.

Teknolojiyi üretim aşama­sında değil, araştırma sürecinde kullanıyorum.

İşime yarayacak görselleri, referansları, dönem dokularını topluyorum.

O birikim zihinde süzülüyor ve işin içine gi­riyor.

Ama final her zaman fizik­sel.

Çünkü o yüzeydeki dokunun ve hatanın yerini hiçbir şey tut­muyor.Yurt dışında da sergilere ka­tılan ve koleksiyonlarda yer alan bir sanatçı olarak global sanat ortamında olumlu ve olumsuz deneyimleriniz neler oluyor?

Olumlu tarafı şu; diliniz özgün­se, nereden geldiğiniz ikinci plan­da kalıyor.

İyi iş her yerde karşılık buluyor.

Özellikle sinema ve pop kültür referansları evrensel oldu­ğu için izleyiciyle hızlı bir bağ ku­ruluyor.

Zor tarafı ise global sanat dünyasında görünürlük ciddi bir mesele.

Network, galeri ilişkile­ri ve süreklilik gerekiyor.

Türki­ye’den bunu yönetmek bazen da­ha fazla efor istiyor.

Ama ben bunu bir dezavantajdan çok, bir karak­ter meselesi olarak görüyorum.

İs­tanbul gibi bir şehirde üretmek za­ten başlı başına bir enerji kaynağı.Manifesto serginizde Duran Duran’dan “Peaky Blinders”a uzanan geniş bir yelpaze var.

Bu işleri bir araya getiren ortak nokta nedir?

Hepsinin ortak noktası ‘kolek­tif hafıza’.

Duran Duran da, Peaky Blinders da, bir Bond sahnesi ya da bir 70’ler film estetiği de… Bunla­rın hepsi, aslında bizim zihnimizde yer etmiş görsel kodlar.

Benim yap­tığım şey, bu kodları alıp yeniden kurgulamak.

Yani bir nostalji üret­mek değil, hafızayı yeniden inşa et­mek.

Serginin adı da bu yüzden “Bir manifesto: “Fragments of Collecti­ve Memory”.

İşler farklı gibi görün­se de, aslında aynı evrene ait.

Hepsi aynı filmin farklı sahneleri gibi.

İlgili Sitenin Haberleri