Haber Detayı

Normalleştirilen anomali: Stadyumlarda küfretmek
Güncel haberler.com
01/01/2026 11:06 (1 saat önce)

Normalleştirilen anomali: Stadyumlarda küfretmek

Klinik Psikolog Rabia Yavuz, sporun güvenli alan niteliği, aidiyetin sınırları ve kalabalıklar içinde bireyin sorumluluğu eksenindeki etik tartışmaları AA Analiz için kaleme aldı.

Klinik Psikolog Rabia Yavuz, sporun güvenli alan niteliği, aidiyetin sınırları ve kalabalıklar içinde bireyin sorumluluğu eksenindeki etik tartışmaları AA Analiz için kaleme aldı.***Modern dünyada bireysellik yüceltilirken, insanın en derin arzularından biri sessizce varlığını sürdürür.

Psikolog Abraham Maslow'un işareti gibi, hepimiz çoğu zaman farkına bile varmadan güçlü bir ait olma ihtiyacıyla yaşarız.

Bir yere ait olmak, yalnız değilim diyebilmektir.

Bu nedenle bir futbol takımının taraftarı olmak ya da bir dizinin hayran kitlesine dahil olmak sadece bir zevk meselesi değildir.

İnsan, farkında olmasa da sürekli olarak benliğini devredeceği kolektif alanlar arar.

Bu yüzden "futbol sadece futbol değildir" bir yanıyla da varoluşsal bir düzenleme alanıdır.Stadyumlar, bu ihtiyacın en görünür hale geldiği mekanlardan biridir.

Orada insanlar yalnızca maç izlemez, günlük hayatın sorumluluklarını, giydikleri rollerini, hatta bazen karakterlerini askıya alır.

Öğretmenler, doktorlar, ebeveynler, yöneticiler tribünde yalnızca taraftardır.

Benlik genişler, sınırlarını esnetir ve çoğu zaman benlik bir takıma devredilir.

Bu yüzden takım kazanırsa "kazandık" kaybederse "kaybettik" denilir.

Bu bir dil sürçmesi değildir, benliğin kolektif bir forma giymesidir.Psikoloji literatüründe Daniel Wann ve arkadaşlarının tanımladığı "yüksek düzeyde özdeşleşmiş taraftarlık" tam da bu noktaya işaret eder.

Takım, bazı insanlar için desteklenen bir nesne olmaktan çıkar adeta benliklerinin bir uzantısı haline gelir.

Aynı renklere bürünmüş binlerce insanla birlikte bağırmak, sevinmek ya da öfkelenmek, insanın tek başına taşıyamayacağı duyguları paylaşarak hafifletmesi gibidir.

Hayatın belirsizlikleri karşısında geçici ama güçlü bir biz duygusu deneyimlenir.Bu tablo, ilk bakışta son derece insani ve dahi sağlıklı görünebilir.

Çünkü insan yalnızca birey olarak değil, birlikte hisseden bir varlık olarak da anlam bulur.

Aidiyet, doğru dozda yaşandığında yatıştırıcıdır, kişiye dayanıklılık kazandırır.

Maçı aileyle izlerken edilen sohbetlerde, stadyumda hiç tanımadığımız biriyle aynı gole aynı anda sevinirken yaşadığımız şey tam da budur: Birlikte hissetmenin verdiği güven ve aidiyet.Bireysellikten uzaklaşma ve anonim olma duygusuNe var ki insanı mutlu eden şeyler aynı zamanda onu yanıltmaya da meyil sağlayabilir.

Çünkü mesele, bir duygunun varlığı değil, onun sağlıklı sınırlarıdır.

Aidiyet dozunu aştığında, iyileştirici olmaktan çıkar ve katılaşır.

Takım, stadyumda benliğin tamamını kapsadığında rakip takım artık yalnızca rakip değil aynı zamanda bir tehdit haline gelir.

Hakem, hata yapabilen bir insan değil, bize karşı konumlanan bir figüre dönüşebilir.

Tam bu noktada, kalabalığın gölgesinde bireysel ahlak sessizce geri çekilmeye başlar.Ötekinin varlığıyla sınırları görünür olan ahlak, çoğu zaman yüksek ideallerle değil, basit tutumlarda açığa çıkar.

Başkasını bir insan olarak görebilme kapasitesiyle ölçülür.

Oysa takımıyla aşırı özdeşleşmiş kalabalıklar için karşı taraf giderek insanlıktan çıkar; bir engel, bir hedef, hatta bir düşman olur.

Küfür tam da bu anda dile gelip ortaya çıkar.

Çünkü küfür, yalnızca kaba bir dil değil, ötekinin insanlığını ve saygınlığını askıya alma biçimidir.Kalabalık psikolojisinin temel kavramlarından biri olan "bireysellikten uzaklaşma" (deindividuation), bu dönüşümü anlamamıza yardımcı olabilir.

Kalabalık içinde bireysel sorumluluk hissi zayıflar.

Kişi kendini eylemin faili olarak değil, grubun anonim bir parçası olarak algılar.

Anonimlik ise normalde asla söylenmeyecek sözlerin söylenmesi, yapılmayacak şeylerin davranışlara dönüşmesine zemin oluşturur.

Bu durum işlevsiz taraf davranışlarının belirgin özelliklerindendir.Daniel Wann ve arkadaşları, işlevsiz taraftarların spor ortamlarını kendi gerilimlerini boşaltma alanı olarak kullanan bireylerin stadyumlarda küfür ve sözlü saldırganlığın biçimlerini kullandığını ifade eder.

İşlevsiz taraftarların genel profili genç, bekar, eğitim düzeyi ve gelir seviyesi düşük bireylerden oluşmaktadır.

Dürtüsellik, kırılgan narsisizm, antisosyal eğilimler ve öfke sorunları olan taraftarlar spor alanlarını sağlıklı bir aidiyetten çok hayatta başa çıkamadıkları meseleler nedeniyle bir öfke alanı haline getirir.

Bu bireyler maç anıyla sınırlı olmayan, genelleşmiş bir davranış örüntüsüne sahip olmakla birlikte kalabalığın sağladığı anonimlikten yararlanarak görünmez olan sorumluluktan sıyrılma davranışları sergiler.

Dağılan sorumluluk ise çoğu zaman daha az hissedilir ama daha çok zarar verir.Takım sevgisinin çokluğuyla ilgisi olmayan ve kişisel saldırganlık eğilimiyle bağlantılı olan bu tavırlar "futbolun doğası bu" diyerek normalize edilir.

Oysa bu şartlar altında stadyumlar, bireysel hayatta taşıyamadığımız duyguların kamusal boşaltım alanı haline gelme riskiyle karşı karşıya kalıyor.Duygular keskinleşir, sınırlar bulanıklaşır, dil sertleşir.

Tribünler bu yüzden yalnızca eğlence alanları değildir.

İnsanın kendisiyle olan ilişkisinin test edildiği sahnelerdir.

Ölçünün aşıldığı zamanlar tam da burada devreye girer.Stadyumlar bastırılmış duyguların ortaya çıkma alanı mı?Spor çoğu zaman tutkular için güvenli bir alan gibi sunulur. "Bırakalım insanlar içini döksün" denir.

Oysa güvenli olması, sınırsız olduğu anlamına gelmez.

Birlikte hissetmek, başkasını incitmeyi hiçbir zaman haklı kılmaz.

Ahlak, koşullara göre değişen bir nezaket biçimi değildir.

İnsanın insan karşısındaki asgari sorumluluğudur.

Küfür, bu sorumluluğun geçici olarak askıya alınmasıdır.

Anlık olması, onu meşru kılmaz.Filozof Byung Chul Han'a göre modern özne, özgürleştiğini sanırken giderek sürüleşmiş bir özneler topluluğuna dönüşmekle karşı karşıyadır.

Disiplin toplumunun baskıcı dış denetimi yerini, performans toplumunun gönüllü teslimiyetine bırakmıştır.

Artık kimse bizi zorla susturamaz.

Biz kendimizi kalabalığın ritmine uydurarak ahlaki olarak sessizleşiriz.

Tribünde bağıran kalabalık, paradoksal biçimde, düşünmeyen bir sessizliğin içinden ses vermektedir.

Bu bağlamda benliğin devri çoğu zaman gönüllü bir tercihten çok, yorulmuş bir benliğin kaçışıdır.

Kendi iç çatışmalarıyla, öfkesiyle, değersizlik duygusuyla baş edemeyen birey, bu yükü kolektif alana devreder.

Han'ın ifadesiyle özne artık kendisiyle temas edemediği için kalabalıkta çözülür.

Kalabalık rahatlatıcıdır.

Çünkü orada kimse kendisi olmak zorunda değildir.

Kalabalık yüzleri siler.

Yüzü olmayan birine küfür etmek kolaydır.Daniel Wann ve çalışma arkadaşlarının işlevsiz taraftarlık tanımı, Han'ın sürüleşmiş özne eleştirisiyle örtüşür.

Dürtüsellik, kırılgan narsisizm, öfke düzenleme sorunları yaşayan bireyler, stadyumu sağlıklı bir aidiyet alanı değil, bastırılmış duyguların boşaltım sahnesi olarak kullanır.

Kalabalık bu bireylere görünmezlik sunar.

Görünmezlik ise bireysel sorumluluktan kaçışın en konforlu biçimidir.Sonuçta mesele, stadyumda küfür edilip edilmemesinden çok daha büyüktür.

Mesele, insanın kalabalık içinde kendine ne kadar sadık kalabildiğidir.

Aidiyet insanı büyütebilir lakin ölçüsüz aidiyet insanı küçültür.

Gerçek taraftarlık, yalnızca kazanırken sevinmeyi değil, kaybederken insan kalabilmeyi öğrenmektir.Belki de asıl soru şudur: Biz stadyuma gerçekten takımımız için mi gidiyoruz, yoksa kendimizden kaçmak için mi?

Eğer benliğin devri yalnızca geçici bir paylaşım değil de kalıcı bir kaçışsa, orada ortaya çıkan öfke şaşırtıcı değildir.

Çünkü bastırılan her şey, bir gün daha sert bir dille geri döner.

Özellikle kalabalıklarda. ???????[Rabia Yavuz, Klinik Psikologdur.]Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.

İlgili Sitenin Haberleri