Haber Detayı
Tango, tutku ve tribünler arasında bir şehir: Buenos Aires
Avrupa’nın zarif mimarisiyle Latin Amerika’nın ateşli ruhunu birleştiren, tango dolu sokakları, dünyanın en iyi etlerini sunan parrilla’ları, tarih kokan meydanları ve futbolun çılgın tutkusuyla atan bir kalp: Buenos Aires.
Avrupa’dan taşınan mimari mirasın, Latin Amerika’nın bitmeyen coşkusuyla birleştiği bu şehir; tangoyla anlatır kendini, sofrada uzun uzun konuşur, tribünde bağırarak var olur.
Limanlarında başlayan göç hikâyeleriyle şekillenen, meydanlarında devrimler yaşayan, geceleri dansla sabaha bağlanan Buenos Aires; ziyaretçisini seyirci olarak bırakmaz, doğrudan hikâyenin içine çeker.Buenos Aires’in hikâyesi, geniş Río de la Plata Nehri’nin kıyılarında başlar. 1536 yılında İspanyol kaşif Pedro de Mendoza, nehrin bereketli kıyısına “Nuestra Señora Santa María del Buen Ayre” adıyla bir yerleşim kurar.
Adı, “iyi havalar” anlamına gelir ve Akdeniz’den esen tatlı rüzgârlara bir selamdır.
Ancak yerli halkların direnişi nedeniyle bu ilk girişim kısa sürer ve yerleşim terk edilir.
Şehir, gerçek doğumunu 1580’de Juan de Garay’ın ikinci kuruluşuyla yaşar.
Bu kez kalıcı olur, liman ticaretiyle hızla zenginleşir ve Güney Amerika’nın en önemli kapılarından biri haline gelir.19. yüzyıla gelindiğinde Buenos Aires, sadece bir liman kenti olmaktan çıkar, bağımsızlık ateşinin yandığı yer olur. 1810 Mayıs Devrimi burada başlar ve tüm Latin Amerika’ya ilham verir.
Plaza de Mayo, o günlerin coşkusunu hâlâ taşır.
Casa Rosada’nın pembe cephesi, Evita Perón’un halka seslendiği balkonuyla hafızalara kazınmıştır.
Şehir, aynı yüzyılın sonlarında Avrupa’dan gelen milyonlarca göçmenle yeniden şekillenir.
İtalyanlar, İspanyollar, Almanlar, Yahudiler, Polonyalılar...
Her biri kendi kültürünü getirir.
Sokaklar Napoli’yi, meydanlar Paris’i, kafeler Viyana’yı hatırlatır.
Bu yüzden Buenos Aires’e “Güney Amerika’nın Paris’i” denir.
Bu sadece bir benzetme değil, yaşayan bir gerçektir.Geniş bulvarları, gölgeli ağaçları, zarif kafeleriyle şehir, Avrupa zarafetini Latin sıcaklığıyla harmanlar.
Bugün ile şehrin o göçmen ruhunu hala hissedersiniz.
Bir sokakta İspanyolca konuşan bir İtalyan aileye rastlarsınız, bir pastanede dulce de leche’li alfajores yerken yan masada Yiddish aksanı duyarsınız.
Buenos Aires, farklılıkların bir arada yaşadığı, kozmopolit bir mozaiktir.Şehrin kalp atışı: Tango Buenos Aires’i düşününce aklınıza ilk ne gelir?
Elbette tango!
Bu dans, şehrin damarlarında dolaşan bir kan gibidir. 19. yüzyılın sonlarında, liman mahallelerinin yoksul evlerinde, göçmen işçilerin, Afrikalı kölelerin torunlarının ve yerel halkın acılarıyla doğar.
Candombe ritimleri, Avrupa valsleri, İspanyol flamenkosu ve Arjantin milongası bir araya gelir.
Ortaya çıkan ise dünyanın en tutkulu danslarından biri olur.Tango, başlangıçta “alt sınıfların” dansı olarak görülür.
Dar sokaklarda, gizli köşelerde icra edilir.
Ama 20. yüzyılın başında Carlos Gardel gibi efsanevi şarkıcılar ve müzisyenlerle salonlara, sonra da Paris’e sıçrar. 1940’lar tango’nun altın çağıdır.
Astor Piazzolla gibi yenilikçilerle evrilir, bugün hâlâ yaşayan bir sanat haline gelir.
UNESCO, 2009’da tangoyu İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası ilan eder, haklı olarak.Şehirde tango her yerdedir.
San Telmo’nun taş döşeli sokaklarında bir akordeon sesi duyarsınız, La Boca’da eski bir binanın kapısında dans eden bir çift görürsünüz.
Milongalar, yani tango salonları, geceleri dolar taşar.
Café Tortoni gibi tarihi mekanlarda bir kahve içerken tango şovu izleyebilirsiniz; El Viejo Almacén’de profesyonel dansçıların büyüsüne kapılabilirsiniz.
Ya da cesaretiniz varsa bir ders alıp kendiniz piste çıkarsınız.
Tango, izleyen kadar dans edeni de dönüştürür.Her yıl Ağustos ayında düzenlenen Uluslararası Tango Festivali ve Dünya Tango Şampiyonası, şehri bir açık hava sahnesine çevirir.
Sokaklarda, meydanlarda, salonlarda binlerce insan tango yapar.
Bu dans, sadece adım değil; aşkı, ayrılığı, özlemi, gururu anlatır.
Buenos Aires’in melankolik ama bir o kadar da gururlu ruhunu en iyi tango taşır.Mahalle mahalle Buenos Aires Buenos Aires’i gerçekten anlamak için mahalle mahalle dolaşmak gerekir.
Her biri ayrı bir dünya sunar.San Telmo, şehrin en eski ve en nostaljik mahallesi.
Dar taş sokakları, kolonyal evleri, antikacı dükkânlarıyla adeta bir zaman tüneli.
Pazar günleri kurulan dev San Telmo Pazarı, sokak sanatçıları, tango dansçıları ve el yapımı eşyalarla dolup taşar.
Burada saatlerce dolaşmak, şehrin ruhunu hissetmek demektir.La Boca, renklerin ve tutkunun merkezi.
Caminito Sokağı’ndaki rengârenk teneke evler, tangonun doğduğu yerin canlı tanıklarıdır.
Burası aynı zamanda işçi sınıfının kalbi.
Sokaklarda futbol muhabbeti hiç eksik olmaz.
Dikkatli olun, turistik alan dışına fazla çıkmayın ama Caminito’da bir kahve içip etrafı seyretmek unutulmazdır.Recoleta, şehrin en zarif yüzü.
Geniş parkları, lüks butikleri ve ünlü mezarlığıyla aristokrat bir hava taşır.
Recoleta Mezarlığı, bir açık hava müzesi gibidir; mermer heykeller, anıt mezarlar arasında dolaşırken Evita Perón’un sade ama etkileyici mezarını bulursunuz.
Yakınındaki Museo Nacional de Bellas Artes, Latin Amerika sanatının en önemli koleksiyonlarından birine ev sahipliği yapar.Palermo ise modern Buenos Aires’in kalbi.
Palermo Soho sokak sanatı, tasarım mağazaları ve butik kafelerle dolu; Palermo Hollywood ise restoranları ve gece hayatıyla ünlü.
Şehrin en güzel parkları burada: Bosques de Palermo’de göl kenarında yürüyüş yapmak, Japon Bahçesi’nde huzur bulmak mümkün.ASADO’dan dulce de leche’e: bir sofra kültürü Ve tabii yemekler...
Arjantin eti dünyanın en iyisi kabul edilir.
Pampasların özgür otlayan sığırları, eşsiz bir lezzet verir.
Asado, sadece bir ızgara değil, bir aile ritüelidir.
Saatler süren mangal başında sohbetler, kırmızı şarap eşliğinde yenilen biftekler...
Palermo’daki Don Julio, dünyanın en iyi et restoranlarından biri olarak kabul edilir; rezervasyon aylar öncesinden dolar.
La Cabrera bol porsiyonlarıyla ünlüdür; El Obrero ise La Boca’da yerel halkın gittiği samimi bir parrilla.
Empanadas, choripán, provoleta ve tabii ki dulce de leche’li tatlılar sofranın vazgeçilmezleridir.
Buenos Aires’te yemek yemek, bir şölen yaşamaktır.Futbolun başkentiBuenos Aires’te futbol bir spor değil, bir yaşam biçimidir.
Sokaklarda çocuklar top peşinde koşar, kafelerde, barlarda maç muhabbeti döner, duvarlarda takımların graffiti’leri görülür.
Ama bu tutkunun zirvesi, Boca Juniors ile River Plate arasındaki efsanevi derbi: Superclásico.Boca Juniors, 1905’te La Boca’nın İtalyan göçmen işçileri tarafından kurulmuş; mavi-sarı renkleri işçi sınıfının gururudur.
Stadyumu La Bombonera, maç günleri adeta titrer, tribünler o kadar dik ve yakın ki, seyirci oyuncuların üstünde gibi hisseder.
River Plate ise 1901 kökenli, daha varlıklı kesimlerin takımı olarak bilinir, kırmızı-beyaz formasıyla zarafeti temsil eder.
Stadyumu El Monumental, Güney Amerika’nın en büyüğüdür.Bu iki takım arasındaki rekabet, sadece saha içinde değil, sınıf farklarından, mahalle kimliklerinden beslenir.
Maç günü şehir ikiye bölünür.
Sokaklar forma renklerine bürünür, şarkılar yükselir, hava elektriklenir.
Diego Maradona gibi bir efsane Boca’da parlamış, izleri hâlâ La Bombonera’da hissedilir.
Superclásico’yu canlı izlemek, hayat boyu unutulmayacak bir deneyimdir, atmosferi tarif etmek imkânsızdır, yaşamak gerekir.Buenos Aires, coğrafi olarak uzak olsa da ruhen çok yakın gelir insana.
Göç hikâyeleri, uzun sofralar, tutkulu sohbetler, tango geceleri...
Burada Avrupa düzeniyle Latin sıcaklığı yan yana yaşar.
Şehir sizi sarar, dönüştürür ve ayrılırken bir parçanızı alıp götürür.