Haber Detayı
Alaçatı açık disko olmak zorunda değil
ALAÇATI’yla ilgili “öze dönüş” çağrısını ilk yaptığımda, mesele sadece gürültü değildi.
Asıl mesele, Alaçatı’yı Alaçatı yapan ruhun yavaş yavaş aşınmasıydı.Taş evler, doğru mimari, sokağa taşmayan müzik, sanat ve kültür, iyi müzik...Bir araya gelince bu kasabayı özel kılan şey tam olarak buydu.Sonra bildiğimiz hikâye başladı.Her yeri her yere benzetme huyumuz, en sert haliyle buraya da uğradı.Ses yükseldi, insanlar eskisi gibi ilgi göstermemeye başladı.Gelen mutlu olmadı, yaşayan nefes alamadı.Tam bu noktada, Lal Denizli’nin yaptığı açıklama önemli.Hatta açık konuşalım, cesur.“Alaçatı’yı niteliksiz turizme teslim etmeyeceğim” cümlesi, bugüne kadar yerel yöneticilerden çok sık duyduğumuz bir cümle değil.Hele ki “Gerekirse ruhsat iptaline giderim” diye bu kadar net söylenmesi, alışık olmadığımız bir tavır.Bu çıkışı değerli kılan şey şu.Sorunu inkar etmiyor.Geçiştirmiyor.“Her iki tarafı da idare edelim” demiyor.Alaçatı’nın geleceğini, bugünün yüksek sesli kazancına feda etmeyeceğini söylüyor.Kuşadası örneğini hatırlatması boşuna değil.Bir turizm merkezinin cazibesi azaldığında, geri dönüş neredeyse imkânsız oluyor.150 milyon TL’ye yaklaşan gürültü cezaları da meselenin ne kadar kontrolden çıktığını gösteriyor zaten.Demek ki sorun birkaç istisna işletme değil, yapısal bir alışkanlık haline gelmiş.Evet, süreçler yavaş, yetkiler dağınık.Ama irade varsa, takip de var.Bu açıklamalar en azından bunu gösteriyor.Şunu da net söylemek gerekiyor.Kurallara uyan, ses yalıtımı yapan, gerçekten işini düzgün yapan işletmeler bu tablodan rahatsız.Onlar da Alaçatı’nın bugünkü halinden şikâyetçi.Yani mesele “eğlence mi, yasak mı” meselesi değil.Mesele, hangi eğlenceyi, kimin pahasına yaptığımız meselesi.Alaçatı bir açık hava diskosu olmak zorunda değil.Hiç olmadı da zaten.Bu kasabayı özel yapan şey; sabaha kadar bangır bangır çalan hoparlörler değil, bir sokakta duyulan piyano sesi, bir avluda edilen sohbet, bir masada hakkı verilmiş bir yemekti.Öze dönmek hâlâ mümkün.Ama bu kez gerçekten kararlı olunursa.DOĞRUSU SOKAĞA TAŞMAYAN MÜZİKTİRALAÇATI için hazırlanan “Kentsel Tasarım Rehberi” tanıtım toplantısında Lal Denizli şunları söylüyor.“İnsani, ahlaki ve yönetsel olarak yapılabilecek her yolu denedim.
Rica ettim, toplantılar yaptım, anlattım.
Bu konuda tavizsiz bir tutum sergileyeceğiz.
Kurallara uymayan işletmeler için ruhsat iptaline kadar giden yaptırımlar da olacak.
Bu sizler için yaptığım son uyarı.
Uymayan olursa müzik ruhsatlarının iptalinden başlayarak işletme ruhsatının iptaline kadar süreci götürürüm.
Araya kim girerse girsin umurumda olmaz.
Alaçatı’ya birlikte sahip çıkalım.”Bazı şeyleri gerçekten karıştırıyoruz.Eğlenmek isteyenler kadar dinlenmek için de Alaçatı gibi yerleri tercih edenleri unutuyoruz.Herşeyi ayarında yapmamız lazım.İnanın marka olmuş İbiza, Mikanos gibi yerlerde bile sabahın ilk saatlerine kadar müzik sesi yok.Doğrusu sokağa taşmayan müziktir.Ve Alaçatı’nın o ilk popüler olduğu günlerde bu dar sokaklar böyleydi.“Alaçatı’ya birlikte sahip çıkalım” sözüne katılıyorum.Devletin, yerel yönetimlerin uyarıları, yönlendirmeleri önemli ama asıl önemli olan bizlerin bu çağrıya kulak vermesidir.MONROE VAZGEÇEMEMİŞTİ AMA BARDOT VAZGEÇTİBİR ikon düşünün.Güzelliğiyle, bakışıyla, saçını savuruşuyla bir dönemi tanımlamış.Sinema tarihine geçmiş.Moda dergilerinin kapağından inmiyor.Erkekler hayal ediyor, kadınlar taklit ediyor.Ve tam zirvedeyken...Her şeyden vazgeçiyor.Bugün biz ikonların hiç durmadan parlamasını istiyoruz.Onların yorulmaya, sıkılmaya, kaçmaya hakkı yokmuş gibi davranıyoruz.Ama Brigitte Bardot vazgeçti.39 yaşında.Hâlâ dünyanın en ünlü kadınlarından biriyken.“Sinema benim için hiçbir zaman büyük bir tutku olmadı” dedi.Bir cümleyle onu ünlü yapan sinemaya mesafe koydu.Dışarıdan bakınca herkes Bardot’nun hayalini yaşadığını zannediyordu.Oysa o, ilgi odağı olmaktan hep rahatsızdı.Basının gözü, flaşlar, bitmeyen takip...Hatta doğmamış çocuğunun peşine düşen fotoğrafçılar.Bu baskı onu intihar girişimine kadar sürüklemişti.Ve sonra söylediği o meşhur cümle...“Marilyn bu yüzden hayatını kaybetti.”Bir hayat uyarısı gibi...Marilyn Monroe da vazgeçememişti.Bardot vazgeçti.Saint Tropez’ye çekildi.Gürültüden, setlerden, kameralardan uzağa kendi seçtiği bir yalnızlığa.Ama bu bir kaçış değildi.Bu başka bir hayatın başlangıcıydı.İkinci kariyeri başladı orada.Hayvan hakları için.Yavru fokların peşine Kuzey Kutbu’na gitti.Laboratuvarlara, deneylere, avlara karşı çıktı.Devlet başkanlarına mektup yazdı; Bill Clinton’a bile.Şöhretini, kendisi için değil, sesi olmayanlar için kullandı.Belki de ilk kez gerçekten işe yarar bir şöhret kullandı.“Geçmişteki şöhretim umurumda değil” derken bunu kastediyordu.Acı çeken bir hayvanın yanında, ikon olmanın hiçbir anlamı yoktu ona göre.Brigitte Bardot bize şunu hatırlattı:İkon olmak bir kader değil.Bir roldür.İstenirse bırakılır.Bazen en büyük cesaret, vazgeçebilmek...