Haber Detayı
Göçerlerin korunması dünyanın sorunu A. Nedim Atilla yazdı
Birleşmiş Milletler’in 2026’yı Uluslararası Meralar ve Göçebe Çobanlar Yılı ilan etmesi, yalnızca bir takvim kararı değil; doğayla uyumlu yaşam biçimlerini, göçerleri ve meraların insanlık için taşıdığı hayati önemi yeniden hatırlatma çağrısı.
“Kalktı göç eyledi Afşar elleri… / ağır ağır giden eller bizimdir/ Arap atlar yakın eder ırağı, yüce dağdan aşan yollar bizimdir…”2026 yılı, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu tarafından birden fazla tema için uluslararası yıl olarak ilan edildiğini dün de yazmıştım.
Resmi olarak belirlenen temalar içindeki Uluslararası Kadın Çiftçi Yılı etkinliklerinin açılışından da söz etmiştim.Bu yılın önemli bir teması da Uluslararası Meralar ve Çoban Toplulukları Yılı yani göçerler üzerine (International Year of Rangelands and Pastoralists) açıklandı.
Bu tema sağlıklı meraların ve sürdürülebilir çobanlığın önemine dikkat çekmek amacıyla ilan edildi… Bugün de bu konudan söz etmek isterim.Göçerler ve meralar ülkemizin de sorunlu gerçekleri… FAO’nun öncülüğünde yürütülen bu küresel çaba, aslında bugün dünyada çoğu kişinin artık pek farkına varmadığı bir gerçeği hatırlatıyor bize… Meralar yalnızca hayvanların otladığı alanlar değil, doğayla insan arasındaki en eski iş birliklerinden birinin yurdu.
Bugün modern hayatın hızına kapılmış şehirlerde, soframıza gelen peyniri, yoğurdu, eti çoğu zaman yalnızca bir ürün gibi görüyoruz.
Oysa her lokmanın arkasında bir yolculuk var.
Mevsimlerle birlikte yer değiştiren sürüler, yaylalara uzanan yollarda sabırla yürüyen çobanlar, keçilerin taze ot kokusunu içlerine çeke çeke dolaştığı meralar… İşte 2026 yılı, biraz da bu hikâyeyi yeniden hatırlatmak için BM tarafından önemsendi.Anadolu’da bu hikâyenin izleri çok derin.
Yörükler, Türkmenler, Afşarlar… Yüzyıllardır Toroslar’ın serin yaylalarına, Ege’nin rüzgârlı yamaçlarına, İç Anadolu’nun sonsuz ufuklarına doğru sürülerini taşımış göçerler bunlar.
Onların yaşamı yalnızca bir ekonomik faaliyet değil, doğayla kurulan ince bir denge sanatı.
Nerede otlatacağını, ne kadar bekleyeceğini, hangi bitkinin hangi hayvana iyi geldiğini bilmek… Bunların hiçbiri okulda öğrenilmez.
Bunlar, kuşaktan kuşağa aktarılan, toprağın ve göğün dilini okuyarak edinilmiş bilgeliklerdir.İşte aklı başında insanların önemsediği pastoral yaşam dediğimiz şey tam da budur: Doğanın ritmiyle uyum içinde olmak.
Slow Food hareketinin yıllardır savunduğu “iyi, temiz ve adil” yaklaşımının sahadaki en kadim yansıması belki de.
Çünkü merada yetişen ot, hayvanın sütüne; süt, peynire; peynir ise sofradaki paylaşıma dönüşür.
Bu zincirin hiçbir halkasında acele yoktur.
Sabır vardır, emek vardır, mevsim vardır.Anadolu pastoralistleri, yani göçerler veya daha özelde Yörükler, Türk tarihinin ve kültürel mirasının vazgeçilmez bir parçasıdır.
Bu topluluklar, Orta Asya'dan 11. yüzyılda göç eden Oğuz Türkmen boylarının torunları olarak, Anadolu'nun dağlık bölgelerinde binlerce yıldır göçebe bir yaşam sürdürürler. “Yörük” kelimesi, “yürüyen” anlamına gelen fiilden türeyerek, bu toplulukların hareketli yaşam tarzını yansıtır.
Günümüzde, özellikle Toros Dağları çevresinde yaşayan bu göçerler, hayvan yetiştiriciliği üzerine kurulu bir ekonomiyle, mevsimsel göçler yaparak yaylalardan ovalara inerler.
Ancak modernleşme, kentleşme ve iklim değişikliği gibi faktörler nedeniyle bu geleneksel yaşam biçimi tehlike altında…Anadolu pastoralistleri, Osmanlı döneminden beri “Yörük” veya “Türkmen” olarak anılan göçebe topluluklardır.
Osmanlı belgelerinde bu terimler eş anlamlı olarak kullanılmış, göçer yaşamı temsil etmiştir.
Bu topluluklar, koyun, keçi, sığır ve at gibi hayvanlarla geçimlerini sağlar; tarım ise kısa ömürlü ürünler üzerinden ikincil bir rol oynar.
Dikey göçler, kışın alçak ovalarda, yazın yüksek yaylalarda gerçekleşir.
Bu yaşam tarzı, Türklerin Anadolu'ya yerleşmesinden beri kültürel bir süreklilik sağlar ve Türk kimliğinin “özü” olarak görülür.Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da kışlaklarda yaklaşık 5 ay kalan göçerler, havaların ısınmasıyla hayvanlarını serin yaylalara götürmeye başlar… Bölgede hava sıcaklıklarının düşmeye başladığı ekim, kasım aylarında da hayvanlarını kışlaklara getiren besiciler şu günlerde kar altında bekliyorlar…Bugün dünyada da giderek artan bir hız ve endüstriyelleşme baskısı varken, pastoral topluluklar çoğu zaman görünmez kalıyor.
Oysa meralar, ekosistemlerin akciğeri gibidir.
Toprağı güçlendirir, biyoçeşitliliği destekler, iklim krizine karşı doğal bir kalkan oluşturur.
Göçebe hayvancılık yalnızca bir üretim biçimi değil, aynı zamanda doğayı tüketmek yerine onunla birlikte var olmanın da en güzel örneklerinden biridir.Türkiye için de bu yıl önemli bir dönemeç.
Çünkü kırsalın geleceğini konuşurken, yaylaların sesini duymadan sağlıklı bir yol haritası çizmemiz mümkün değil.
Meraların korunması, çobanların emeğinin tanınması, küçük üreticilerin ayakta kalabilmesi… Bütün bunlar yalnızca tarım politikalarının değil, aynı zamanda kültürel belleğimizin de konusu.Birlikte düşünelim… Bir yaylada sabahın ilk ışıklarıyla sağılan süt, küçük bir evin mutfağında kaynatılır.
İçine yalnızca maya girer, başka hiçbir katkı olmaz.
Sonra o peynir, bir sofrada paylaşılır.
Belki üzerinde zeytinyağı gezdirilir, belki tandır ekmeği eşlik eder.
Orada yalnızca beslenmeyiz; birlikte olmanın, doğayla barışmanın, yaşamı sadeleştirmenin tadına varırız.Yörük kültürü, Anadolu'nun sosyolojik dokusunu zenginleştiren unsurlarla dolu… Bu topluluklar, güçlü bir kolektif kimlik ve dayanışma ruhuna sahiptir; kamp hiyerarşisinde yaşlılara öncelik verilir, kararlar ortak alınır ve cinsiyet eşitliği gözetilirken iş bölümü gelenekseldir (kadınlar ev işleri, çocuk bakımı ve sağım; erkekler hayvan otlatma).
Kültürel öğeler arasında keçi kılından dokunan çadırlar, halılar, giysiler, avcılık, dini ritüeller (kurbanlar, adaklar, dağ mistisizmi) ve yemek kültürü (kurutulmuş gıdalar, bulgur pilavı, tarhana çorbası, keçi sütünden peynir) yer alır.Sosyolojik açıdan, bu kültür Türk tarihinin temelini oluşturur.
Göçebelik, sosyal organizasyon, teknoloji ve güç ilişkilerini bağlayan bir köprüdür.
Anadolu'daki diğer gruplardan ayrılan özgün kimlikleri, kolektif hafızayı korur ve Türk toplumunun çeşitliliğini artırır.
Eğitim, kültür ve sosyal yapıları göçebelikle şekillenmiştir; örneğin çocuk yetiştirme gelenekleri, doğa sevgisi ve hayvan-insan ilişkisini vurgular.
MERALARIN VE PASTORAL YAŞAMIN DEĞERİNİ YENİDEN HATIRLAMAKIYRP 2026 kapsamında öncelikli hedefler şöyle sıralanıyor: Meraların ve pastoral toplulukların dünya için taşıdığı değeri anlatmak bu alanlara yönelik sorumlu yatırımları artırmak.
Pastoral yaşamı destekleyen kamu politikalarını yaygınlaştırmakBu bağlamda göçebe ve yarı-göçebe hayvancılıkla geçinen toplulukların mera ve su kaynaklarına erişiminin korunması, sürülerin mevsimsel hareketliliğini destekleyen düzenlemelerin yapılması ve geleneksel bilgi sistemlerinin yaşatılması büyük önem taşıyor.
Aynı zamanda ekosistem restorasyonu, hayvan sağlığı, adil ticaret ve sürdürülebilir değer zincirleri de bu çabanın merkezinde yer alıyor.Trabzon’un Şalpazarı ilçesinde, yaylalardan köylere dönüş göçü renkli görüntülere sahne oluyor.
Yaklaşık 10 kilometrelik yolu yürüyerek kat eden göçerler, süsledikleri inekleriyle birlikte köylerine dönüyor.
Yöresel kıyafetleriyle yürüyüşe katılan kadınlar, göç yolculuğuna ayrı bir renk katıyor.
Her yıl haziran ayının ikinci haftasında yaylalara çıkan köylüler, havaların soğumasıyla birlikte dönüşe geçiyor.
Şalpazarı’nda yıllardır süren bu gelenek, gelişen teknolojiye rağmen yaşatılmaya devam ediyor. (Kuzey Ekspres Gazetesi)Türkiye, insanlık tarihinde pastoral yaşam biçimlerinin en köklü merkezlerinden biri.
Anadolu coğrafyası, tarih boyunca Orta Asya’dan Balkanlar’a, Kafkasya’dan Mezopotamya’ya kadar uzanan göç yollarının kesişme noktası oldu.
Yörükler, Türkmenler, Afşarlar ve diğer pek çok topluluk, yüzyıllar boyunca sürülerini Torosların yaylalarına, Ege ve Akdeniz kıyılarına, İç Anadolu’nun geniş bozkırlarına taşıdı.ANADOLU’DAN YÜKSELEN BİR GELENEĞİN İZLERİBu gelenek yalnızca ekonomik bir faaliyet değildir; aynı zamanda müziği, mutfağı, el sanatlarını, ritüelleri ve yaşam felsefesini şekillendiren güçlü bir kültürel damar oluşturdu.
Bugün de Toroslar’da yaylacılık, Doğu ve Güneydoğu’da küçükbaş hayvancılık, Ege ve İç Anadolu’da meraya dayalı geleneksel üretim halen Türkiye kırsalının omurgasını oluşturan yaşam biçimleri arasında.Pastoralist topluluklar çoğu zaman modern tarımsal politikaların gölgesinde kalsa da aslında doğal döngülere en uyumlu üretim modellerinden birini sürdürüyorlar.
Meraya dayalı hayvancılık, toprağın organik yapısını güçlendiriyor, biyoçeşitliliğe katkıda bulunuyor, karbon tutulumunu destekliyor, kurak alanların direncini artırıyor… Bu nedenle pastoralistleri yalnızca üretici değil; ekosistemlerin sessiz koruyucuları olarak görmek gerekiyor.Muş’taki göçerler TÜRKİYE’NİN SÜRDÜRÜLEBİLİR GELECEĞİ İÇİN BİR FIRSATIYRP 2026, Türkiye açısından da önemli bir eşik oluşturuyor.
Çünkü, mera alanlarının korunması, geleneksel bilgi birikiminin aktarılması, köyden kente göçün yavaşlatılması, yerel gıda ekonomisinin güçlendirilmesi ancak pastoral üretim biçimlerinin desteklenmesiyle mümkün olabilir.Bugün Türkiye’de kırsal kalkınma, iklim değişikliğiyle mücadele ve gıda güvenliği gibi başlıklarda tartıştığımız pek çok konu, doğayla uyumlu hayvancılık modelleriyle doğrudan kesişiyor.
Yani pastoral yaşam yalnızca geçmişten miras değil; aynı zamanda geleceğin sürdürülebilir tarım vizyonunun da anahtarlarından biri.“Anadolu Pastoralistleri” yani göçerler… Kasım ayı başında göçerler 3 bin rakımlı yaylalardan kışlaklara döndüler.
Diyarbakır ve Muş arasındaki serin yaylalarda bahar ve yaz aylarını geçiren göçerlerin havaların soğumaya başlamasıyla memleketlerine dönüş için günler sürecek bir yolculuğa çıktılar. (Fotoğraf: Gzt.Com)KÜRESEL VİZYON: TANINAN VE DESTEKLENEN MERALARIYRP 2026’nın vizyonu şöyle ifade ediliyor.
Meraların ekonomik, ekolojik ve sosyal değeri ile pastoralistlerin bu ekosistemlerin koruyucuları olarak taşıdıkları rollerin dünya genelinde tanınması, korunması ve desteklenmesi.
Bu kapsamda IYRP Küresel İttifakı dört temel çağrı yapıyor.
Pastoralistlerin haklarının, kültürel değerlerinin ve yaşam biçimlerinin tanınması, Bilgi, araştırma ve yenilik kapasitesinin artırılması.
Sürdürülebilir pastoral sistemleri destekleyen politikaların geliştirilmesi.
Etik ve uzun vadeli yatırımların teşvik edilmesiANADOLU'DAN DÜNYAYA; BİR KÜLTÜREL VE EKOLOJİK MESAJGöçebe çobanlar, yüzyıllardır meraları yalnızca bir üretim alanı değil; doğayla kurulmuş bir yaşam ortaklığı olarak görüyor.
Bu ortaklık, bugün insanlığın en büyük sınavı olan iklim krizi karşısında bize yeni bir bakış açısı sunuyor:Doğayı yönetmek değil, onunla birlikte var olmak.Uluslararası Meralar ve Göçebe Çobanlar Yılı vesilesiyle dünya, bu kadim bilgelikten öğrenecek çok şey olduğunu yeniden hatırlıyor.
Anadolu’nun yaylalarından Orta Asya bozkırlarına, Afrika savanlarından Latin Amerika platolarına uzanan pastoral kültür, belki de geleceğin en sürdürülebilir yol haritalarından birini barındırıyor.Uluslararası Meralar ve Göçebe Çobanlar Yılı işte tam da bu duyguyu hatırlatıyor bize.
Toprağın ruhunu dinlemeyi, doğanın bize sunduğuna saygı duymayı, hızın yerine dinginliği koymayı… Kısacası, yalnızca ne yediğimizi değil, nasıl ve kimlerin emeğiyle üretildiğini de düşünmeyi.Belki de yapmamız gereken tek şey, biraz yavaşlamak.
Meraların sessiz şarkısını dinlemek.
Ve o kadim bilgelikle yeniden buluşmak.Çünkü gelecek, doğayla kavga edenlerin değil, onunla birlikte yürüyenlerin olacak.Birleşmiş Milletler, 2026 yılını Uluslararası Mera ve Çobanlar Yılı ilan edince Hindukuş Himalaya (HKH) meralarını karakterize eden inanılmaz çeşitliliği, güzelliği ve zorlukları yakalamak ve sergilemek için bize inanılmaz bir fırsat sunuyor.
HKH bölgesindeki mera alanları, zengin ve çeşitli flora ve faunanın can damarı, kritik ekosistem hizmetlerinin kaynağı ve birçok pastoralist topluluğun geçim kaynağı.
Ancak otlak alanlar aynı zamanda muazzam iklimsel ve insan kaynaklı baskı altında.
Uluslararası Entegre Dağ Geliştirme Merkezi (ICIMOD) ve Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü Nepal Şubesi (FAO Nepal), bu otlak alanlarında yaşanan gerçeküstü güzelliği ve değişimleri yakalamak amacıyla bir fotoğraf yarışması başlattı.Bhutan Kralı ve Kraliçesi’nin katıldığı Highland Festivali'nde karlı kaplı Himalayalar'ın eteğinde düzenlenen bu eşsiz festival, Bhutan'ın doğal güzelliğini ve dağlık bölgelerde yaşayan topluluklarının kültür ve geleneklerini kutluyor.
Özetle pastoralistlerin önemi sadece kültürel değil, ekolojiktir de.
Transhümans (mevsimsel göç) pratikleri, ekosistem hizmetlerini sürdürür.
Hayvansal gıdalar (süt, yoğurt, peynir), el sanatları üretimi; su yönetimi, toprak erozyonu önleme, döngüsel otlatma ile karbon salınımı azaltma; toprak verimliliği artırma (gübreleme), tohum dağılımı ve biyoçeşitlilik koruma.Bu pratikler, Doğa Temelli Çözümlerle uyumlu olup, BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri'ne (Açlığa Son, Karada Yaşam, İklim Eylemi) katkı sağlar.
Göçerlik, çevreye duyarlı bir yaşamı temsil eder; minimal müdahaleyle doğa dengesini korur ve iklim değişikliğine adaptasyonu kolaylaştırır.Anadolu pastoralistleri de sadece bir yaşam biçimi değil, korunması gereken bir sosyolojik dokudur.
Modern dünyanın baskıları altında erime riski taşıyan bu kültür, Türk toplumunun köklerini, doğa uyumunu ve dayanışmayı temsil eder.
Koruma çabaları artırılırsa hem kültürel zenginlik hem de ekolojik denge sürdürülebilir.
Bu topluluklar, Anadolu'nun ruhunu canlı tutar; onları korumak, geçmişimizi geleceğe taşımaktır.Yani boşuna ilan edilmedi bu yıl!Yemek Kültürü Araştırmacısı ve Yazarı A.
Nedim AtillaOdatv.com