Haber Detayı

Havana'dan kaçtı, bakan oldu: İşte Latin Amerika'yı karıştıran isim
Dünya dogruhaber.com.tr
04/01/2026 15:06 (3 gün önce)

Havana'dan kaçtı, bakan oldu: İşte Latin Amerika'yı karıştıran isim

ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik yaklaşımı, son yıllarda bölgeyi yeniden dizayn etmeye dönük askeri olmayan araçlara giderek daha fazla yaslanıyor. Yaptırımlar, meşruiyet aşındırma, dışarıdan “siyasi alternatifler” inşa etme gibi yöntemler bu stratejinin temelini oluşturuyor.

Dönüşümün merkezinde siyasi söylemi sınır aşan sistematik bir baskı politikasına dönüştüren ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio yer alıyor.

Son on yılda Latin Amerika’da yaşanan rejim değiştirme girişimleri ve siyasi istikrarsızlıklar, birbirinden kopuk olaylar olarak değil; belirli Amerikalı siyasetçilerin, bu süreçler için siyasi, medya ve uluslararası zemini hazırladığı bütünlüklü bir hattın parçası olarak okunmalı.

Bu hattın başlıca figürlerinden biri de, 2011’de Senato’ya girmesinden bu yana Washington’un “arka bahçesi” olarak gördüğü bölgede, solcu ve bağımsız yönetimlere karşı en sert seslerden biri hâline gelen Marco Rubio oldu.

Rubio’nun Latin Amerika’ya bakışı, Florida’daki Küba sürgünü mirasından beslenen güçlü bir ideolojik arka plana dayanıyor.

Küba, Rubio için yalnızca ailesinin terk ettiği bir ülke değil; “geri alınması gereken bir kayıp” olarak kodlanan siyasi bir simge.

Bu nedenle ABD ekseninin dışına çıkan, Rusya ya da Çin’le siyasi ve ekonomik ilişkiler kuran her hükümet, doğrudan ABD ulusal güvenliğine tehdit olarak sınıflandırılıyor.

Bu bakış açısında darbeler, demokratik sapmalar olarak değil; “demokrasiyi savunma” ve “insan haklarını koruma” başlıkları altında meşrulaştırılabilen araçlar olarak görülüyor.

Sürgün Lobileri ve Muhalefet Ağı Rubio’nun etkisi yalnızca sert söyleminden değil, aynı zamanda sürgün lobileri ve yurt dışındaki muhalefet figürleriyle kurduğu ağdan kaynaklanıyor.

Bu ağın merkezinde, Washington’un Küba ve Venezuela politikalarını on yıllardır etkileyen Küba–Amerikan lobisi bulunuyor. “Cuban American National Foundation” gibi yapılar, Kongre içinde güçlü bir etkiye sahip olarak Küba’ya yönelik ablukanın sertleştirilmesinde kilit rol oynadı.

Venezuela dosyasında Rubio, 2019’dan itibaren Juan Guaidó ile açık ve doğrudan ilişkiler kurdu.

Seçilmemiş olmasına rağmen “meşru başkan” olarak sunulan Guaidó’ya verilen bu destek, ABD’nin rejim değiştirme stratejisinin merkezinde yer aldı.

Rubio ayrıca, iktidarın her ne pahasına olursa olsun devrilmesini savunan Leopoldo López ve dış müdahaleyi açıkça destekleyen María Corina Machado ile de yakın temas hAlinde oldu.

Bunun yanı sıra, Guaidó’nun Washington’daki temsilcisi olarak atanan Carlos Vecchio, özellikle Rubio’nun ofisiyle koordinasyon içinde, Venezuela’ya yönelik siyasi ve ekonomik baskıların artırılması için Kongre nezdinde yoğun temas yürüttü.

Rubio’nun Kongre’deki kurumsal konumu –özellikle dış politika ve istihbaratla ilgili komitelerdeki etkisi–, sürgündeki muhalefet ile ABD karar alma mekanizmaları arasında doğrudan bir köprü kurulmasını sağladı.

Böylece siyasi söylem, yaptırımlar, diplomatik izolasyon ve meşruiyet aşındırma gibi uygulanabilir politikalara dönüştü.

Venezuela 2019: Alternatif Meşruiyet Deneyi Rubio’nun rolü, Ocak 2019’da Venezuela’da zirveye ulaştı.

Guaidó’nun “meşru başkan” olarak tanınması çağrısında bulunan ilk isimlerden biri olan Rubio, seçilmiş Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun meşruiyetini hedef alan bu adımı aktif biçimde savundu.

Petrol sektörü ve finansal kurumları hedef alan ağır yaptırımların Kongre’deki en güçlü savunucularından biri de yine Rubio’ydu.

Bölgesel Ajanda: Küba’dan Bolivya’ya Rubio’nun sert çizgisi Küba’da da belirginleşti. 2021 sonrası dönemde herhangi bir yumuşama girişimini engellemek için baskı kurdu; Temmuz 2021 protestolarını “rejimi devirmek için fırsat” olarak niteleyerek ablukanın sertleştirilmesini savundu.

Küba’nın “terörü destekleyen ülkeler” listesinden çıkarılmasına da açıkça karşı çıktı.

Bu bağlamda Associated Press, 1 Ekim 2025’te Küba’nın üst düzey bir diplomatıyla yaptığı röportajda, Karayipler’deki son ABD geriliminin “Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun bölgeye yönelik kişisel ajandasının sonucu” olduğunu aktardı.

Kübalı yetkili, Rubio’nun politikalarının Başkan Donald Trump’ın barış söylemiyle çeliştiğini vurguladı.

Nikaragua’da Rubio, 2018’den itibaren Başkan Daniel Ortega hükümetine karşı yaptırımların öncüsü oldu; 2021 seçimlerinden sonra bu yaptırımların genişletilmesini destekledi.

Bolivya’da ise Kasım 2019 darbesine yaklaşımı, söylemdeki çifte standardın çarpıcı bir örneği olarak öne çıktı.

Evo Morales’in devrilmesini “demokratik rotanın düzeltilmesi” olarak niteleyen Rubio, solun seçimle yeniden iktidara gelmesinin ardından bu kez “Washington karşıtı etkinin geri dönüşü” uyarıları yaptı.

Latin Amerika’da ABD Modeli ABD’nin Latin Amerika pratiği, doğrudan askerİ müdahaleden ziyade; hedef hükümetlerin siyasi meşruiyetini aşındıran, ekonomik yaptırımlarla toplumsal krizleri derinleştiren ve eş zamanlı olarak içerde ya da sürgünde muhalefeti destekleyen kademeli bir baskı modeline dayanıyor.

Amaç, belirli bir krizi yönetmek değil; uygun anda patlayabilecek iç koşulları hazırlamak.

Bu tabloda Marco Rubio, Washington’un Latin Amerika üzerindeki kontrolünü yeniden tesis etmeyi hedefleyen stratejinin asıl mimarı ve planlayıcısı olarak öne çıkıyor.

Venezuela’yı bu hattın merkezine yerleştiren yaklaşımın, nihai olarak Küba’ya uzanması hedefleniyor.

Bu nedenle cumartesi günü Venezuela’ya yönelik doğrudan saldırı ve seçilmiş Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun kaçırılması, Rubio ve çevresi açısından bu stratejinin sahadaki ilk büyük sınaması olarak okunuyor.

Ancak bu adımın bölgesel ve küresel sonuçlarının, onu tasarlayanların hesaplarının ötesine geçip geçmeyeceği henüz belirsiz.

İlgili Sitenin Haberleri