Haber Detayı
Bir oda dolusu Cumhuriyet
Heykeltıraş arkadaşım Ahmet Çolakoğlu’nun köydeki evini ziyarete giderken, köyün içine girer girmez itfaiyeyi gördüm.
Heykelt ıraş arkadaşım Ahmet Çolako ğlu’nun k öydeki evini ziyarete giderken, köyün içine girer girmez itfaiyeyi gördüm.
Dar yolda araçlar güçlükle ilerliyor; hortumlar aceleyle aç ılıyor; k öylüler yang ının etrafında yarım bir çember gibi toplan ıyordu.
Bir ev yanıyordu.
İnsan bir yere misafirliğe giderken b öyle bir manzaraya denk gelince, yolun maksad ı değişiyor: Ziyaret, bir anda tanıklığa d önü ş üyor.
Samsun’un Aksu Köyü, Kozluca Mevkii… Buras ı, 1940’lı ve 1950’li yıllarda Doğu Karadeniz’den kopup gelen ailelerin yeni bir hayat kurduğu bir yama ç.
Artvin’den, Rize’den, Trabzon’dan göçüp gelenler… Ço ğu birbirine akraba; ço ğu birbirinin hik âyesini bilen insanlar.
Göç, her zaman yaln ız ekmek i çin de ğildir; bazen geride bırakılan bir kavganın, kapanmayan bir hesabın, b üyüyen bir k ırgınlığın da adıdır.
İnsan yol alırken ge çmi şini de sırtında taşır.
Kozluca’da bir ev varmış; mevkiin en g üzel evi derler.
Alt ı taş, üstü ah şap… Karadeniz mimarisinin o sağlam diliyle yapılmış.
K âgir duvar ın ağırlığıyla ahşabın nefesi birbirine karışmış; kiremitli sıvaması yağmurla anlaşmış gibi.
Evin kitabesi var: 1942.
Üstelik Arap harfleriyle.
Bir evin aln ına tarih d ü ş ülmü ş; “Ben buradayım” der gibi.
Bu evin hik âyesi bir isimle tamamlan ıyor: Katip Hasan Ayg ün.
Köylerde “katip” olmak, yaln ız bir meslek değildir.
Yazıyı bilen, s özü tartan, araya girdi ğinde kavga dinen, adaletli bulunansa bilirkişi diye anılan bir ağırlıktır aynı zamanda.
Hasan Ayg ün de öyle anlat ılıyor: K öyde sevilen, sözü dinlenen, önde gelen insanlardan. 1986 y ılında vefat etmiş.
Ama onu bug üne ta şıyan asıl şey, bıraktığı bina değil; bıraktığı hafıza.
Katip Hasan’ın evi iki odayla anlatılıyor: Bir odası kitaplarla dolu.
Diğer odası Cumhuriyet Gazetesi yle… Üstelik öyle “birkaç say ı” değil: 1948’den 1986’ya kadar, her g ün biriktirilmi ş sayılar.
Her g ün… “Her gün” dedi ğimiz şey, bir ömür boyunca tekrar edilen bir irade demek.
İnsan yıllarca aynı kararlılıkla neyi s ürdürür?
Kimi para biriktirir, kimi e şya… Katip Hasan memleket biriktirmiş.
Sayfa sayfa, manşet manşet.
Bir odada üst üste duran Cumhuriyet Gazetesi , asl ında bir ülkenin güncesidir: Siyaset, deprem, yang ın, ma ç, grev, bayram, cenaze… Foto ğrafların dili, haberin sertliği, k üçük ilanlar ın g ündeli ği… Hepsi bir arada.
Üstelik o sayfalar, köyün s ınırlarını aşan bir pencere olmuş.
Çünkü o y ıllarda televizyon yok; internet yok.
Radyo var ama y üz yok.
Büyük şehirleri, olayları, devlet b üyüklerini “görmenin” yolu ço ğu zaman gazetenin fotoğrafından ge çiyor.
Köyde birçok insan liderleri ilk kez o sayfalardan tan ıyor. “Demirel’i gazetede g ördük” cümlesi, abart ı değil; d önemin gerçe ği.
Katip Hasan gazeteleri evde saklayıp kilit üstüne kilit vurmu ş biri değil.
Tam tersine… O birikim, kapalı bir odada kalmamış.
Gazeteleri haftalık ya da üç günde bir köy kahvesine ta şırmış.
Kahvede gazete a ç ılır; başlık okunur; fotoğraf g österilir; bir haberin etraf ında c ümleler ço ğalırmış.
İşte k öyün as ıl “dinleyicisi” burada: Kahvenin masaları.
Kahvenin insanları.
O masalarda, okuyanın sesi yalnız haber taşımaz; bakmayı da ö ğretirmiş.
K â ğıdın üstünden şehirler akar; isimler, y üzler, meydanlar geçer.
İnsanlar sadece bilgi edinmez; memleketle bağ kurar.
Bu y üzden Katip Hasan’ ın evi, yalnız bir ev olmaktan ç ıkmış.
K öyün kültür yayan, ışık yayan, bilgi yayan evi derler ya; boşuna değil.
Bazı evler vardır; penceresinden sadece ışık değil, merak da sızar.
Kapısı sadece misafire değil, d ünyaya da aç ılır.
Yıllar ge çiyor.
Evin en son sakinleri Ahmet Aygün ve e şi Hatice Ayg ün… Onlar da yakla şık beş yıl önce vefat etmi ş.
Beş yıldır ev kimsesiz kalmış.
K öyün en çok “anlatan” evi kapal ı.
Pencereler suskun, avlu kendi h âlinde.
Baz ı yapılar, i çinde insan olmad ığında bile bir mahalleyi ayakta tutar; çünkü hat ıra duvarın arasına siner.
Ve bug ün… o ev, son kez ayd ınlandı.
Ama bu aydınlık, lambadan gelmiyordu.
Alevin acı parlaklığındandı.
İtfaiyenin m üdahalesini izlerken, akl ımda tek bir soru d önüp durdu: Bir ev yan ınca ne yanar?
Sadece kirişler mi?
Sadece çat ı mı?
Hayır.
Bir ev yanınca i çeride biriken zaman da yanar.
Bir odada kitaplar… Öteki odada Cumhuriyet Gazetesi … Kâ ğıt dediğiniz şey bir anda k ül olur; ama külün içinde bir dönemin ritmi vard ır.
Kahvede paylaşılan c ümleler, birlikte okuman ın terbiyesi, merakın s üreklili ği… Bir odanın raflarından taşan memleket, bir anda dumanın i çine kar ışır.
B öyle anlarda insan şunu anlıyor: Arşiv dediğimiz şey, her zaman bir kurumun soğuk raflarında durmaz.
Bazen bir k öy evinin bir odas ında durur.
Bazen bir adamın ısrarıyla korunur.
Katip Hasan’ın yaptığı tam da buydu: Memleketi her sabah kapısının önüne al ıp akşam bir odaya yerleştirmek; sonra da onu komşusuyla paylaşmak.
Bu yazıyı, o yangının bıraktığı boşluğun karşısında yazıyorum.
Çünkü bir evi kaybetmek, yaln ız bir yapıyı kaybetmek değildir; bir bakış bi çimini de kaybetmektir.
Katip Hasan’ ın odası, okumanın ve paylaşmanın odasıydı.
Cumhuriyet Gazetesi , o odada yalnız bir yayın değildi; k öyün dünyaya aç ılan penceresiydi.
Sayfalar a ç ıldık ça ülke görünür oluyordu; isimler, yüzler, şehirler masanın üstüne geliyordu.
Belki bugün haber her yerde.
Ama “birlikte okuma” azald ı.
Bir c ümlenin etraf ında toplanmak, bir fotoğrafın önünde durup dü ş ünmek, bir haberi tartarken ölçüyü kaç ırmamak… Bunların hepsi bir medeniyet terbiyesidir.
Katip Hasan, bunu yıllarca s ürdürmü ş.
Bug ün Kozluca’da bir ev yand ı.
Ama ben o evin i çinden geçen ışığın adını biliyorum: Cumhuriyet Gazetesi.
Geriye bize d ü şen şu: K ülün içinde kaybolan sayfalar ın yerine yeniden sayfa a çmay ı bilmek.
Çünkü baz ı evler yanar; ama bazı emekler yanmaz.
Okuma yanmaz.
Merak yanmaz.
Bir k öy kahvesinde, bir gazetenin çevresinde kurulan ba ğ yanmaz.