Haber Detayı
İnsanların 33'ten fazla gizli duyusu olabilir mi?
Modern araştırmalar, insanın hayatta kalmasını sağlayan 30'dan fazla gizli duyusu olduğunu kanıtlıyor. Peki, vücudumuzun bu görünmez radarları nasıl çalışıyor?
Biyoloji derslerinde hepimize, görme, işitme, koklama, tatma ve dokunmadan oluşan beş temel duyumuz olduğu öğretildi.
Ancak modern bilim, bu klasik bilginin aslında buzdağının sadece görünen kısmı olduğunu söylüyor.
Londra Üniversitesi Felsefe Enstitüsü Direktörü Profesör Barry Smith, insanın sahip olduğu duyuların sayısının aslında 22 ile 33 arasında değiştiğini savunuyor.
Aristo’nun beş duyu teorisinin, Dünya’nın beş elementten oluştuğu inancı kadar eskidiğini belirten Smith, algılarımızın sandığımızdan çok daha karmaşık ve birbirine geçmiş bir yapıda olduğunu vurguluyor.
Chip'te yer aldığı gibi Profesör Smith’e göre yaşadığımız hemen her deneyim aslında “çok duyulu” bir süreçten geçiyor.
Bir şampuanın kokusu, saçınızın yumuşaklığını nasıl algıladığınızı doğrudan etkileyebiliyor.
Örneğin gül kokulu bir şampuan, saçlarınızın daha ipeksi olduğu hissini yaratıyor.
Ya da az yağlı bir yoğurdun içine eklenen doğru aromalar, damakta daha yoğun ve zengin bir kıvam hissi uyandırıyor.
Bu durum, duyularımızın birbirinden bağımsız çalışmadığını, aksine sürekli bir işbirliği içinde dünyayı bize tercüme ettiğini gösteriyor.
Özellikle ağızdaki koku moleküllerinin geniz yoluna yükselmesi ve sıvının akışkanlığıyla birleşmesi, tat alma dediğimiz olayın sadece dille sınırlı kalmadığının en büyük kanıtı haline geldi.
Vücudun iç sesi ve gizli alıcılar Bu yeni duyu haritasında “propriyosepsiyon” ve “interosepsiyon” gibi pek çok kişinin adını bile duymadığı kavramlar başrolü oynuyor.
Propriyosepsiyon, bakmanıza gerek kalmadan kolunuzun veya bacağınızın nerede olduğunu bilmenizi sağlıyor.
İnterosepsiyon ise sinir sisteminin vücudun içinden gelen fizyolojik sinyalleri sürekli yorumladığı, hayati ama az bilinen bir süreci temsil ediyor.
Beynimiz bu sayede ne zaman nefes alacağını biliyor, tansiyonun düştüğünü fark ediyor veya bir enfeksiyonla savaştığımızı anlıyor.
Yani aslında iç organlarımızın durumu da başlı başına devasa bir duyu ağı oluşturuyor.
Tatma duyusuna daha yakından baktığımızda ise durum iyice ilginçleşiyor.
Bir meyveyi yediğimizde aldığımız o eşsiz lezzet, aslında dilimizin değil, burnumuzun ve dokunma duyumuzun bir eseri olarak ortaya çıkıyor.
Dilimizdeki reseptörler sadece tuzlu, tatlı, ekşi, acı ve umami tatlarını algılayabiliyor.
Bir çileğin veya kavunun tadını nasıl ayırt ediyoruz?
Dilimizde “çilek reseptörü” bulunmadığına göre, bu lezzetleri algılamamızı sağlayan asıl güç, dil ve burun arasındaki muazzam uyumdan geliyor.
Smith, bu karmaşık sistemin bizi korkutmak yerine hayran bırakması gerektiğini savunuyor.
Dışarıda yürürken veya bir yemek yerken duyularınızın nasıl bir senfoni gibi birlikte çalıştığını fark etmek, dünyayı algılama biçiminizi tamamen değiştirebilir.