Haber Detayı
Konsensüs: Washington’dan Londra’ya
Konsensüs: Washington’dan Londra’ya
Washington Uzlaşısı, 1980’li ve 1990’lı yıllarda, Washington DC merkezli çok taraflı kuruluşlar olan Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası tarafından krizdeki gelişmekte olan ülkeler için önerilen “standart” reform paketini oluşturan on maddelik bir ekonomik politika reçetesiydi. “Washington Uzlaşısı” terimi ilk kez 1989 yılında İngiliz ekonomist John Williamson tarafından kullanılmış; hem yurt içinde hem de küresel ölçekte “serbest piyasaları” teşvik etmenin yanı sıra özelleştirme, emek ve finans piyasalarının “serbestleştirilmesi” yoluyla devletin rolünü azaltmayı amaçlayan küresel politikaların temelini oluşturmuştur.
Temel fikir şuydu: Hükümet harcamalarını ve açıklarını düşük tut, piyasanın işini yapmasına izin ver.
Aslında Washington Uzlaşısı, sonradan “neo-liberal” ekonomi olarak adlandırılacak modelin ekonomik kılavuzuydu.
Neoliberal uzlaşı, 1970’lerde ekonomik büyümenin duraklaması, enflasyon ve işsizliğin artmasıyla savaş sonrası Keynesyen makro yönetimin görünürdeki başarısızlığı nedeniyle ekonomi politikasına hakim oldu.
Bu başarısızlığın nedeni ana akım iktisat içinde tartışmalıdır.
Keynesyenler, ekonomi politikası yapıcılarının “oyunun kurallarını” değiştirdiğini; neoliberal ve monetaristler ise devletin makro yönetiminin piyasayı bozduğunu ve oynaklığı daha da kötüleştirdiğini savunur.
MARKSİST BAKIŞ AÇISI VE KÂRLILIK KRİZİ Benim görüşüme göre, Marksist açıklama konuyu daha iyi kavramaktadır.
Savaş sonrası (en azından gelişmiş kapitalist ekonomilerde) nispeten yüksek büyüme oranları ve tam istihdamla geçen ekonomik patlama dönemi, ancak sermayenin kârlılığı yüksek olduğu ve üretken yatırıma olanak sağladığı; aynı zamanda Avrupa ve Asya’da sömürülebilecek bol miktarda iş gücü arzı bulunduğu için mümkündü.
Ancak Marx’ın “kâr oranlarının eğilimsel düşüş yasası” sonunda işledi ve kârlılık 1960’ların ortalarından 1970’lere kadar sert bir düşüş gösterdi.
İlk uluslararası daralma 1974-75’te gerçekleşti, bunu stagflasyon (durgun üretimle birlikte yükselen enflasyon) izledi.
Kapitalist ekonomileri canlandırmak için bir şeyler yapılmalıydı ve bir ekonomi politikası değişikliği şarttı.
Pahalı hükümet harcamalarından ve piyasaya müdahaleden vazgeçmek, sendikaları ezmek, devlet varlıklarını özelleştirmek ve yatırımları küresel olarak Küresel Güney’in ucuz iş gücü bölgelerine kaydırmak gerekiyordu.
Bu politikaların 1980’lerde başarıyla uygulanması kârlılığın bir miktar toparlanmasını sağladı; böylece ana akım iktisat Washington Uzlaşısı’na ikna oldu.
KRİZDEN YENİ BİR JEOEKONOMİ ARAYIŞINA Ancak Marx’ın kârlılık yasası sermaye üzerinde yeniden baskı kurmaya başladı. 20. yüzyılın sonunda kârlılık tekrar düşmeye başladı ve 2008-2009’da küresel bir finansal çöküş ile Büyük Resesyon yaşandı.
Bu durum, neoliberal politikaların ve Washington Uzlaşısı’nın başarısızlığını ifşa etti.
Küreselleşme sarsılarak durma noktasına geldi ve büyük ekonomiler GSYH, yatırım, enflasyon ve istihdamda düşük büyümenin yaşandığı Uzun Depresyon dönemine girdi.
Ana akımın ekonomik “zamanın ruhunu” (zeitgeist) yeniden değerlendirme vakti gelmişti.
İlk olarak, ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından Başkan Biden döneminde Washington Uzlaşısı’nı revize etme girişimi oldu.
Serbest ticaret, sermaye akışları ve hükümet müdahalesine hayır diyen anlayışın yerini; hükümetlerin ulusal hedeflere ulaşmak için kapitalist şirketleri sübvanse ettiği ve vergilendirdiği bir “sanayi stratejisi” alacaktı.
Daha fazla ticaret ve sermaye kontrolü, daha fazla kamu yatırımı ve zenginlerin daha fazla vergilendirilmesi öngörülüyordu.
Bu, her ulusun kendi başının çaresine bakması demekti; küresel paktlar yerine bölgesel ve ikili anlaşmalar; serbest dolaşım yerine ulusal olarak kontrol edilen sermaye ve emek.
Ve bunun etrafında, bu yeni uzlaşıyı dayatacak yeni askeri ittifaklar.
Bu revize edilmiş Washington Uzlaşısı, 2025’te Biden’ın yerine Trump’ın gelmesiyle askıya alındı.
Trumpçı yaklaşım ise bunun yerine, en azından ABD için tamamen yeni bir oyun alanı açan son Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesinde vücut buldu.
Trumpçı dünya görüşü, “jeoekonomi” adı verilen yeni bir ekonomik yaklaşım doğurdu.
Ekonomi siyasi hamlelerle yönetileceği ve sermayenin daha geniş sınıfsal çıkarlarının yerini kliklerin ayrı siyasi çıkarları aldığı için, ana akım iktisadın yeni bir yaklaşıma, yani jeoekonomiye ihtiyacı var.
LONDRA UZLAŞISI: 21.
YÜZYIL İÇİN KEYNESYEN DÖNÜŞ MÜ?
Ancak şimdi ana akımın merkezindeki bir grup ekonomist, yani London School of Economics (LSE) tarafından görkemli bir isimle “Londra Uzlaşısı” ortaya atılıyor. 2023’ten itibaren bu uzlaşı, LSE’deki 50’den fazla dünyanın önde gelen ekonomisti ve politika uzmanı tarafından geliştirildi. 2025’te ise “Londra Uzlaşısı: 21.
Yüzyıl İçin Ekonomik İlkeler” kitabını yayınladılar.
Peki Londra Uzlaşısı, neo-liberal Washington Uzlaşısı’ndan nasıl ayrılıyor?
LSE kitabının giriş bölümünde editörler Tim Besley ve Andrés Velasco bunu açıklıyor.
Girişin ilk satırı okuyucuya yeni uzlaşının yönünü söylüyor: Keynes’e dönüş!
Editörler, Keynes’in “Tehlikeli olan kazanılmış çıkarlar değil, fikirlerdir” şeklindeki ünlü vecizesini alıntılıyor.
Bu, politikaları doğru kurgulamanın ekonomileri de düzelteceği anlamına geliyor.
Aslında Keynes’in bu idealist görüşü yanlıştır.
Fikirleri yönlendiren tam da “kazanılmış çıkarlar”dır (veya egemen sınıfın ekonomik çıkarlarıdır).
Keynesyen makro yönetim yerini 1980’lerde neoliberalizme ve Washington Uzlaşısı’na bıraktı; çünkü Keynesyen politikalar artık sermayenin çıkarları için, yani kârlılık için işe yaramıyordu.
Şimdi neoliberalizm de ifşa oldu ve sermayenin çıkarları için yeni fikirler ortaya çıkmalı.
Londra Uzlaşısı yazarlarının bunu göremediği, şu yorumlarıyla ortaya çıkıyor: “Dünyanın evrimsel rotasını çizen bir ‘büyük tasarımcı’ yoktur; değişimi deneme ve yanılma şekillendirir.
Şans da öyle: Toplumlar henüz tesadüflerin kaderlerini belirlemesini engelleyemedi.” Yani ekonomilerde olan biten sadece rastgele bir şanstır; ekonomilerdeki değişim ve eğilimlere rehberlik edebilecek genel yasalar yoktur; tek yapabileceğimiz değişen koşullara tepki vermektir.
RANT TARTIŞMASI VE PAZAR EKONOMİSİNİN GELECEĞİ Peki, Washington Uzlaşısı’nın fikirlerinde gedikler açan 21. yüzyılın bu değişen koşulları nelerdir?
LSE yazarları bize “yeni zorlukları listelemenin kolay” olduğunu söylüyor: iklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik kaybı, pandemiler, çeşitli eşitsizlikler, teknolojinin istenmeyen etkileri, parçalanan bir dünya ekonomisi, popülizm ve kutuplaşma, Avrupa kıtasındaki savaş ve birçok ülkede liberal demokrasiye olan desteğin azalması.
Evet, epey bir liste; hatta kapitalizm için “polikriz” denilen şey.
Peki ana akım iktisat, Washington Uzlaşısı’nı Londra Uzlaşısı ile değiştirmek için ne tür ayarlamalar yapmalı?
Londra Uzlaşısı yazarları, piyasaya dayalı bir ekonomiyi sürdürmeyi ancak bunun yanına daha fazla eşitlikçilik eklemeyi amaçlıyor.
Washington Uzlaşısı ilkine odaklanmıştı, Londra Uzlaşısı ise ikinciyi eklemek istiyor.
İlk olarak, bazı şeylerin geri getirilmesi gerekiyor: yani küreselleşmenin.
Yazarlara göre küreselleşme dünya nüfusu için birçok iyi şey yarattı: “Küresel yoksullukta yaşanan devasa düşüşlerin, en azından kısmen, daha fazla ekonomik açıklıktan kaynaklandığı iddiasına karşı çıkmak zordur.” Gerçekten mi?
Tüm ampirik çalışmalar, 1990’lardan sonra küresel yoksulluk seviyelerinin (nasıl ölçerseniz ölçün) neredeyse tamamen dünyanın en kalabalık ülkesi olan Çin’deki kişi başına düşen gelir sıçraması nedeniyle düştüğünü gösteriyor.
Çin’i (ve bir dereceye kadar Hindistan’ı) yoksulluk denkleminden çıkardığınızda, küresel yoksullukta ya çok az azalma vardır ya da hiç yoktur.
Nitekim LSE yazarları da “küreselleşmenin eşitsiz etkilerinin göz ardı edilemeyeceğini” itiraf etmek zorunda kalıyorlar.
Yazarlara göre küreselleşmenin yeterince takdir edilmeyen bir başka yönü de “rantların” nasıl dağıtıldığıdır.
Fikri mülkiyet haklarına sahip olanlar, üretimi dış kaynak kullanarak (outsourcing) rantlarını artırabilmektedirler.
Apple gibi teknoloji devleri ABD’de çok az üretim yapsa da, ürünlerinden elde edilen rantlar, Apple Corporation’ın bunları beyan etmeyi seçtiği yerde toplanır.
Bu durum, üretim maliyetlerini düşürebildiklerinde getirileri artan (başarılı) girişimci sınıfları zenginleştirmiş; aynı zamanda ülkeler içinde yeni eşitsizlik kaynakları yaratmıştır.
Ancak bu “rantlar” nedir?
Bu, açıkça “kusurlu piyasalar” ve tekellere ilişkin Keynesyen görüştür.
Görüyorsunuz ya, “kârlar” sorun değildir (giriş bölümü boyunca ‘kâr’ kelimesi sadece bir kez kullanılmıştır), ancak “rantlar” sorundur.
Rantların, tekel yoluyla elde edilen “saf kârlar” olduğu varsayılır.
LSE uzmanlarımıza göre eşitsizliğin ve verimsizliğin nedeni budur.
Sermaye tarafından emeğin sömürülmesi yoluyla el konulan ve sermayeler arasındaki rekabet yoluyla yeniden dağıtılan bir değer olarak kâr ise kabul görür.
Oysa kâr, sermaye tarafından kazanılan artı değerin açık ara en büyük kısmıdır.