Haber Detayı
İmamoğlu, seçim kaybetmekten korkanların bütün kötülükleri yaptığını söyledi: 'İktidardakiler rakip tercih etmeden yapamazlar'
İktidardakiler rakip tercih etmeden yapamazlar. Diplomamı almaya çalışanlar, on aydır Silivri’de tutuklu bulunmama sebep olanların tek derdi, milletimizin cumhurbaşkanı adayı yaptığı İmamoğlu’na karşı seçimi kaybetmekten korkmalarıdır.
Tutuklu yargılanan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu cezaevinden Cumhuriyet’in sorularını yanıtladı. - 19 Mart’tan bu yana tutuklusunuz.
Sizce bu süreç Türkiye siyasi tarihinde nasıl bir kırılma yarattı?
Türkiye’nin siyasi tarihi, kesim veya siyasi görüş fark etmeksizin, milletimiz için büyük umutların ve hayal kırıklıklarının tarihidir.
Türkiye, huzurlu bir ülkeye kavuşmanın, birlik olma iradesiyle yaşamanın ve demokrasiyle yönetilmenin umut edildiği, fakat gücü ele geçirmek ve elinde tutmak isteyenlerin sürekli olarak bu umutları engellediği bir ülkedir.
İnanın bizim insanımız, topraklarımız iktidar hırsını değil, gerçek ve kapsayıcı bir demokrasiyi hak ediyor. ‘TOPYEKUN YOK ETME GİRİŞİMİ’ Şüphesiz 19 Mart’ta yaşananlar, yani millet iradesine vurulan bu darbe, siyasi tarihimizde bulunan diğer karanlık sayfalarla birlikte anılacaktır.
Çünkü tarihimiz boyunca bunu yapanların zihni, ahlâkı ve iktidar hırsı aynıdır. 1960’ta darbe yaparak merhum başbakan Adnan Menderes’i idam edenlerin, 1980 darbesiyle ülkemizin bütün siyasi, kültürel ve insanî birikimini yerle bir eden ve “Terörü bitiriyoruz” bahanesiyle insanlara işkence edenlerin hamuru birdir.
Bunu söylemek çok hazin, fakat 28 Şubat’ta yapılan ile bugün yapılan birdir.
Topyekun bir düşmanlaştırma ve yok etme girişimi maalesef tekrar yaşanmaktadır. ‘CHP, YOK EDİLMEK İSTENİYOR’ Üzerimize sayısız iftira atılıyor.
Yolsuzluk, casusluk… Seçimleri kaybetmekten korkanlar, elinden gelen bütün kötülükleri yapıyorlar.
Fakat burada benim ve yol arkadaşlarımın şahsını da aşan bir kasıt, kendini bilmezlik var.
Türkiye’nin kurucu partisi olan CHP, iktidara geleceği için yok edilmek veya ele geçirilmek isteniyor.
Bir avuç muhteris, iktidarı kaybetmemek için milletin iradesine, devletin adaletine, ekonomimize ve en önemlisi vicdanlara zarar veriyor. 19 Mart’ın Türkiye siyasi tarihinde nasıl bir kırılıma yol açtığını söyleyeyim: Milletin iktidarının ayak sesleri 19 Mart ile birlikte daha da yükselmiştir.
Türkiye’nin bütün demokratlarının nasıl bir hikâye yazacağını, milletin iktidarıyla birlikte Türkiye’nin yürüyüşünün nasıl hızlanacağını bütün dünyanın göreceği yıllara giriyoruz.
Bu sefer umut, hayâl kırıklıklarını yenecek ve Türkiye hak ettiğine kavuşacak. ‘İKTİDAR NE YAPSA BEYHUDE’ - Aylardır süren tutukluluğunuz, adınıza açılan farklı konulardaki birçok dava, Cumhurbaşkanlığı adaylığınızla ilgili sorgulama yapmanıza neden oldu mu?
Tüm samimiyetimle söylüyorum: Asla.
Daha önce de ifade ettiğim gibi, biz bu yola her türlü bedeli ödemeyi göze alarak çıktık.
Nelerle karşılaşacağımızı tahmin ediyorduk.
Milletimiz bu görevi bize tevdi etti.
Böyle kutsal bir vazifeden kaçacak hâlimiz yoktu. 31 Mart seçimlerinde milletimiz “Biz bu iktidardan bıktık, sıra sizde” dedi, biz de “Başımız üstüne” dedik ve yola çıktık. 19 Mart’tan bu yana yapılanlar ise benim şahsımı çoktan aşmıştır.
Milletin iradesine dönük açık bir saldırı mevcuttur.
Partimizin tertemiz kongre süreçleri dâhil her koldan millet iradesi kuşatılmaya çalışılmaktadır.
Ben bu nedenle 19 Mart sabahı kendimi önce yüce Yaradan’a sonra millete emanet ettim.
Burada emanet edilen, aslında milletin iradesiydi.
Milletimiz de kendi iradesine sahip çıktı.
Bu saatten sonra iktidar ne yapsa beyhude.
Her engellemelerinde milletin iradesine sahip çıkma motivasyonu kartopu gibi büyüyecek.
Eninde sonunda o sandık gelecek.
Milletimiz özgürlüğünü, iradesini kurtaracak ve yarınlarına umutla bakacak. - AİHM’nin tutukluluğunuza ilişkin başvuruyu öncelikli olarak ele alacağı yönündeki kararı, hukuki süreciniz açısından nasıl bir etki doğurabilir?
Öncelikle şunu belirteyim: Bu, Türkiye’den yapılan başvurularda AİHM’nin nadiren verdiği kararlardan biri.
Benim gibi tutuklu bulunan avukatım, kardeşim Mehmet Pehlivan’ın adaletin yerine getirilmesi için dört duvar arasında gerçekleştirdiği bu hukuki mücadeleyi yürekten kutluyorum ve kendisine teşekkür ediyorum.
Dosyamın AİHM önünde öncelikle incelenecek olması, adaletin tecellisi yönünden elbette umut verici.
Ancak gönül isterdi ki tarafsız ve bağımsız mahkemeler eliyle uluslararası hukuku da meşgul etmeden yargılamalarımız gerçekleşsin.
Bizim yargılamalardan kaçmak gibi bir derdimiz yok.
Tam aksine, yargılamalarımız TRT’den naklen verilsin diye ısrarcı olan bizleriz.
Daha önce de söyledim: Bizim başımız dik, alnımız ak. ‘TEMENNİM KUMPASIN BOZULMASI’ Açıkça anayasaya aykırı davranarak Anayasa Mahkemesi kararlarının tanınmamasının ve AİHM kararlarının gereğinin yerine getirilmemesinin yaşandığı bu öngörülemez hukuk rejiminde AİHM’nin hakkımda vereceği kararın hukuki sonuçlarını hep birlikte göreceğiz.
Ancak tekrar tekrar belirtmekte fayda görüyorum.
Maruz kaldığımız davaların hukuki bir yönü yoktur.
Bu dava, tamamen siyasi bir dava olup çıkacak kararın da tarafsız ve bağımsız mahkeme heyeti aracılığıyla değil, yargıyı bir maşa olarak kullanan iktidar eliyle şekillendirilmeye çalışılacağını düşünüyorum.
Temennim, ülkemizin yetiştirdiği adil ve ahlâklı yargı mensuplarının bu siyasi kumpası bozmasıdır. - Size yöneltilen suçlamalar, iddianamenin hazırlanma süresi ve yargılamanın öngörülen takvimi dikkate alındığında ortaya çıkan tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Daha önce defalarca söyledim.
Sizin aracılığınızla bir kez daha ifade edeyim.
Bu dava hukuki değil, tamamen siyasi bir davadır.
Son dört seçimde galip gelen ve beşinci galibiyetini de Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kazanacak olan cumhurbaşkanı adayının engellenmesi üzerine kurgulanmış bir yargılamadır bu. 19 Mart’ta yaşananlardan sonra iddianamemiz tam sekiz ay sonra yazılabildi.
Bu süre ve hedeflenen yargılama süresinin 12 yıl 6 ay şeklinde öngörülmesi, açıkça anayasaya aykırı.
Ben demiyorum, Anayasamız diyor. “Yargılamaların mümkün olan süratle sonuçlandırılması yargının görevidir” diyor. ‘YÜZLERCE YALAN VAR’ Yaklaşık 4 bin sayfalık iddianamede, suçlama kılıfında yüzlerce yalan var.
Bunlardan biri de rüşvet iftirasıdır. 2019’da seçimleri kazandığımda, yine iktidarın hukuku maşa olarak kullandığı bir siyasi operasyonda seçimler yenilenirken ne dedim?
Hak yemedim, ama hakkımı da yedirmem dedim.
Bu ilkeyle hareket eden bir başkanın rüşvet aldığına kim inanır Allah aşkına?
Üstelik alınan ifadelerde de herhangi bir para trafiğinin olmadığını da herkes gördü. ‘HAKLAR GÖZARDI EDİLİYOR’ Gelelim bir başka hukuki garabete.
Gizli tanık ifadelerinin tek delil olarak gösterilmesi tamamen bir hukuki garabettir.
Bunu anlamak için, bırakın savcı olmayı hukuk fakültesi mezunu olmaya dahi gerek yok diye düşünüyorum.
Hukuk garabeti bitti mi?
Hayır.
Avukatımın da tutuklu yargılanması, üstüne üstlük diploma davamda SEGBİS aracılığıyla dahi hukuki savunmamı yapmasının engellenmesi hukuk garabeti değildir de nedir?
En vahimi ise 2022’den bu yana hukuk mekanizmaları aracılığıyla hakkımda yürütülen siyasi davalarda sürekli hakimlerin yerlerinin değiştirilmesi.
Anayasamızda ve taraf olduğumuz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde adil yargılanma hakkı, savunma hakkı, tarafsız ve bağımsız mahkemelerce yargılanma hakkı tamamen göz ardı edilmiş durumda.
Hâl böyleyken yargılama sürecinin nasıl ilerleyeceğini az çok öngörebiliyorum.
Ama öngörüm değil önemli olan.
Önemli olan, şerefli Türk yargısının geldiği noktadır. - Toplumun çok büyük bir kısmı ekonomiden mağdur.
Hukuki mağduriyetin simge isimlerinden biri de sizsiniz.
Bugün tahliye edilseniz siyasi tabloda nasıl bir değişiklik olur?
Yol arkadaşım Emrah Şahan’ın çok güzel bir ifadesi var: “Bir şenlik havasında ayağa kalkar ülke”.
Aynen öyle olur.
Bugün ekonomideki temel sıkıntı, devletin asli vazifelerini yerine getiremiyor olmasıdır.
Türkiye’de çalışan ve üretenlerin sürekli olarak güvenden yoksun bir ortamda bulunmasıdır.
Bu kara düzen dağılsın, bu memleketin ayağa kalkış dinamiklerini başlatması bir gün sürer.
Bu ülkenin parlak gençleri, çalışkan emekçileri, yetenekli girişimcileri var.
Türkiye, mevcut iktidarını yönetememe haline rağmen büyüktür, gittiklerinde daha büyük olacaktır. ‘SERMAYE RANT ARAYIŞINDA’ Bugünkü yönetim anlayışı, işini iyi yapanları cezalandırma; yapmayanları ise haksız kazanç ve mevkilerle ödüllendirme üzerine kurulu.
Bugün para kazanmanın yolu, iktidardan imtiyaz elde etmekten geçiyor.
Rekabeti ortadan kaldıran akla ziyan düzenlemelerle birkaç firmaya imtiyazlı alanlar açılıyor, kalitesiz üretimlerine rağmen aşırı kâr etmeleri sağlanıyor.
O kârdan pay alınıyor, siyaset böyle finanse ediliyor.
Çarklar böyle dönüyor ama artık her yeri pas tuttu, kırılmak üzere.
Bu sistemle dünya ile rekabet eden işletmeler çıkabilir mi?
Sermayenin tamamı rant arayışına yönlendirildi.
Herkes “İktidarla iyi geçinelim, bize de bir imtiyaz düşsün” beklentisinde.
Üstelik bu da yetmiyor, iktidar içindeki dengelerde de doğru yerde durmanız gerekiyor.
Bugün güvendesiniz, yarın bir başka odaktan operasyon yiyebiliyorsunuz.
Birileri sizi sıfırdan alıp zengin ediyor, sonra her şeyinizi alıp hapse atabiliyor.
Kurallar belli değil, saha belli değil.
Buna ekonomi denebilir mi? ‘EN İYİ KADRO BİZDE’ Siyasi tarihimizin en iyi ekonomi kadrolarından birine sahibiz.
Biz bu kadroyla, bu kara düzene derhal son vereceğiz.
Belli gruplara imtiyaz sağlayan tüm düzenlemeleri kaldıracağız.
Her sektör serbest rekabete açılacak.
İşini iyi yapan, yenilikçi olan, kaliteli ürün ve hizmet sunanlar yükselecek.
Ekonomiyi zehirleyen illegal yapıların kökü kazınacak.
Çalışanının hakkını veren girişimler büyümenin motoru olacak. ‘İKİNCİ BÜYÜK ŞAHLANIŞ’ Devlete güven yeniden tesis edildiğinde uzun vadeli yatırımlar artacak, yurt dışına giden parlak zihinler hızla geri dönecek.
Yenilikçiliğin ödüllendirildiği görüldükçe daha güçlü fikirler ortaya çıkacak.
İddia ediyorum: Bir yıl içinde başat göstergelerin tamamında çok radikal iyileşmeler göreceğiz.
Bu, cumhuriyetimizin ikinci büyük şahlanışı olacak.
Çalışacağız, üreteceğiz, kazanacağız ve adilce paylaşacağız. - Her dönem CHP’nin adayının kim olacağı tartışılırdı, bu kez ilk olarak AKP’nin cumhurbaşkanı adayının kim olacağı daha çok konuşuluyor.
Gerek oğul gerek damatlar gerekse bazı bakanların isimleri sıkça gündeme geliyor.
Siz karşınızda rakip olarak kimi görmek istersiniz?
Biz rakip tercih etmeyiz.
Çünkü bizim için seçim; rekabet, karşımızdakini yıpratmak ve düşmanlık etmek değil; milletimize projelerimizi anlatmak, Türkiye için beslediğimiz tahayyülleri paylaşmak ve milletimizin onayına sunmaktır.
Laf değil, icraat konuşulsun isteriz.
Bu sebeple, karşımızdakinin kim olacağına değil, Türkiye için neler yapacağımıza odaklanırız.
Fakat iktidardakiler rakip tercih etmeden yapamazlar.
Diplomamı almaya çalışanlar, on aydır Silivri’de tutuklu bulunmama sebep olanların tek derdi, milletimizin cumhurbaşkanı adayı yaptığı Ekrem İmamoğlu’na karşı seçimi kaybetmekten korkmalarıdır. ‘RAKİBE SALDIRIYORLAR’ Türkiye, öylesine gerçeklerden uzak, yalan ve iftira dolu, yönetim becerilerini yitirmiş, liyakat ve kabiliyet sorunu yaşayan bir iktidarla karşı karşıya ki tek dertleri, seçim kazanamayınca hukuk dışı yöntemlerle rakiplerini devre dışı bırakma stratejisi yürüterek rakiplerine saldırmak.
İktidardakiler milletin iradesinden bu kadar korkmasınlar.
Bir saniyesine bile hakim olamadıkları bu dünyada yalanlara sarılmasınlar.
Biz işimize bakacağız.
Milletimizin ve devletimizin ihtiyacı neyse ona odaklanacağız.
Kimi aday çıkarırlarsa çıkarsınlar.
Biz yarışır, milletimize projelerimizi anlatırız.
İsteriz ki karşımızda demokrasiye ve adalete zarar vermeyen, gerçekten ülkemizi düşünen bir rakip olsun.
Fakat maalesef bu mümkün gözükmüyor.
Damatlar, oğullar, bakanlar konuşuluyor olabilir.
Bu onların iç meselesidir.
Fakat “taht kavgası” için ülkeye zarar vermeye kalkarlarsa her daim karşılarında bizi bulacaklarından kimsenin şüphesi olmasın.
Bu devletin bir kez daha fetret devrini yaşamasına müsaade etmeyeceğimizi herkes bilsin. - Bugünkü siyasal ve hukuksal tabloda, “Terörsüz Türkiye” sürecinin dayandığı bir nokta var mı?
Sizce süreç samimi bir çözüm arayışı mı yoksa konjonktürel siyasi bir hamle mi?
Cevabıma geçmeden bir gerçeğin altını çizelim.
Sayın Cumhurbaşkanı, yaklaşık 15 aydır, İBB ve Ekrem İmamoğlu ile ilgili iftira ve hukuku yerle bir eden ifadelerinin onda biri kadar, tarihsel ağırlığı ve önemiyle Türkiye’nin gündeminde olan terör sorunu ve Kürt meselesi hakkında fikir beyan etmemiştir.
Dolayısıyla Cumhur İttifakı’nın Terörsüz Türkiye demeyi tercih ettiği süreci, iktidarın kendi ikbali ve istikbali için kullanmak istediğini, bu süreci iktidarını sürdürmek için araçsallaştırdığını elbette biz de görüyoruz.
Ancak bizim için terörü geride bırakmak, terör ve şiddeti ülkemizin gündeminden düşürmek, Kürt meselesini çözüp bölgemizde bir huzur ve refah ülkesi olarak öne çıkmak her şeyden önemli.
Bu yüzden iktidarın bütün hesapçılığına rağmen bu sürecin yanındayız, yanında olmaya devam edeceğiz.
Sürecin içinde olup katkı vermeyi, vatandaşlarımıza ve ülkemize duyduğumuz sorumluluğun gereği olarak görüyoruz. ‘İKTİDARIN KEYFİNE BIRAKAMAYIZ’ Partim ve ben, ülkenin her büyük meselesi gibi terör sorunu ve Kürt meselesiyle ilgili de bir fikir ve programa sahibiz ve bu fikir ve program çerçevesinde sürecin yanındayız.
Bu kadar önemli bir meseleyi iktidarın keyfine ve kısa vadeli hesaplarına bırakamayız.
Bu yüzden iktidarın yanlışlarına rağmen bu işin tam göbeğindeyiz.
Bu işleri seçim hesapları için, anayasayı değiştirip aday olabilmek için kullanmak istediklerinin farkındayız.
Ancak sizler aracılığıyla vatandaşlarımızı temin etmek isterim, herkes müsterih olsun.
Ülkenin selametine, milletin hayrına olmayan hiçbir işi desteklemeyiz.
Bizim için çerçeve bellidir: Ülkenin güvenliği, vatandaşlarımızın eşitliği ve özgürlüğü.
Bu çerçevenin gerisinde kalan, bu çerçevenin dışına çıkan işlere destek vermedik, vermeyeceğiz. - “Yurttaşlık” kavramı zaten hukuken eşitliği içerirken, Kürt yurttaşlar bağlamında dile getirdiğiniz “eşit yurttaşlık” vurgusunu hangi somut eşitsizlikler üzerinden kuruyorsunuz, Türkiye’de yurttaşlar arasında hangi alanlarda fiili bir eşitsizlik olduğunu düşünüyorsunuz?
Kanun önünde herkesin eşitliği vazgeçilmez bir prensip olmakla beraber yurttaşların eşitliğini herkesin kanun önünde eşitliğine indirgediğiniz takdirde ancak soyut bir eşitlik sağlıyorsunuz.
Genel hukuk prensipleriyle vatandaşlar arasında gerçek bir eşitlik sağlanamadığı durumlarda, ulusal ve toplumsal birliği bozmayacak ve kimseye ayrıcalık yaratmayacak düzenlemeler yaparak eşitlik sağlamaya çalışmakta bir beis görmüyorum.
Başka türlü herkes kanun önünde eşit diyerek kadınlara, yaşlılara ve benzer dezavantajlı gruplara ilişkin özel düzenleme de yapamazsınız.
Oysa pekâlâ biliyoruz ki kanun önünde eşitlik hayata 1-0 geride başlamış gruplar için gerçek eşitlik sağlamıyor.
Dolayısıyla derdimizin iyi anlaşılmasını istiyorum: Derdimiz eşitliği sağlamak, kimseye ayrıcalık vermek değil.
Derdimiz ulusal birliğimizi pekiştirmek, ulusal birliğimizi sarsmak değil. ‘KİMLİK AYRIMI SORUN ÇÖZMEZ, YARATIR’ “Kürt meselesini eşit yurttaşlık prensibine uygun olarak ele alacağız” dediğimizde de özel yasalar çıkarıp Kürt yurttaşlarımıza kolektif haklar vereceğiz demiyoruz.
Aksine, buna esastan karşıyım.
Yurttaşları kimliklerine göre ayırıp buna göre hukuksal düzenleme yapmak sorunlarımızı çözmez, asla çözemeyeceğimiz daha büyük sorunlar yaratır.
Ülkemizi bir etnik ya da dini cemaatler ülkesine çevirmeyiz, çevrilmesine müsaade etmeyiz.
Bunun kötü örnekleriyle dolu çevremiz.
Bu işlerin ucundan, kıyısından bile geçmeyiz.
Bizim dediğimiz, bütün yurttaşlara dillerini, inançlarını ve kimliklerini koruma ve geliştirme hakkını tanımak ve istenilmesi halinde ve arzu edilen yerlerde kamu gücüyle bu hakkın kullanılabilmesini sağlamak.
Bunu yaparsak ulusal ve toplumsal birliğimiz daha da güçlenir.
Buna inanıyoruz.
Kürt sorununu eşit yurttaşlık prensibiyle ele alıp çözeceğiz dediğimizde bunu kastediyoruz. - Suriye’de yaşanan son gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz, bu sürecin Türkiye açısından etkileri ve anlamı nedir?
Komşumuz Suriye, kardeş ve dost Suriye halkı, iç savaş ile birlikte çok büyük acılar ve kayıplar yaşadı.
Suriyelilerin gözünden akacak bir damla yaş kalmadı.
Öncelikle burada barışın, uzlaşının ve mutabakatın önemine dikkat çekmek istiyorum.
Barış hem insani ve vicdani olarak hem de ülkemizin geleceği adına bizler için büyük bir görevdir.
Atatürk’ün bizlere kazandırdığı “Yurtta sulh, cihanda sulh” iradesi hem güvenliğimiz hem de gönül coğrafyamız için büyük öneme sahiptir.
Bu sebeple, Suriye’de yaşanan son gelişmelerin bir an evvel çatışmanın değil, mutabakatın konuşulduğu bir noktaya gelmesi gerekiyor. ‘GÜVENİN ADRESİ OLMALIYIZ’ Burada Türkiye olarak bize büyük bir görev düşüyor. 6 Ocak’ta Halep’te başlayan süreçle birlikte gelinen nokta, tarafların gerçekçi bir mutabakata varmasıyla sona ermelidir.
Bu mutabakata yapacağımız katkı ve uzlaşının koruyucusu olma iradesi bizim için bir seçenek değil, görevdir.
Suriye’de daha fazla çatışma ve savaşın ülkemize yararı değil, zararı olacaktır.
Unutmayalım, Türkiye ancak barış, istikrar ve güvenin adresi olduğu sürece kendini koruyacak, kalkınacak ve bölgemizde önemli bir aktör olacaktır. ‘SEYİRCİ DE KALAMAYIZ, TARAF DA OLAMAYIZ’ Her şeyden öte, Suriye’de yaşayan Kürtler, Araplar, Türkmenler ve Aleviler bizim akrabalarımızdır.
Onlar gönül coğrafyamızın ayrılmaz parçaları, öz evlatlarıdır.
Biz bu kavgaya seyirci de kalamayız, bunun içerisinde taraf da olamayız.
Barış ve mutabakat için en yüksek çabayı göstermeliyiz.
Türkiye, ancak dostlarıyla, komşularıyla, kardeşleriyle büyüyecek ve geleceğe doğru emin adımlarla yürüyecektir. ‘TERÖRSÜZ TÜRKİYE SORUMLULUKTUR’ Suriye’de yaşanan gelişmeler, ülkemizin siyaseti üzerinde kalıcı hasarlar bırakmamalıdır.
Terörsüz ve Demokratik Türkiye süreci, bir siyasi tercih değil, devletin ve milletin ali menfaati için tamamına erdirmemiz gereken bir sorumluluktur.
Biz bugün muhalefette, yarın ise iktidarda devlete ve millete karşı sorumluluğumuzu yerine getirmeye ve elimizden gelen en büyük katkıyı göstermeye hazırız. ‘SERMAYEMİZ BARIŞ’ Suriye’nin devlet olarak refahı, bütün inançları ve etnik kökenleri kapsayan demokratik bir devlet yapısına kavuşması Türkiye için de çok önemlidir.
En büyük temennimiz, dünyanın böylesine belirsiz bir yere doğru gittiği zamanlarda, bu toprakların evlatları olarak birbirimize daha fazla kenetlenebilmemizdir.
Yıllardır hasret çekilen barış, bu kadim toprakların en büyük sermayesidir. - Trump’ın saldırgan dış politikası, Rusya-Ukrayna savaşı, İran’daki gerilim ve Suriye’deki belirsizlikleri birlikte düşündüğünüzde, Türkiye’nin bugün karşı karşıya olduğu en büyük tehlike sizce nedir?
Öncesi de var ancak son dönemde dünya ve uluslararası ilişkiler, bütünüyle yeni bir dönemi yaşıyor.
Uluslararası ilişkilere iyi kötü bir düzen verip istikrar kazandıran değerler, kurumlar ve hukuk artık işlemiyor.
Şüphesiz yıllardır hakim olan düzenin de büyük problemleri vardır.
Fakat kuralsızlık ve belirsizlik, dünyamız için daha büyük problemlere kapı aralar. ‘KEYFİLİK VE GÜÇ YÖN VERİYOR’ Dünyanın yeniden değerlerin ve hukukun bağlayıcı olduğu günlere ilerleyeceğine eminim.
Ancak bugün, gücün ve keyfiliğin devletlerarası ilişkilere yön verdiği bir dünyadayız maalesef.
Böyle olduğu için de zaten pek istikrarlı olmayan ülkemizin kuzeyi, güneyi ve doğusunda yakın zamanda huzur ve güven oluşacak gibi değil.
Yakın zamanda yaşanan gelişmeler, bölgemizde İran’ın ve Rusya’nın etkisini azaltırken, İsrail’in fütursuzluğunu arttırmış durumda.
Şüphesiz ki devletimiz bu tehdide karşı teyakkuzdadır.
Fakat demokratik kapasitemizi arttırmaya, Türkiye’yi Ortadoğu’nun en güvenilir ülkesi haline getirmeye, bölgesel ittifakların güçlü bir ortağı ve belirleyicisi olmaya ve yüksek askeri kapasiteye ihtiyacımız var.
Üzülerek söylüyorum ki bugün bu noktadan uzaktayız. ‘DEĞİŞİM VE SEÇİM ŞART’ Şuna bütün kalbimle inanıyorum: Çevremiz giderek istikrarsızlaşabilir olmakla beraber devletimizin gücü, milletimizin sağduyusu ve ferasetiyle tehlikeleri ülkemizin uzağında tutabiliriz.
Yeter ki bu iktidarın uluslararası ilişkilerde geçmişte defalarca yaptığı zikzaklardan, hayalperest işlerden uzak duralım.
İçeride demokrasi etrafında birlik sağlayıp, dışarıda ülkemizin uzun vadeli çıkarlarını merkeze alan bir dış siyaset izlersek ülkemizi güvenli sularda tutabileceğimize tüm kalbimle inanıyorum.
Bu geleceğe toplumsal mutabakat zeminiyle ve çok yetenekli insan kaynağımızla hazır olduğumuzu görüyorum.
Bu fırsat dönemini ıskalamamak için değişim şarttır, seçim şarttır. ‘GENÇLER TÜRKİYE’YE SAHİP ÇIKTI’ - Tutuklanmanızın ardından sokaktaki tepkiye gençler öncülük etti.
Öte yandan, çok sayıda genç daha iyi bir gelecek umuduyla yurt dışına yöneliyor. “Zihninde valizini toplamış” bu gençlere vermek istediğiniz bir mesaj var mı? 19 Mart’ta Saraçhane’de yazılan hikâye, gençlerimizin tarihe öncülük etmesidir.
Türkiye için sesini yükselten gençlerimizin harekete geçtiği bir andır ve biliyorum ki bu hikâyeyi yazan gençlerimizin bir arada bulunma sebebi benim şahsım değil, Türkiye’ye sahip çıkma iradesiydi. 19 Mart direnişi, iktidar hırsları ve kavgalarıyla her gün Türkiye’ye zarar veren insanlara karşı 20’li yaşlarındaki gençlerimizin Türkiye’yi koruduğu bir süreçti.
O kadar özledim ki evlatlarımızı.
Onlardan bir şeyler öğrenmeyi, birlikte gülmeyi çok özledim.
Valizini toplamak isteyen gencimiz toplasın.
Kendilerini yetiştirsinler, eğitimlerini alsınlar, iş tecrübesi edinsinler, dil öğrensinler.
Türkiye, bugün Avrupa’da ve Amerika’da bulunan gençlerimizin burnunda tütüyor.
Onlar, demokratik ve adil bir Türkiye; umutlarına düşman olmayan bir iktidar istiyor.
Bizim görevimiz onlara gönül rahatlığıyla dönüp, huzur içinde yaşayacakları bir Türkiye’yi sunmak.
Atamızın söylediği gibi, birer kıvılcım olarak giden bu gençler, inanıyorum ki bir gün gür alevler olarak geri dönecekler.
Yeter ki onlara hak ettiği Türkiye’yi sunalım.
Türkiye tarihinin bu çok kritik kırılma anında, tüm varlığımızla tarihsel sorumluluğumuzu biliyor, azim ve kararlılıkla mücadelemize devam ediyoruz.
Bu sorumluluk çok yetenekli gençlerimize tarih yazacakları kalkınma, teknoloji, demokrasi gibi alanlarda yaratıcı kimliklerine fırsat bulacakları zemini hazırlamak olacaktır.
Biz görevimizi yapacağız.
Gençler de gereğini yapacaktır. ‘SUÇSUZ, GÜNAHSIZ ESARET ALTINDALAR’ - Sizin ve arkadaşlarınızın tutukluluk sürecinin başlamasının ardından, tutuklu aileleri dayanışma buluşmaları gerçekleştirmeye başladı.
Hatta eşiniz de bu buluşmalara katılıyor.
Onlara neler söylemek istersiniz?
Hepsine gösterdikleri onurlu ve dik duruş için şükranlarımı sunuyorum.
Zor bir süreç yaşıyorlar, farkındayım.
Suçsuz, günahsız onca insan aylardır esaret altında.
Kimileri, suçlu bulunsa yatacağı süreden fazlasını tutuklu geçirdi, geçirmeye devam ediyor.
Tam anlamıyla düşman hukuku uygulanıyor.
Bilsinler ki bu düşman hukuku esasında millete düşmanlıktır.
Biz milletimizin sesi olduğumuz için bunları yaşıyoruz.
Milletimizin özgürlük umudunu taşıdığımız için buradayız.
O nedenle asla umutsuzluğa kapılmasınlar, mahzun olmasınlar.
Bir ülkede yaşayanlar o ülkeyi kimlerin idare edeceğine, nasıl yöneteceğine dair söz söyleyemiyorsa orada artık devlet-yurttaş ilişkisinden söz edemeyiz.
Milletimiz de bunu apaçık reddetmektedir. 19 Mart’tan bu yana bunu memleketin her köşesinde görüyoruz.
Milletimiz özgürlüğünden taviz vermiyor, vermeyecek.
Esareti kabul etmiyor, etmeyecek.
Biz de “Ya istiklal ya ölüm” diyen Gazi’nin kurduğu partinin neferleri olarak bu hürriyet mücadelesinde en ön safta mücadelemize devam edeceğiz. “Dışarıda” olan sevdiklerimiz de kurdukları bu muazzam dayanışma ile bize güç veriyorlar.
Hepsine teşekkürlerimi, iyi dileklerimi iletiyorum.
Özgür yarınlarda çok güzel bir kavuşma yaşayacağız, biliyorum.
O günleri umutla, inançla ve sabırla bekliyorum.