Haber Detayı
‘Benim ruhumu sürükleyen sanat aşkıdır’
Sanat onun için nefes almak kadar doğaldı. Resimleriyse adeta yaşamının görsel bir otobiyografisi... 2004 yılında aramızdan ayrılan Semiha Berksoy’un 200 yapıtını içeren ‘Tüm Renklerin Aryası’ sergisi özel bir sahne kurgusuyla İstanbul Modern’de ziyarete açıldı.
Opera sanatçısı, ressam, tiyatro ve sinema oyuncusu Semiha Berksoy daha 20’li yaşlarındayken sanata olan tutkusunu babasına yazdığı mektupta “Benim ruhumu sürükleyen, bende alev haline geçen bir şey var; o da sanat aşkıdır” diye dile getirir.
Ve bu kararlılığı onu Cumhuriyet dönemi ve Türkiye modern tarihinin en önemli sanatçılarından biri yapar. 1910 doğumlu Berksoy, Nâzım Hikmet’in “Türk kadınının sesinin pırlantası” olarak nitelendirdiği, ülkemizin ilk kadın opera sanatçısıdır...
Gençlik yıllarında Berlin’den gelen sergi açma daveti üzerine tuvallerini koltuğunun altına alır, Sirkeci Garı’ndan trene binip Almanya’ya gider...2004 yılında aramızdan ayrılan Berksoy’un çokyönlü üretimlerini bir araya getiren ‘Tüm Renklerin Aryası’ sergisi Flormar sponsorluğunda İstanbul Modern’de ziyarete açıldı. 6 Eylül’e kadar sürecek sergi 200’ü aşkın yapıtı içeriyor.
Türkiye’deki en kapsamlı Semiha Berksoy sergisi olma özelliğini taşıyan ‘Tüm Renklerin Aryası’ tematik bir kurguya sahip.Sergi salonunun merkezine yerleştirilen ve sahne atmosferine atıfta bulunulan ‘Kırmızı Oda’da sanatçının başrolünde olduğu operalardan esinle yaptığı resimleri asılı.
Puccini’nin ‘Tosca’sı, Beethoven’ın ‘Fidelio’su gibi...
Odada onun seslendirdiği aryalar eşliğinde gezerken operaya duyduğu tutkuyu, yüksek dramatik soprano sesinin taşıdığı gücü hissedebiliyorsunuz.
ANNESİ İLHAM VERİRDİSerginin diğer bölümlerinin amfitiyatro gibi kurgulanması ziyaretçilerin Berksoy’un portrelerinin arasına karışıp onlardan biri gibi hissedebilmesini sağlamış.
Bölümler arasında gezerken karşınıza metal ayaklarla tutturulmuş, annesi Fatma Saime Hanım’ın portreleri çıkıyor. 8 yaşında kaybettiği annesinin Berksoy’un hayatındaki yeri büyük; onu hem cesaretlendiren hem de ona ilham veren kişi.
Otoportreler’de Berksoy’un sadece fiziksel görünüşüne değil, ruh haline ve sahne personasına da tanıklık ediyorsunuz.
Portreler’deyse figürler sanatçının onlarla kurduğu duygusal bağın etkisiyle şekillenmiş.
Berksoy’un son dönemde bir performans alanına dönüşen odası, çarşaf resimleri de 6 Eylül’e kadar sürecek sergide görülebilir.
ZAMANIN ÇOK ÖTESİNDE DÜŞÜNEN BİR SANATÇI’Serginin şef küratörü Öykü Özsoy Sağnak ve küratör Deniz Pehlivaner’in değerlendirmesi: ◊ Bu sergiyle izleyiciye, Berksoy’a bugünün perspektifinden yeniden bakma imkânı sunuluyor.
Bu süreci kurgularken bizim için de en çarpıcı keşiflerden biri, Berksoy’un duyguyu ve öznel anlatımı ne denli cesur ve bilinçli biçimde bir ifade alanı olarak kullandığı oldu.
Duygunun, öznel ifade biçiminin ve anlatının sınırlarını zorlayan üretimiyle, zamanının çok ötesinde düşünen ve üreten Berksoy’un, erken ve kritik bir dönemde, bir kadın olarak kendi çabalarıyla pek çok ilki gerçekleştirmiş bir sanatçı olduğunu bir kez daha gördük.◊ Semiha Berksoy, Nâzım Hikmet gibi dönemin ilerici ve yenilikçi sanatçılarıyla paylaştığı estetik cesaret ve düşünsel özgürlük anlayışıyla Türkiye’nin kültürel modernleşme sürecinde özgün bir konuma sahip.
Sanatını yalnızca biçimsel bir ifade alanı olarak değil, ideolojik ve etik bir duruş olarak ele alması, onu Cumhuriyet’in erken dönem entelektüel çevreleriyle güçlü bir bağ içine alıyor.
Operadaki ikonik rolleriyle hem Batı operasının Türkiye’de kök salmasına katkıda bulunmuş hem de sahne üzerindeki güçlü varlığıyla kadın sanatçı kimliğini görünür ve dönüştürücü kılmış.◊ Berksoy’un resim, performans ve sahne sanatları arasında kesintisiz biçimde süren üretimi, onun sanatı yaşamla bütünleştiren yaklaşımını gösterir.
Avrupa’da kariyer yapma imkânlarına rağmen Türkiye’de kalmayı tercih etmesi, bireysel bir fedakârlıktan çok, kültürel sorumluluk bilincinin ifadesiydi. ‘PEK KUSUR KABUL ETMEZDİ’Serginin açılış törenine katılan kızı, oyuncu Zeliha Berksoy hem çok mutlu hem de gururluydu.◊ Semiha Berksoy nasıl bir ortamda çalışırdı?Sessizlik isterdi, tamamen işine odaklanırdı.
Geceleri çizerdi.
Eserlerinde hem derin bir düşünsel zemin hem de güçlü bir protest duygu vardı; malzemeyi de her zaman içgüdüyle seçerdi; tuval, çarşaf, hatta buzdolabı kapağı...◊ Sanatçı kişiliğinin yanında nasıl bir anneydi?Anne olarak biraz insafsızdı.
Yani pek kusur kabul etmezdi ve hep söylediği şey şuydu: “Her an aklın başında olacak.” Ekmek keserken bile aklın başında olacak.
Aynı zamanda çok şefkatliydi.
Hayvanlara çok meraklıydı, evimizde çok köpeklerimiz, kedilerimiz oldu.
Kuşlara her sabah mutlaka bir ekmek ıslatılır ve balkona konurdu.
Yanına da taze su.
Kargalara bayılırdı. “Bu kargalar çok zekiler.
Müthiş, şık hayvanlar” falan derdi.
Hep sanatın içinde, bir rüya âlemindeymiş gibi gezerdi. ◊ Annenizin yaptığı ilk portrenizi hatırlıyor musunuz?Kendisine “Beni öyle modernçizme.
Klasik çizeceksin, söz veriyor musun” dedim. “Evet” dedi.
Hakikaten eşsiz bir resim oldu.◊ Annenizin vefatından sonra hayatınızda neler değişti?
Pek bir fark yok.
Çünkü her gün, en az on defa anıyorum annemi.
Sanki o ölmemiş gibi.
Konuşuyorum, ediyorum...
Çünkü o kadar çok söylediği şey var ki hep aklıma geliyor. “Aa bak” diyorum, “Şu olayda annem böyle demişti, ne kadar haklıymış”.
Devamlı, nasihat demeyeyim de fikrini söylerdi.◊ Bu sergiyle ilgili neler hissediyorsunuz?
Çok mutluyum.
Yani bulutların üstünde uçuyorum.
Gerçekten nadir, eşsiz bir sergi olmuş.