Haber Detayı

Arada kalmış bir CHP Milletvekili: Ahmet Hamdi Tanpınar
Gözde sula odatv.com
24/01/2026 08:25 (2 saat önce)

Arada kalmış bir CHP Milletvekili: Ahmet Hamdi Tanpınar

Ölümünün üzerinden 64 yıl geçti... Ahmet Hamdi Tanpınar’ın günümüzde yalnızca edebiyatla anılır olması, onun siyasi duruşuna biraz haksızlık gibi: O, CHP sıralarında milletvekilliği yaptı ve hayatının sonuna kadar siyasi ikilemleri sırtında bir yük gibi taşıdı...

İçine kapanık, kendi muhayyilesinde kendi kelimeleriyle “Bir Sümer rahibi gibi hep yıldızlarla meşgul” yaşayan bir düşün insanı Ahmet Hamdi Tanpınar: Hüseyin Fikri Efendi ile Nesime Bahriye Hanım’ın en küçük oğlu olarak 23 Haziran 1901 günü hayata gözlerini açtı.

Babasının mesleği gereği memuriyetin valizleriyle büyüdü, imparatorluğun son nefesiyle Cumhuriyet’in ilk adımları arasında sendeledi, bir yandan şiir kurdu bir yandan da geç kalmışlık hissinin acısını not defterlerine kazıdı.Babası Hüseyin Fikri Efendi, Batum’dan İstanbul’a gelip medrese görmüş, kadı yardımcılığından kadılığa uzanan, vilayet vilayet dolaşan bir devlet adamıydı.

Aileye ‘Müftüzadeler’ deniliyordu; kök, makam ve din-bürokrasi bir hiyerarşi içindeydi.Ahmet Hamdi TanpınarBu tayinlerle dolu hareketli yaşam içinde Tanpınar hem Batı’yı keşfediyor, hem Şark’ı içinde taşıyordu.Bulundukları şehirler onun eserlerinde büyük mihenk taşları: Kerkük’te Kıssas-ı Enbiya, Namık Kemal’in Cezmi ve Celâl’i ile okuma zevki şekillendi… Antalya’da, deniz ve tabiat ile iç içe yaşadı.

Çocukluk manzarası yahut basit birer hatıradan öte onun estetiğinin temeline yerleşen çok kavram buralarda filizlendi.Ahmet Hamdi Tanpınar, hayatındaki bir diğer dönüm noktasını 1916’da, henüz on beş yaşındayken annesini kaybettiğinde yaşadı.

Musul’daydılar, ve bu kayıp, Tanpınar’ın bütün hayatına yayılan o ‘yıkılış’ duygusunun ilk büyük dalgası oldu.

Musul’da toprağa verilen anne, yıllar sonra sayfalarda ‘geçmiş zaman’ın en ağır yükü olarak geri dönecekti.Bu kayıptan sonra Tanpınar için hayat hemen hemen hiçbir zaman bütünüyle tam olmadı: Yasını şiire taşıdı ama hayata karşı hep bir mesafe bıraktı.

O mesafe, ileride siyasette de hissedilecekti.

Ne kalabalıkların adamı olabiliyor ne de bütünüyle kenara çekilebiliyordu.1918’de İstanbul’a geldiğinde imparatorluk çökmüş, şehir yoksulluk içindeydi.

Kasımpaşa’da, Rami’de, yatılı okul hayaliyle oradan oraya taşınan Tanpınar için bu yıllar, kendi deyimiyle ‘formasyon’ yılları oldu.

Önce Baytar Mektebi’ne yazıldı, sonra Darülfünun’a geçti.

Yahya Kemal’in derslerini duyduğunda hiç vakit kaybetmedi.Ahmet Hamdi TanpınarYahya Kemal çevresinde toplanan gençler arasında kısa sürede sivrildi.

Dergâh Mecmuası bu çevrenin edebi ve fikrî laboratuvarıydı.

Burada yazarken bir yandan Batı şiirini, Baudelaire’i, Valéry’yi keşfediyor; bir yandan da divan şiirinin ritmini, musikisini içine çekiyordu.

Bu ikilik, ileride siyaset sahnesinde yaşayacağı gerilimin de zeminini oluşturacaktı: Ne eskiyi bütünüyle reddedebiliyor, ne de yeniyi sorgusuz kabul edebiliyordu…Öğretmenlik yılları Tanpınar’ı devletle daha yakından temas ettirdi.

Liselerde edebiyat hocalığı yaparken bir yandan Cumhuriyet’in yeni insan yetiştirme projesini içeriden izledi.

Ankara Erkek Lisesi’nde Orhan Veli’lerden Melih Cevdet’lere uzanan bir kuşağa ders verdi.

Devletin kültür politikasıyla, gençliğin ruh hali arasındaki mesafeyi en erken fark edenlerden biri oydu.Ahmet Hamdi Tanpınar ve Haydut1930’lara gelindiğinde artık yalnızca kültür politikalarının parçası sayılabilecek bir entelektüel olmuştu.

Güzel Sanatlar Akademisi, Halkevleri konferansları, edebiyat tarihi çalışmaları… Cumhuriyet’in aydın kadrosu içinde yer aldı.

Ama bu tam bir uyum anlamına gelmedi.

Günlüklerinde sık sık ‘aşırı garpçı’ olduğu yıllardan, sonra buna duyduğu pişmanlıktan söz etmesinden bunu anlamak mümkün...

Terkip arayışı tam da bu dönemde belirginleşti.Takvimler 1942’yi gösterdiğinde Tanpınar için yeni bir sayfa açıldı: Üniversite onun için parasal döngüsünün muntazam bir kısmını sağlayan kurumdu ve eserlerine ayırması gereken vaktin büyük kısmını burada harcadığının farkındaydı.

Günlüklerinden anlaşıldığı üzre Tanpınar için parti demek başta İsmet İnönü demekti: Ona inandığını, gönülden bağlı olduğunu her daim söyler ve onu aslana benzetirdi.O yıllarda partinin önde gelenleriyle kurduğu dostlukların da bir sonucu olarak CHP’den Kahramanmaraş milletvekili seçildi.

Bugün pek hatırlanmayan bu siyasi kimlik, aslında Tanpınar’ın hayatında belirleyici bir kırılmadır.

Meclis’e girerken bir kültür ve fikir adamı olarak katkı sunmayı umuyordu.

Ancak tek parti döneminin siyaseti, bu tür bir entelektüel mesafeye pek alan tanımıyordu.Meclis’teki Tanpınar, arada kalmıştı: Muhalifti ama dişli değildi, iktidarın bir savunucusu da olamıyordu.

Tam da bu yüzden kısa sürede parti içinde ‘güven vermeyen’ bir figüre dönüştü.

Tarafsıza yakın duruşu, hizaya girmeyişi, slogan üretmeyişi onu gözden düşürdü. 1946’dan sonra bir daha milletvekili olamaması, Tanpınar’ın siyasetle kurduğu mesafeli ilişkinin doğal sonucuydu.CHP ile asıl hesaplaşması ise Meclis’ten çıktıktan sonra derinleşti.

Çevresine dahil olan her şeyi ve herkesi eleştirdiği gibi, partisini de eleştirmekten geri kalmadı.

Günlüklerinde Halk Partisi’ni özellikle din meselesindeki tutumu nedeniyle sert biçimde yazdı."Din meselesi: Din meselesi ihmal edilmeyecekti.

Kanalize edilecekti.

Biz halkımızı kendi elimizle cahil kuvvete teslim ettik.

Dini bir cenaze gömme meselesi yaptık.

Türkiye Müslümandır; bu hakikati unuttuk.

Laikliğimizi ilan ettik fakat laik olamadık .

Gizli ate’lik yaptık ve en sersem, yani her şeyi tesadüfe bırakarak.

Bu suretle münevver köksüz kaldı.Her şeyi yerine yenisini koymadan zedeledik.

İşte Halk Partisi’nin macerası"Sorun onun gözünde dinin kamusal alandan çekilmesi değildi, bunun yerini dolduracak bir ahlak ve anlam dünyasının kurulamamasıydı. “Laikliğimizi ilan ettik fakat laik olamadık” derken, Cumhuriyet modernleşmesinin en hassas yarasına parmak basıyordu.1960 Darbesi sonrasında yazdığı “Halk Partisi’nin Kabahatleri” başlıklı notlar, Tanpınar’ın CHP ile nihai yüzleşmesi olarak okunabilir.

Tanpınar’a göre Cumhuriyet’in ilk yıllarında küçük oldubitti kararlar devrim diye pazarlandı; kurumlar kadrosuz kaldı, aydın sayısı arttı vefakat derinlik azaldı, herkes sisteme uydu.

Bu eleştiriler bir muhalifiten ziyade bizzat CHP sıralarında oturmuş bir milletvekilinin tanıklığıydı.Bu tanıklık, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde edebi biçimini buldu.

Enstitü, bir bürokrasi hicvi olmanın yanı sıra Tanpınar’ın tek parti iktidarında gördüğü zihniyetin de izdüşümü gibi…Hayatının son yıllarında Tanpınar yine masasına, yarım kalan işlerine, bitiremediği romanlara döndü.

Şiir kitabını ancak altmış yaşında yayımlayabildi.

Siyasetten uzak dursa da o yükü üzerinden hiç atamadı.

Günlüklerinde “Politika kuyu gibi insanı çekiyor, fakat benim vaktim yok” derken aslında bir ömrün yorgunluğunu özetliyordu.Son yıllarda sağlığı iyi değildi: Nefes darlığı, kronik bronşit, anfizem ve geçmeyen yorgunluk nedeniyle sık sık hastaneye yatıyordu. 24 Ocak 1962 günü İstanbul’da, fakültede yattığı sırada geçirdiği kalp krizi sonrası hayatını kaybetti Ahmet Hamdi Tanpınar.

Resmi kayıtlara kalp krizi olarak geçen bu ölüm, aslında yıllardır taşıdığı kronik hastalıkların, yoksulluğun ve ‘yarım kalmışlık’ duygusunun üst üste binmiş haliydi.Gözde SulaOdatv.com

İlgili Sitenin Haberleri