Haber Detayı

Finansal olarak artık tükendik
Ekonomi nefes.com.tr
25/01/2026 06:00 (2 saat önce)

Finansal olarak artık tükendik

TÜRKONFED Başkanı Süleyman Sönmez: 2026’da sıkılaşma sadece faiz üzerinden yürür ve kredi kanalında rahatlama olmazsa üretim kapasitesinde kalıcı kayıplar riski büyür.

ŞEHRİBAN KIRAÇ / NEFESFirmalar artık 'Büyüdüm' demiyor, 'Ayakta kaldım' diyor.

Çok sayıda firma 2025’i sermayesinden yiyerek kapattı.

Türk İş Dünyası Konfederasyonu (TÜRKONFED) Yönetim Kurulu Başkanı Süleyman Sönmez'e göre, bu yıl da kredi maliyeti yüksek kalırsa özellikle KOBİ’lerde küçülme dalgası derinleşecek.

Süleyman Sönmez ile işletmelerin yaşadığı sorunları konuştuk.* 2025 hem çalışanlar hem reel sektör, işverenler açısından zor geçen bir yıl oldu.

Siz 2025'in muhasebesini nasıl yaparsınız, nasıl bir yılı geride bıraktınız?Aslında 2025 yılına başlarken geçmiş iki yıla göre daha umutluyduk; en azından düzlüğe çıkmayı bekliyorduk.

Ancak maalesef sorunlarımızın daha da kemikleştiği bir yılı geride bıraktık.

Sahadan aldığımız verilerde ve Anadolu’nun dört bir yanında yaptığımız saha ziyaretlerinde de özellikle 2023’ten beri iş dünyasının en büyük sancısı olan ‘finansmana erişim’ meselesinin 2025’te zirve yaptığını net biçimde gördük.Enflasyon yıl sonunda yüzde 30.89 olarak gerçekleşti.

Gıda enflasyonu yüzde 28.31 seviyesinde kapandı; üretici fiyatları tarafında (Yİ-ÜFE) yıllık artış yüzde 27.67 oldu.

Bu rakamlar, dezenflasyonun sürdüğünü gösteriyor olabilir ama sahada ‘rahatlama’ duygusu yaratmadı.

Çünkü reel sektörün asıl gündemi; krediye erişim, vadelerin kısalması, teminat baskısı ve yüksek finansman maliyetinin nakit akışını kilitlemesi.Bunun en net göstergesi de kredi faizlerinde. 2025’i kapatırken ortalama ticari kredi faizleri yüzde 50’ler bandında seyretti; 2026’ya girerken de yeniden yüzde 52-53 aralığına tırmandı.

Yani enflasyon yüzde 30’a yaklaşırken şirketin kullandığı paranın maliyeti yüzde 50’nin üzerine çıkıyor.

Bu denklemde yatırımın, hatta günlük işletme sermayesinin sürdürülebilirliği çok zor.Bir de şunu açık söylemek lazım: Cirolardaki artışlar kimseyi yanıltmasın.

Bu büyüme, çoğu sektör için üretim miktarından değil, fiyat artışından geliyor.

Reel büyüme sınırlı kaldı; birçok işletme, “Büyüdüm” demiyor, “Ayakta kaldım” diyor.

Anadolu’da çok sayıda firma 2025’i sermayesinden yiyerek kapattı; yatırım iştahı zayıfladı, yeni kapasite planları rafa kalktı.EK MALİYET ŞOKU DOĞMAMALI* 2026 için genel anlamda daha zorlu geçeceğine dönük öngörüler var.

Siz neler bekliyorsunuz, hangi alanlarda işverenleri zorlayacak bu yıl?TÜRKONFED olarak ekonomi yönetimine destek veriyoruz ve rasyonel politikalara dönüş konusunda kararlı olunduğu sürece bu desteğimiz devam edecek.

Çünkü Türkiye’nin bu süreçte en çok ihtiyaç duyduğu şey; öngörülebilirlik ve güven.

Ancak aynı anda iş dünyamızın omzuna yeni ve ağır mali yükler biniyor.

Örneğin bu yıl devreye alınması konuşulan Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi (TES).

Sistemin amacı sosyal güvenliği güçlendirmek olabilir; buna kimse kategorik itiraz etmez.

Ama işveren tarafında brüt ücret üzerinden yeni bir yük geliyorsa bunun özellikle KOBİ’lerde nakit akışına etkisi iyi hesaplanmalı.

Zaten krediye erişim sınırlıyken kısa vadede ‘ek bir maliyet şoku’ doğmamalı; mutlaka vergi avantajı, teşvik, geçiş takvimi ile dengelenmeli.Küresel tarafta da tablo rahat değil.

Korumacılık, tedarik zinciri kırılganlıkları ve jeopolitik dalgalanmalar yatırım kararlarını zorlaştırıyor.

Ama iç dinamikleri konuşacaksak şu veri çok çarpıcı: İmalat sanayinde PMI 2025 Aralık’ta 48.9.

Eşik değer olan 50’nin altında kaldığı için bu bize, “Sektörde daralma eğilimi sürüyor ama dipten bir toparlanma arayışı var” diyor.

Kapasite kullanım oranı ise yüzde 74.4; yani sanayi hâlâ tam kapasiteye dönemiyor.

Bu tablo, 2026’nın başında iş dünyasının ‘yüksek direnç’ ile yürüyeceğini gösteriyor.Yine de şunu ekleyeyim: Eğer finansmana erişim kanalları açılır, kredi mekanizması yeniden çalışır ve güven ortamı güçlenirse 2026’nın son çeyreğinde üretim ve yatırım iştahında toparlanma mümkün.

Kaldı ki Türkiye 2025’te ihracatta 273.4 milyar dolar ile rekor kırdı.

Bu çok kıymetli; çünkü demek ki sanayi ve ihracat refleksi hâlâ güçlü.

Ama bu rekorun sürdürülebilir olması için üreticinin finansmana erişebilmesi, maliyetleri yönetebilmesi ve uzun vadeli plan yapabilmesi şart.

Bizim derdimiz, Türkiye’nin bu potansiyelini ‘sıçramaya’ çevirmek.ENFLASYON DÜŞÜŞÜ RAF FİYATINA YANSIMALI* 2025 sonu enflasyon yüzde 31 civarında geldi.

Bu yıl için enflasyonda tür riskler görüyorsunuz?Evet, TÜİK verilerine göre 2025 yılını yüzde 30.89 enflasyonla kapattık.

Düşüş eğilimi önemli ama enflasyon hâlâ işletmelerin maliyet hesabını zorlaştırıyor, fiyatlama mekanizmasını bozuyor, uzun vadeli kontratları zayıflatıyor.

Bu yıl için en büyük risk; enflasyonun rakamsal düşüşünün fiyat istikrarına ve kalıcı bir güven ortamına dönüşmemesi.Bir başka risk de maliyet kanalı.

Türkiye’nin üretim yapısı ithal girdiye duyarlı.

Kurdaki her oynaklık, maliyetleri tekrar yukarı itebiliyor.

Üstelik Yİ-ÜFE’nin yüzde 27.67 olduğu bir ortamda, işletmenin maliyet baskısı ‘tam çözülmüş’ sayılmaz.

Yani enflasyon düşüyor diye bir rahatlama bekliyorsunuz ama raf fiyatına, kira maliyetine, lojistik giderine baktığınızda hâlâ yüksek bir katılık görüyorsunuz.Enflasyonla mücadelede asıl kritik eşik şu: Rakam düşerken finansman maliyeti düşüyor mu?

Ticari krediler gerçekten ‘yatırım yapılabilir’ bandına geliyor mu?

Vade uzuyor mu?

Teminat baskısı azalıyor mu?

Eğer bunlar düzelmezse enflasyon geriler ama reel sektörün karar alma kapasitesi genişlemez.İHRACATÇILAR ZARARINA ÜRETİM YAPIYOR* Yaklaşık 3 yıldır uygulanan sıkı mali politikanın olumlu sonuçları maalesef alınmadı.

Bu süreç reel sektörde ne tür tahribatlara yol açtı?

Sürecin uzaması işletmeleri nasıl etkileyecek?Sıkı para politikası enflasyonla mücadele için rasyonel bir araçtı; bunu hep söyledik.

Ama bu sürecin yapısal reformlarla desteklenmeden uzaması, sahada çok net bir ‘finansal tükenmişlik’ yarattı.

Bugün birçok işletme için mesele kârlılık değil, nakit akışını çevirebilmek.İhracatçılar uzun vadeli kontratlarını kaybetmemek için kârsız, hatta yer yer zararına üretim yapıyor.

Çünkü Avrupa pazarında fiyat tutturamadığınız an bir müşteriyi kaybetmeniz, yıllar sürecek pazar kaybı demek.

Bunun üstüne bir de kredi faizleri kar marjlarının çok üzerine çıktığında, işletme ‘üretimi sürdürmek için’ borcu borçla döndürme yoluna giriyor.Sürecin uzamasının bir başka hasarı da yatırımın ertelenmesi.

Bu sadece, “Yeni fabrika kurmadık” demek değil; mevcut üretim hattını yenileyememek, dijitalleşmeyi geciktirmek, verimlilik artışını kaçırmak demek.

Kısa vadede tasarruf gibi görünen Ar-Ge/inovasyon kesintileri ise orta vadede rekabet gücünü zayıflatıyor.

Eğer 2026’da da sıkılaşma sadece faiz üzerinden yürür ve kredi kanalında rahatlama olmazsa üretim kapasitesinde kalıcı kayıplar riski büyür.Öte yandan son üç yıldır, en küçüğünden en büyüğüne Türk iş dünyası bu sıkılaşma sürecinde üzerine düşen fedakârlığı yaptı, yapmaya da devam ediyor.

Reel sektör; yüksek faiz, daralan kredi kanalları ve artan maliyetlere rağmen üretimi, istihdamı ve ihracatı ayakta tutmaya çalışıyor.

Ancak bu süreçte mali disiplini konuşurken kamu maliyesindeki tasarruf tedbirlerinin de aynı kararlılıkla ele alınması gerektiğine inanıyoruz.BETONU OLMAYAN FİRMA SİSTEM DIŞINA İTİLİYOR* Şu anda üyeleriniz en büyük en temel şikâyet alanları neler, kredi kullanabiliyorlar mı, borçlarını ödeyebiliyorlar mı, küçülmeye giden çok işletme var mı?Anadolu’nun hangi şehrine giderseniz gidin ilk duyacağınız şey: “Finansmana erişemiyoruz.” Krediye erişim kâğıt üzerinde var gibi görünse de maliyet nedeniyle işletmeler bu kaynaklara ulaşamıyor.

Teminat yapısı da çok sıkıştırıcı: Bankalar çoğu zaman siparişi, faturayı, ihracat potansiyelini teminat gibi değerlendirmiyor; mutlaka gayrimenkul istiyor.

Bu, hızlı büyüme potansiyeli olan ama ‘betonu olmayan’ firmayı sistemin dışına itiyor.Bir de vade problemi var: İş dünyası 36 ay vade bulmakta bile zorlanıyor.

Oysa yatırım dediğiniz şey 5-10 yıl ister.

Dolayısıyla işletmeler yatırım yerine ‘günü kurtarma’ finansmanı bulabiliyor.

Bu yüzden kapasite kullanımını düşüren, yeni işe alımları durduran ve küçülmeye giden işletmelerin sayısının arttığını görüyoruz.Burada KOBİ gerçeğini unutmamak lazım.

TÜİK verilerine göre KOBİ’ler toplam girişimlerin yüzde 99.6’sını oluşturuyor; istihdamın yüzde 68.5’ini sağlıyor.

Cironun yüzde 44.1’i KOBİ’lerde.

Yani KOBİ nefes alamıyorsa ekonominin geneli nefes alamıyor.

Bu kadar büyük bir omurga, bu kadar yüksek bir faiz ve bu kadar kısa vade ile yürüyemez.NAKİT AKIŞI BİLANÇO KRİZİNE DÖNÜŞTÜ* 2025 konkordato ve iflasların da zirve yaptığı bir yıldı.

Bu anlamda bu yıl neler öngörüyorsunuz?

Küçülmeler, işten çıkarmalar artar mı?2025’te konkordato başvurularında gerçekten alarm veren bir tablo gördük.

Kamuya yansıyan verilere göre 2025’te mahkemelerin verdiği geçici mühlet kararları 2 bin 817 şirket seviyesine çıktı ve artış hızı dikkat çekici.

Bazı derlemelerde ise 2025 boyunca konkordato kararlarının toplamının 6 bin 361 düzeyine ulaştığı paylaşılıyor.

Bu, reel sektörün nakit akışı sıkışıklığının artık ‘bilanço krizine’ dönüştüğünü gösteriyor.2026’nın ilk yarısında bu baskının devam etme ihtimali yüksek.

Çünkü yılın başı; yeni mali yüklerin, kredi maliyetlerinin ve belirsizliklerin aynı anda hissedildiği dönem.

İkinci yarıdan itibaren ise faizlerin makul seviyelere gelmesi ve finansmana erişimin normalleşmesi halinde daha dengeli bir zemine geçilebilir.İstihdam tarafında da iki yönlü bir risk var.

Bir yanda geleneksel sektörlerde daralma baskısı diğer yanda yeşil dönüşüm ve teknoloji yatırımlarında yeni istihdam alanları… Eğer finansman kanalları açılır ve öngörülebilirlik artarsa işten çıkarmalar yerine beceri dönüşümü ve yeni nesil istihdamı konuşabiliriz.

Ama kredi maliyeti yüksek kalırsa özellikle KOBİ’lerde küçülme dalgası derinleşebilir.HUKUKİ ALTYAPI ÖNEMLİ* İşletmelerin düze çıkabilmesi, ekonominin normalleşmesi için öncelikle atılması gereken adımlar nelerdir?Ekonomiyi normalleştirmek istiyorsak günü kurtaran geçici pansumanlardan vazgeçip yapısal reform hamlesini başlatmalıyız.

TÜRKONFED olarak bu süreçte Ankara ile diyaloğu artırmayı son derece önemsiyoruz.

Çözümün parçası olan bir iş dünyası yaklaşımıyla ekonomi yönetimiyle düzenli temaslar yürütüyoruz.

Hepimizin malumu, dünyada çok hızlı ve köklü dönüşümler yaşanıyor.

Türkiye’nin bu sürecin gerisinde kalmaması ve bu dönüşümlere entegre olabilmesi için iş dünyasının politika tasarım süreçlerinin içinde yer alması gerektiğine inanıyoruz.

Bizim çözüm önerilerimiz ise son derece net:Finansman ve Teminat Devrimi: Geleneksel bankacılığın ötesine geçen fintek, tedarik zinciri finansmanı, kitle fonlaması ve risk sermayesi gibi modeller büyütülmeli.

Bankalar; siparişi, faturayı ve ihracat kontratını daha güçlü teminat olarak görebilmeli.

Finansmanın ‘gayrimenkule kilitlendiği’ bir ekonomide yenilikçi işletmelerin büyümesi çok zor.Vergi Adaleti: Türkiye’de vergi yükünün kompozisyonu da problemli. 2025’te vergi gelirlerinin yüzde 62.4’ü dolaylı vergilerden geldi.

Yani KDV ve ÖTV gibi tüketim üstünden alınan vergilerin payı çok yüksek.

Bu yapı hem hane halkını zorluyor hem de şirketler için iç talebi kırılgan hale getiriyor.

Vergi sistemi bir cezalandırma değil, üretimi teşvik eden bir araca dönüşmeli.Bölgesel Ücret ve İstihdam Dengesi: Türkiye’de bölgesel gelişmişlik farkı çok belirgin.

Aynı ücret yapısıyla her yerde aynı istihdamı beklemek gerçekçi değil.

Burada hedef ‘ücreti düşürmek’ değil, bölgesel rekabet gücünü korurken çalışanı da koruyan, devlet destekli, dengeli bir model kurmak.Fabrika Yapan TOKİ Modeli: KOBİ’lerin parasını binaya değil, teknolojiye yatırmasını sağlamalıyız.

Üretim alanı maliyeti düşerse işletme sınırlı sermayesini makineye, dijital dönüşüme, verimliliğe ve nitelikli istihdama aktarabilir.Hukuk ve Güven Altyapısı: Ekonomik istikrar yalnızca faizle gelmez; güvenle gelir.

Güvenin kaynağı da güçlü kurumlar, şeffaflık ve öngörülebilirliktir.

Kalıcı yatırım iklimi için bu zemini güçlendirmek zorundayız.Bugün verilen mücadele, yalnızca bugünün sorunlarını aşma mücadelesi değil; aynı zamanda yarının Türkiye’sini kurma mücadelesi.

Dünyada dengeler hızla değişirken Türkiye’nin kriz yönetiminin yanı sıra yeni bir kalkınma hikâyesine de ihtiyacı var.

Yeşil dönüşüm, dijitalleşme, tedarik zinciri kırılmaları ve jeopolitik riskler; rekabeti dayanıklılık, verimlilik, teknoloji ve nitelikli insan gücü üzerinden yeniden tanımlıyor.

Bu yeni dönemde kalıcı başarı, kamunun ve iş dünyasının aynı hedef etrafında buluştuğu, güvene dayalı ortak akıl ve ortak sorumlulukla mümkün.

İlgili Sitenin Haberleri