Haber Detayı
Özgür Özel'den Erdoğan'a erken seçim çağrısı: Kaybedersek siyaseti bırakırım
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a İstanbul seçimlerinin yenilenmesini önererek, “Kaybedersek siyaseti bırakırım, kazanırsak erken genel seçim yapılsın” ifadelerini kullandı.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik erken seçim çağrısını yineledi.
Özel, İstanbul seçimleri üzerinden dikkat çekici bir öneride bulunarak, seçimlerin yenilenmesi hâlinde sonucu siyasî geleceğiyle ilişkilendireceğini ifade etti.
Özel, “Eğer kaybedersek siyaseti bırakırım; ancak kazanırsak Türkiye erken seçime gitmeli” sözleriyle çağrısını netleştirdi.
CHP lideri Özel, bu açıklamaların ardından İYİ Parti’nin 4.
Olağan Kurultayı’nda yeniden Genel Başkan seçilen Müsavat Dervişoğlu’nu, İYİ Parti Genel Merkezi’nde ziyaret etti.
İki lider, görüşme sonrası basın mensuplarına ortak değerlendirmelerde bulundu.
İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, yaptığı açıklamada, Cumhuriyet’in temel değerlerine vurgu yaparak, “Cumhuriyet’e dair hassasiyetlerimizin herkes tarafından dikkate alınmasını temenni ediyorum” ifadelerini kullandı.
Özel ise şunları söyledi: "Son bir yıldır CHP zor günlerden geçti.
En kötü günümüzde İYİ Parti'nin tüm kadrolarını ve genel başkanını acımızı ilk paylaşanlar arasında gördük.
Bir yandan da toplum alınan ya da alınmayan her kararla ezilmeye devam etmiştir. 20 bin liralık emekli maaşına karşı mücadele edenler olarak bunun utancını yaşıyoruz.
Biz utanç duyarken birileri utanmadan sıkılmadan kendi iktidarlarını sürdürmeye çalışıyor.
Bizim olduğumuz değil, olmadığımız komisyondan korkmak lazım.
Biz bundan sonraki süreçte Cumhuriyet Halk Partisi olarak emeklinin, işçinin, çiftçinin bir umudu olmadığını belirttik.
Tek umudun erken seçim olduğunu bir kez daha ifade ettik." “Biz utanç duyarken, onlar utanmadan iktidarlarını sürdürmeye çalışıyor” “Tabii bu zorlu bir yıllık sürecin içinde bir yandan da Cumhuriyet Halk Partisi’ne yapılan yargı darbesi, arkadaşlarımıza yapılan haysiyet suikastları tartışılırken; bir yandan da toplum, alınan her kararla ya da alınmayan her kararla biraz daha ezilmeye devam etmiştir.
Yukarıda da konuştum. 20 bin liralık bir emekli maaşının biz karşısında yer alan, iyileştirilmesi için çaba sarf eden, en azından bir asgari ücret düzeyine çıkarılması için mücadele edenler olarak bile, bu 20 bin liranın utancını yaşıyoruz.
Ama birileri utanmadan sıkılmadan bunu savunmaya devam ediyorlar. 28 bin liralık bir asgari ücretle çocuk büyütmenin, çocuk okutmanın, evi geçindirmenin, barınmanın ne kadar zor olduğunu bilirken ve neredeyse dört asgari ücretin bile yoksulluk sınırının üstüne çıkamadığı bugünlerde biz utanç duyarken, birileri utanmadan, sıkılmadan, hiçbir şey yokmuş gibi kendi iktidarlarını sürdürmeye çalışıyorlar.
Bu konuların üzerinde durduk.
Meclis’teki verdiğimiz mücadelenin ve muhalefet partileri olarak iktidardan ne kadar derin bir ayrışma içinde olduğumuzu, bizim hayal ettiğimiz ülkeyle AK Parti’nin dayattığı ülkenin ne kadar birbirinden farklı olduğunu ve hayallerimizin bizi nasıl bir arada, birlikte tuttuğunu hep birlikte konuşma imkanını bulduk. "Siyasi yürüyüşümüz birbirine benzer yerlerden geçti" Bunun yanında biraz önce Sayın Genel Başkanın kendi görüşlerini ifade ettiği çözüm süreciyle ilgili noktada Cumhuriyet Halk Partisi’nin ilk günden beri ‘Bizim olduğumuz değil, olmadığımız komisyondan korkmak lazım’ yaklaşımının, başta bu sürece endişe ile yaklaşan tüm kesimler açısından Cumhuriyet Halk Partisi’nin varlığının nasıl bir teminat olduğunun bir kez daha altını çizme imkanı bulduk.
Bu süreçle ilgili Amerika’nın, İsrail’in, önümüzdeki süreçte İran’da yaşanabilecekler, Suriye’de ortaya çıkan tablo, Amerika ile İngiltere’nin kazanması için Türkiye’ye kaybettirmeye çalışılan ve Sayın Erdoğan’ın Trump‘la kurmuş olduğu muhtaçlık ilişkisi üzerinden, oralarda meşruiyet araması üzerinden ortaya çıkan tablodaki tüm riskleri değerlendirme, görüş alışverişinde bulunma imkanı da bulduk.
Biz bundan sonraki süreçte Cumhuriyet Halk Partisi olarak artık emeklinin, işçinin, çiftçinin, esnafın bu iktidardan bir umudunun kalmadığını, tek umudun artık bir erken seçim sandığı olduğunu ve bu konudaki yaklaşımımızı da bir kez daha ifade ettik.
Her zaman olduğu gibi son derece sıcak bir karşılama, son derece örnek bir misafirperverlikle burada karşılandık.
Siyasi yürüyüşümüz birbirine benzer yerlerden geçti.
Ümit ediyorum ki hep birlikte Türkiye’deki iktidar değişimini sağlayacak, herkesin yüzünü güldürecek yolda ayrı ayrı kulvarlarda ama aynı amaçla, aynı iyi niyetle yürüyoruz.
Müsavat Başkanımızın, ekibinin, İYİ Parti’nin de bu yolda yolu açık olsun.
Ben bir kez daha kendilerine teşekkür ediyorum.
Bugüne kadarki başarılarının bundan sonra da süreceğine olan inancımla görevlerinde muvaffakiyetler diliyorum." "Yargılamalar başladı ama canlı yayın yok” Açıklamanın ardından basın mensuplarının sorularını yanıtlayan Genel Başkan Özel, “Aziz İhsan Aktaş” davasının duruşmasında yaşananlar ve erken seçim konusundaki sorular üzerine şunları söyledi: “Değerli arkadaşlar, dün oradaydım.
Salı günü kimlik tespitleri yapıldı, dün ilk yargılamalar başladı.
Nihayet belediye başkanlarımız bu kadar iftiranın, suçlamanın karşısında kendi durumlarını ortak koyabilecekleri savunmalarını yapmaya başladılar.
Ancak geçen bu kadar zamana rağmen, Sayın Bahçeli’nin desteklemesine, bizim başta talep ettiğimiz TRT’den bir kanaldan ve isteyen tüm kanallardan canlı yayın talebimize Sayın Bahçeli’nin destek vermesine, bunun Sayın Erdoğan’a sorulduğunda onun da olumlu görüş bildirmesine rağmen… Yani ülkenin ana muhalefeti ve iktidardaki partileri böyle söylüyor.
Meclisteki hiçbir parti de bunların yayınlanmasına karşı çıkmıyor.
Ama burada yargılamalar başladı ve canlı yayın yok.
Maalesef TRT’den, devletin televizyonundan, tüm yandaş kanallardan ve bütün imkanlar kullanılarak dokuz ay boyunca iftiralar atıldı.
Gerçeklerin yanıtlarının verilmesi noktasında bir canlı yayından mahrumuz.
Öncelikle bu konuyu ortaya koymak ve Sayın Bahçeli’ye, Sayın Erdoğan’a bunu bir kez daha hatırlatmak lazım.
O günlerde canlı yayın diyordunuz da bugünlerde neden caydınız bu canlı yayından?
Siz iddianamelerde ne olacağını sanıyordunuz?
Koskoca Cumhuriyet Halk Partisi’nin Genel Başkanı’nın, belediye başkanlarına bu kadar güvenmesinin altında blöf mü var sandınız?
Yoksa yapılan şantaj boşa mı çıktı?
İşte iddianame ortada.
Sorular soruluyor, cevaplar veriliyor.
Kusuru, hatası olan varsa ne onun yargılanmasına ne cezalandırılmasına hiçbirimiz karşı çıkmayız.
Ama dokuz ay boyunca koskocaman bir yalanı, Anadolu Ajansı ve TRT’yi de alet ederek, bu iki güzide kurumu, Cumhuriyet kurumunu alet ederek köpürttükleri yalanların hiçbirisinin iddiasının dahi konulmadığı bir iddianame var ortada.
Koca bir yaz boyunca televizyonlarda gece gündüz tartıştıkları hiçbir şeyi bırakın ispatlamayı, söyledikleri video kayıtlarını, ses kayıtlarını bırakın ortaya koyup bizi mahcup etmeyi, iddia dahi edemediler.
Adeta Sayın Bahçeli ve Sayın Erdoğan, iddianameleri gördüklerinden beri savcının ve iddianamenin arkasından da çekildiler.
Savunacak hiçbir şey bulamıyorlar. "O salonda duyup da beni mahcup edecek bir şey olsa ben o salona girebilir miyim?" Ben ne durumdayım?
İlk gündeki gibi alnım açık, başım dik.
Ben o salondayım.
O salonda duyup da beni mahcup edecek bir şey olsa ben o salona girebilir miyim?
Beni o yolda yürütürler mi?
Nerede o A Haber, ATV, TGRT’nin; o muhteşem dört saat boyunca bir iftiranın üzerinde tepinen ve köpürtenlerin nerede mikrofonları?
Nerede kameraları?
O iddialar doğru olsaydı Ekrem Başkan ve arkadaşlarımızın bulunduğu, boş valizlerle girip dolarlarla çıktıkları toplantıların görüntüleri olsaydı ben sokakta yürüyebilir miydim?
Parkeyi kaldırıp da İBB’de parkenin altından 2 milyon Euro, herhalde buradaki parkenin altına sığmaz, çıkan görüntüler olsaydı ben o mahkemeye gidebilir miydim?
O iddianameler olsaydı, eklerinde bu videolar olsaydı delillerinin yüklendiği portallara, söyledikleri gibi bin 200 tane cep telefonunun alınıp delegelere dağıtıldığı olsaydı, 560 milyar yolsuzluk olsaydı ben sonuna gidebilir miydim?
Hadi o salona bir AK Parti milletvekili gelse ya.
O iddiaları dinleyip de ‘Gördünüz mü bakın neler olmuş’ dese ya.
Hiçbiri yok arkadaşlar.
O yüzden artık bugünden sonra gördüğümüz hiçbir şeye şaşırmayacağız. “Suç örgütü liderine 15 devlet koruması verildi” Dün fiziken netleşti.
Milletin kapısından milletin seçtiği belediye başkanları ve milletin son seçimde birinci parti yaptığı CHP’nin Genel Başkanı giriyor.
Diğer kapıdan ise Tayyip Bey’in atadıkları giriyor.
Bu iftiraları iddianameye bile koyamayanlarla onun itirafçısı, aynı kapıdan girip çıkıyorlar.
Kapılar net.
Dün İYİ Parti’nin, Gelecek Partisi’nin, DEVA Partisi’nin ve çeşitli siyasi partilerin milletvekilleri ve temsilcileri bizle aynı kapıdan gelip adalet arayışında ve haysiyet suikastına karşı direnişte, aynı yerlerde oturdular.
Selamlaştık, genel başkanlarımızın selamını aldık.
Aziz İhsan Aktaş da ‘Erdoğanların kapısından’ girdi.
Sayın Erdoğan’ın atadıklarının kapısından girdiler.
Aynı yerde oturdular, o kapıdan çıktılar gittiler.
Benim oraya gittiğim araba partime ait.
Aziz İhsan Aktaş’ın oraya geldiği arabanın kime ait olduğunu hepimiz biliyoruz.
Ve Aziz İhsan Aktaş’ın etrafında ana muhalefet partisini koruyan, ana muhalefet partisinin genel başkanına devletin verdiği korumalardan çok koruma vermişler, Aziz İhsan Aktaş’ı koruyorlar.
Kimi, kimden koruyorsunuz?
Kimi, hangi kapıdan sokuyorsunuz? 770 yılla yargılanan ve iddianamede ‘suç örgütü lideri’ olarak tanımlanan kişinin etrafında 15 tane devlet korumasının işi nedir?
Bu kişinin hakim - savcı kapısından girmesinin gerekçesi nedir?
Gerekçe şu, biz Erdoğan’ın kendine hasım gördüğü tarafız.
Onu iktidardan edeceğiz diye bizi düşman bildi, bize saldırıyor.
Kendisine dost gördükleri o kapıdan giriyor.
Erdoğan’ın kapısı orada, milletin kapısı orada burada. "İftiracıları da bildikleri kapıdan getirsinler" Biz milletin kapısını aşındırmaya, onlar da devletin kapısını utandırmaya devam etsinler. 770 yılla yargılanan, en çok da rüşvet verdiği kişi olarak iddia ettiği kişi Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı AK Parti’ye geçti diye o salonda olmayan, Aziz İhsan Aktaş’ı korumaya, kollamaya ve hakim - savcı kapısından sokmaya devam etsinler.
Millet kendi kapısını kullananı da ihanet kapısını, iftira kapısını, şantaj kapısını kullananı da görüyor.
Biz boyun eğseydik, dedikleri gibi dönseydik Ankara’ya gelseydik, partinin başında otursaydık, onların istediği gibi bir muhalefet çizgisinde olsaydık onlar rahattı.
Biz meydanda olmaya, milletin gönlünde olmaya, milletin kapısından gelip gitmeye devam edeceğiz.
İftiracıları da bildikleri kapıdan getirsinler. "Önceden heyeti de ayarlamışlar.
Savcı zaten ellerinde" Diğer sorunuza cevabım net, dün de söyledim.
Hakim var, heyet var.
Erdoğan’ın AK Toroslar çetesi tarafından dizayn edilmiş.
Doğal hakim ilkesi yok.
Zaten iki mahkeme numarası veriyorlardı, ikisinden birine düşecek.
Düşünün ki 40 mahkemeye düşebilir, ikisini ayarlamışlar.
Nasıl geçmişte benim ‘seyyar giyotin’ dediğim yöntemde Akın Gürlek hangi mahkemeye konuyorsa kritik davalar o mahkemeye düşüyordu.
İki tane mahkeme vardı, o iki mahkemeden dediklerine düşürdüler.
Önceden heyeti de ayarlamışlar.
Savcı zaten ellerinde.
Buradan bir yargılama yapıyorlar.
İddianame tel tel dökülüyor.
Bu yargılamayla da adalet aradıklarını söylüyorlar.
Ben de Erdoğan’a diyorum ki bu davanın siyasi olduğuna milletin yüzde 60’ı inanmış.
Ekrem Başkan’ı da bir şekilde, bu şekilde yargılamaya çalışacaksın.
İstanbul seçimleri çağrısı Gel şöyle bir şey yapalım… Hani diyor ya ‘Bunlar İstanbul’u iyi yönetmediler’, billboardlara koyuyorlar.
Millete diyor ya ‘Senin ömründen gidiyor’ diye.
Diğer taraftan diyor ya ‘Efendim bunlar çaldılar, çırptılar ama bulamıyoruz, ispatlayamıyoruz.’ İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin tüm iştirakları ve kendisinde bir kuruş kamu zararı olmadığı resmi belgelerle de ortaya çıktı.
Halen daha bir sürü iftira atıyor ve bizi suçluyor.
Ben de diyorum ki ‘O zaman yapacağımız iş basit.
Ben erken seçim istiyorum, ona yanaşmıyorsun.’ 360 milletvekili lazım.
O rakamımız yok.
Ya da kendisinin karar vermesi lazım, onu da yapmıyor.
Ama benim elimden bir şey gelir.
Eğer Erdoğan varsa ben İstanbul’da bütün belediye meclis üyelerimi istifa ettirmeye Erdoğan’la eşzamanlı olarak ve İstanbul seçimlerini yenilenmesine varım.
Cesareti varsa kararı İstanbullular versin.
Eğer Erdoğan’a inanıyorlarsa, Ekrem Başkan’ın suçlu olduğuna inanıyorlarsa Erdoğan’ın göstereceği adaya oy verirler.
Ben o gün siyaseti bırakacağım.
Mart ayının 29’unda, pazar günü yapılacak bir İstanbul yerel seçiminde adayım Ekrem İmamoğlu’dur.
İstanbullular iki sene öncesine göre farklı düşünüyorlarsa, Ekrem Başkan’ı seçmezlerse ben siyaseti bırakıyorum.
Ekrem Başkan siyaseti bırakıyor.
Buyursunlar oynasınlar.
İddia ediyorum ki 1 milyon değil, 1,5 milyon farkla o seçimi kazanacağız.
Gelsinler, o seçimi yenileyelim.
Bir tek şartım var.
Eğer İstanbul seçimini biz kazanırsak yakamızdan düşecekler.
Hemen getirecekler erken seçim sandığını.
Türkiye’de yönetimi devralmaya hazırız.
Erdoğan iddia koyan bir siyasetçiydi.
Eskiden yıllarca gireceği her seçimden önce ‘Ben birinci parti olacağım, olmazsam siyaseti bırakırım’ diyordu.
Dönüyordu ‘Rahmetli Türkeş’ten görevi alan, oraya da çöreklenen Devlet Bahçeli’ye söylüyorum’ diyordu. ‘Sen birinci parti olamazsa bırakacak mısın?’ Dönüyordu Cumhuriyet Halk Partisi’nin Genel Başkanına sesleniyordu. ‘Bırakacak mısın?’ Şimdi söylüyorum: Ben birinci partiyim. 29 Mart Pazar günü İstanbul’da seçimleri yenileyelim.
Elimde olan belediyeler sana teklif ediyorum.
Gel yarışalım.
Seçimi sen kazanırsan, ben yokum.
Ben kazanırsam, erken seçime gidelim.
Var mısın?
Bu kadar net bir soruya Erdoğan’dan net bir cevap istiyorum.”