Haber Detayı

İranlı siyaset bilimci Peiman Salehi: İran’a baskı, bölgeye baskıdır çözüm Türkiye-İran işbirliği
Avrupa aydinlik.com.tr
01/02/2026 18:51 (2 saat önce)

İranlı siyaset bilimci Peiman Salehi: İran’a baskı, bölgeye baskıdır çözüm Türkiye-İran işbirliği

İran’da dış müdahalelerle karakter değiştiren protestoları birleşen İran halkı bitirdi. Aydınlık Avrupa’ya konuşan İranlı siyaset bilimci Peiman Salehi, İran toplumunun dış tehdit karşısında birleştiğini ifade etti.

Geçtiğimiz haftalarda İran’da yaşanan protestoları, protestoların nasıl şiddet eylemlerine dönüştüğünü, İran devletinin tepkisini tüm dünya takip etti.

İran'da yaşanan protestolar, Batı medyasında tanıdık bir döngü olan manşetler, spekülasyonlar ve siyasi tahminleri tetikledi.

Batı medyasında İran’da hükümetin düşeceğine dair iddialar manşetlerdeydi.

Benzer bir yanlış Haziran’da gerçekleşen 12 Gün Savaşı’nda da yapılmıştı.

Nihayetinde İran toplumu, protestoların dış aktörlerce istismar edildiğini fark ettiğinde dış faktörler karşısında hızla birleşti.

Ancak tehditler halen devam etmekte.

Monarşi kalıntısı, İsrail dostu Rıza Pehlevi’ye övgüler yağdıran ABD Başkanı Trump İran’a ‘büyük bir donanma’ gönderdiğini açıkladı ve ABD’li yetkililerden ardı ardına İran’a tehditler yağıyor.

Aydınlık Avrupa’nın sorularını yanıtlayan İranlı siyaset bilimci Peiman Salehi, İran üzerindeki baskının tek başına değerlendirilmemesi gerektiğini, tehditlerin tüm bölge üzerinde baskı unsuru oluşturduğunu ifade etti.

Bölgedeki ABD ve İsrail tehditlerini kovuşturmada Türkiye-İran ittifakını işaret eden Salehi, “İran-Türkiye işbirliği meselesi, bölgesel bağlamda merkezi bir önem kazanmaktadır.

İran üzerindeki baskı, tek başına değerlendirilmemelidir.

Batı Asya'daki jeopolitik dengede, istikrarsızlaşma veya müdahale yoluyla meydana gelecek herhangi bir önemli değişiklik, neredeyse kaçınılmaz olarak İsrail'in stratejik konumunu güçlendirecektir.

Böyle bir sonuç, büyük egemen devletlerin zayıflatıldığı veya parçalandığı, yeniden yapılandırılmış bir bölgesel düzen kurma yönündeki İsrail'in uzun süredir devam eden emellerini ilerletecektir.” değerlendirmelerinde bulundu.

Salehi 12 Gün Savaşı sonrası ABD ve İsrail’in taktik değişimine gittiğini söyledi ve “Bu nedenle, sonraki odak noktasının doğrudan askeri çatışma yerine iç baskıya geri döndüğüne inanıyorum.” ifadelerini kullandı.

Salehi'nin sorularımıza verdiği çarpıcı yanıtlar şöyle: ‘GÖSTERİLER YERİNİ ORGANİZE ŞİDDET EYLEMLERİNE BIRAKTI’ Geçtiğimiz haftalarda İran’da yaşanan olayları ne sıradan protesto dalgaları olarak ne de sadece dışsal komplo teorilerine indirgeyerek anlayabiliriz.

Gerçek, bölgesel tansiyonun yüksek olduğu bir dönemde, sahici bir ekonomik krizin ve İran’ın iç uyumunu zayıflatmaya çalışan geniş jeopolitik çabaların birleşiminde yatıyor.

Esas tetikleyici şüphesiz bir şekilde ekonomiydi.

Hükümetin bazı temel mallara yönelik döviz sübvansiyonlarını kaldırma kararı ani bir şok yarattı.

Bu karar döviz kuru oranında ve yaşam maliyetinde keskin bir artışa yol açtı.

Böyle ekonomi kaynaklı protestolar İran’da daha önce de gerçekleşmişti, geçim kaynakları konusunda halkın öfkesi şaşırtıcı ya da gayri meşru değil.

Bu olayları diğer protestolardan ayıran özellik, ayaklanmanın bir kısmının ekonomi kaynaklı protestoların ötesine hızla yayılmasıydı.

Bazı şehirlerde gösteriler yerini organize şiddet eylemlerine bıraktı.

Raporlar ve ilk elden gözlemler bazı maskeli kişilerin ateşli silah kullandıklarını ve koordineli bir şekilde kamu binalarına saldırdıklarını gösterdi.

Bu niteliksel bir gerilime işaret etti ve krizin karakterini toplumsal protestodan iç güvenlik sorununa dönüştürdü. ‘PROTESTOLARA DIŞ MÜDAHALE’ Bu gerilimi anlamak, dış politika bağlamına dikkat kesilmeyi gerektirir.

Kargaşanın doruk noktasında, ABD Başkanı Donald Trump, İran'ın protestocuları öldürmesi halinde ABD'nin müdahale edeceğini kamuoyuna açıkladı.

Bu açıklama, insan hakları endişesinden çok, iç kargaşa ile dış askeri gerekçe arasındaki sınırı bulanıklaştıran stratejik bir sinyal işlevi gördü.

Aynı dönemde ABD Senatörü Ted Cruz, sosyal medyada ABD’nin İran’daki protestocuları silahlandırması gerektiğini dile getirdi.

Başka herhangi bir ülkede bu tür açıklamalar, sivil protestoya destekten ziyade iç istikrarsızlaştırmaya açık bir çağrı olarak yorumlanırdı.

Bu sinyaller bir araya geldiğinde, şiddetin uluslararası hale getirilebileceği ve müdahale gerekçesi olarak çerçevelenebileceği bir ortamın oluşmasına katkı sundu.

İsrail medyasının haberleri bu atmosferi daha da güçlendirdi.

İsrail televizyonu Kanal 14, MOSSAD ajanlarının ayaklanmalar sırasında Tahran sokaklarında aktif olarak çalıştığını açıkça ilan etti.

Bu tür yayınların bağımsız bir şekilde doğrulanması gerekse de, kamuoyuna açıklanması çok şey ortaya koyuyor.

Bu, kanıtların kesinliği ne olursa olsun, müdahil olduklarını gösterme ve algıları şekillendirme çabasını ortaya koyuyor. ‘PROTESTOLARDA VERİLEN KAYIP KONUSU’ Verilen kayıp konusu, krizin en tartışmalı yönlerinden biri haline geldi.

Burada anlatımlardaki farklılıklar dikkat çekicidir.

İran Uluslararası (Londra merkezli yayın yapan Farsça televizyon kanalı), başta beş bin kişinin öldüğünü iddia etti.

Reza Pahlavi daha sonra bu rakamı elli bine çıkardı.

Donald Trump ise yaklaşık sekiz yüz kişiden bahsetti.

Bu rakamlar sadece tutarsız değil, yapısal olarak da uyumsuzdu.

Tutarlı bir kanıt zemininin olmaması, zayiat rakamlarının doğrulanmış bir soruşturmanın sonucu olmaktan ziyade, medya ve siyasi mücadele için bir araç haline geldiğini bir kez daha gözler önüne serdi. ‘AMAÇ MEŞRUİYETİN VE TOPLUMSAL UYUMUN AŞINMASI’ TASS başta olmak üzere Rusya merkezli medya kuruluşları, İranlı kaynaklara dayandırarak bazı kurbanların bedenlerinde İsrail menşeli mermilerin bulunduğunu bildirdi.

Bu haberler ihtiyatla ele alınmalı ve açık biçimde kaynağına atfedilmelidir.

Bu haberler bağımsız bir doğrulama anlamına gelmez, ancak farklı medya alanlarında eşzamanlı olarak dolaşan çelişkili jeopolitik söylemleri gösterir.

Bu dinamikler bir araya getirildiğinde, gerçek ya da iddia edilen ölümlerin, uluslararası baskı oluşturmak ve iç kamuoyunu kışkırtmak amacıyla araçsallaştırıldığı bir gerginlik artışına işaret ediyor.

Amaçları, mutlaka hemen bir rejim değişikliği değil, zamanla meşruiyetin ve toplumsal uyumun aşınmasıdır. ‘İRAN, DOĞRUDAN ASKERİ GÜÇLE PARÇALANAMAZ’ Ancak bu strateji önemli bir engelle karşılaştı. 22 Ocak'ta İran genelinde devleti destekleyen büyük çaplı gösteriler düzenlendi.

Başlangıçta ekonomik mağduriyetlere sempati duyan birçok İranlı, ayaklanmanın protesto sınırlarını aştığına ve dış aktörler tarafından istismar edildiğine inanmaya başladı.

Bu algı değişikliği belirleyici oldu.

Toplumsal hoşnutsuzluğun otomatik olarak sistemin çöküşüne destek anlamına gelmediği gösterildi.

Benzer bir yanlış hesaplama, Haziran 2025'teki on iki günlük çatışma sırasında da yaşanmıştı.

ABD ve İsrail'in planlamaları, askeri baskının iç parçalanmayı derinleştireceğini varsayıyor gibi görünüyordu.

Ancak İran toplumu, bazı iç memnuniyetsizliklerine rağmen, dış tehdit karşısında birleşti.

Bu tersine dönüş, ateşkesin hızla sağlanmasına katkıda bulundu ve tekrarlanan bir dersi yeniden doğruladı: İran, doğrudan askeri güçle parçalanamaz.

Bu açıdan bakıldığında, ABD ve İsrail'in mevcut stratejisi savaştan çok iç yıpratma üzerine odaklanıyor.

Amaç, toplumu siyasi sistemden uzaklaştırmak, ulusal dayanışmayı zayıflatmak ve içeriden gelen baskının dışarıdan gelen baskıdan daha etkili hale geldiği koşullar yaratmak. ‘RIZA PEHLEVİ İRAN İÇİNDE SOSYAL TABANA SAHİP DEĞİL’ Bu çerçevede, Reza Pahlavi gibi figürler büyük ölçüde sembolik bir rol oynamaktadır.

Batı medyasının orantısız ilgisine rağmen, İran içinde anlamlı bir sosyal tabana sahip değildir.

Pahlavi mirası, İran toplumunun geniş kesimleri arasında hâlâ son derece gözden düşmüştür.

Geniş kitleler tarafından siyasi açıdan deneyimsiz, entelektüel tutarlılıktan yoksun ve iç gerçeklerden kopuk olarak algılanmaktadır.

Onun işlevi, alternatif bir liderlikten çok, dış kitleler için bir anlatı aracıdır. ‘İRAN’DAN ÇIKARILACAK DERSLER’ İran örneği, hem iç yönetim hatalarının hem de dış manipülasyonun sınırlarını ortaya koymaktadır.

Ekonomi politikasındaki hatalar gerçek şikâyetlere yol açmış, ancak bu şikayetleri jeopolitik istikrarsızlığın bir aracı haline getirme girişimleri sonuçta başarısız olmuştur.

Sonuç, siyasi çöküş değil, baskı altında ulusal uyumun yeniden tesis edilmesi olmuştur.

Buradan çıkarılacak ders, İran'ın krizlerden muaf olduğu değil, siyasi dinamiklerinin protesto ve baskı ya da halk ve devlet gibi basit ikiliklere indirgenemeyeceğidir.

İran'ın gidişatı, dış tehditlerden çok, iç politika hatalarını düzeltme ve dışarıdan toplumu bölmeye yönelik stratejilere direnme kabiliyetine bağlı olacaktır. ‘İran üzerindeki baskı tek başına değerlendirilmemelidir’ İran-Türkiye işbirliği meselesi, daha geniş bölgesel bağlamda merkezi bir önem kazanmaktadır.

İran üzerindeki baskı, tek başına değerlendirilmemelidir.

Batı Asya'daki jeopolitik dengede, istikrarsızlaşma veya müdahale yoluyla meydana gelecek herhangi bir önemli değişiklik, neredeyse kaçınılmaz olarak İsrail'in stratejik konumunu güçlendirecektir.

Böyle bir sonuç, büyük egemen devletlerin zayıflatıldığı veya parçalandığı, yeniden yapılandırılmış bir bölgesel düzen kurma yönündeki İsrail'in uzun süredir devam eden emellerini ilerletecektir.

Büyük bir nüfusa, stratejik öneme ve bağımsız bölgesel hedeflerine sahip bir uygar devlet olan Türkiye, bu mantıktan muaf değildir.

İstikrarsızlığın İran sınırları içinde tutulabileceği varsayımı, bölgenin yapısal dinamiklerini göz ardı etmektedir.

Bir kez büyük dengeler bozulduğunda, sonraki hedefler beyan edilen niyetlerle değil, fırsatlarla belirlenir. ‘BÖLGESEL GÜÇLER KOORDİNASYON SAĞLAMAZSA DIŞ AKTÖRLER BOŞLUĞU DOLDURUR’ Bu nedenle, güvenlik, ekonomi ve siyaset alanlarında İran ve Türkiye arasında daha derin bir işbirliği, ideolojik uyumdan ziyade stratejik bir gereklilik olarak anlaşılmalıdır.

İstihbarat, sınır güvenliği, bölgesel diplomasi ve ekonomik entegrasyon alanlarında koordinasyon, dış istikrarsızlaştırma çabalarının maliyetini artıracak ve böl ve yönet stratejilerinin etkinliğini azaltacaktır.

Tahran ile Ankara arasında geçmişte yaşanan gerilimler, her iki devletin de dış güçler tarafından yönlendirilen bölgesel yeniden yapılanmalardan defalarca zarar gördüğü gerçeğini gölgelememelidir.

Tarih, bölgesel güçlerin koordinasyon sağlayamadığı durumlarda, dış aktörlerin bu boşluğu doldurduğunu ve bunun genellikle uzun vadeli istikrarı bozduğunu göstermektedir.

ABD ve İsrail’in İran’ı içerden zayıflatma stratejisi’ On iki günlük çatışmanın ardından, İran'daki birçok yerli analistin, İsrail'in her an yeni bir saldırı düzenleyebileceğini iddia etmesine karşın, ben o dönemde İran medyasında da dahil olmak üzere, İran'da iç parçalanmanın açık bir işareti olmadığı sürece ne İsrail'in ne de ABD'nin yeni bir saldırı düzenleyeceğini belirtmiştim.

Benim bakış açımdan, askeri harekât her zaman devlet ve toplum arasındaki ilişkinin değerlendirilmesine bağlı olmuştur.

Haziran’daki operasyonun, İran toplumunun siyasal sistemden yeterince kopuk olduğu ve dış baskının iç çözülmeyi hızlandırabileceği varsayımına dayandığı görülüyor.

Bu varsayımın yanlış olduğu ortaya çıktığında ve sosyal uyum beklenenden daha sağlam kaldığında, tırmanma mantığı da yeniden değerlendirildi. ‘ABD-İSRAİL, İRAN’A KARŞI UZUN SÜRELİ BİR ÇATIŞMAYA GİRMEYE İSTEKLİ DEĞİL’ Bu nedenle, sonraki odak noktasının doğrudan askeri çatışma yerine iç baskıya geri döndüğüne inanıyorum.

Son protestolar, bu çerçevede, savaşın spontan tetikleyicileri olarak değil, iç erozyon koşullarının değişip değişmediğini test etme çabasının bir parçası olarak anlaşılabilir.

Hem ABD’nin hem de İsrail’in, ekonomik sıkıntılar ve toplumsal huzursuzluğun ulusal bütünlüğü zayıflatabileceği ve böylece uzun bir savaşa yol açmadan sınırlı adımların atılabileceği kanaatinde olduğu anlaşılıyor.

Bunun yanında, her iki aktör de İran ile uzun süreli ve yüksek maliyetli bir çatışmaya girmeye istekli görünmüyor.

Tercih ettikleri sonuç, dış güçlerin yapamadığı stratejik işi iç bölünmelerin yapmasıdır.

İlgili Sitenin Haberleri