Haber Detayı

NATO Zirvesi’nin getirdiği fırsatlar
Gündem aydinlik.com.tr
04/02/2026 09:51 (3 saat önce)

NATO Zirvesi’nin getirdiği fırsatlar

İlk bakışta iki anlama da gelebilecek bu başlığı özellikle seçtik. Herhalde Aydınlık’ta yayınlanan bir yazıda NATO’dan “fırsatlar” beklenemeyeceği tüm kamuoyunda bilinen bir gerçektir.

Yine de bu başlıkla okuyucularımızın dikkatini çekebildiysek, 7-8 Temmuz tarihlerinde başkentimiz Ankara’da düzenlenmesi planlanan NATO Zirvesi’nin Türkiye’deki anti-emperyalist mücadele için taşıdığı fırsatlar hakkında konuşabiliriz.

Ülkemizde NATO’ya karşı ilk kitlesel mücadele 1960lı yılların ortalarında sosyalistler ve Kemalistler tarafından başlatıldı.

Bu mücadelenin ilk şehitleri kitlesel eylemler sırasında 1968 ve takip eden süreçte 1972 yılında verildi.

Bu süreçte ABD, Sovyetler Birliği’ne karşı baskın çıkarak tek kutup haline gelmek amacıyla siyasi ve askeri bir ittifak inşa ediyordu.

İkinci kuşak şehitleri, 12 Eylül Darbesi’nin devlet kurumları içinde “Süper-Nato/Gladyo” örgütlenmesinin yerini sağlamlaştırmasıyla 1990’lı yıllarda vermeye başladık.

Bunu Ergenekon-Balyoz kumpasları sırasındaki şehitler takip etti.

NATO’ya karşı çıkan aydınlar suikastlerle ve tertiplerle şehit edilirken ABD dünyanın tek efendisi olma hedefiyle birçok devleti kendi işgal girişimlerine katıyordu.

Türkiye, bir NATO ülkesi olmasına rağmen halktan gelen yoğun baskıyla 2003 yılında işgalin bir parçası olmaya direnebildi.

Üçüncü kuşak şehitler ise ABD’nin gerilediği ve tek kutup olma özelliğini yitirdiği dönemde verildi. 24 Temmuz 2015’te tam anlamıyla başlayan sıcak savaşın kaderini, 15-16 Temmuz 2016’daki muharebe belirledi.

Türk ordusunun başarısı belirleyiciydi.

Öte yandan, 15 Temmuz gecesi NATO’nun elemanlarına sürdürdüğü tankların karşısına bu kez kendini muhafazakar olarak tanımlayan yurttaşlarımız geçti ve NATO’ya karşı son sivil şehitleri burada verdik.

Son 10 yıldır biliyoruz ki, Türk milleti arasında ABD karşıtlığı tarihi zirveye çıkmakla kalmadı; Türkiye, dünyada ABD karşıtlığının en yüksek olduğu ülkelerden biri haline geldi.

Türkiye’de “aydın takımının” birkaç üyesi dışında ABD ile ittifakı savunan neredeyse kimse kalmadı.

Bu süreç bize şunu gösterdi: ABD-NATO karşıtlığı toplumun tüm kesimleri tarafından benimsenmiş ve NATO’ya karşı mücadele de geniş kesimlerin mücadelesi haline gelmiştir.

Son 60 yılda verilen şehitler, o gün aldığı tavır ne olursa olsun, artık ABD’ye karşı olan herkesin şehitleridir.

Şehitler ortaklaşmıştır.

NATO İLE MÜCADELEYİ TEKELİNE ALMAK YA DA YAYGINLAŞTIRMAK Mücadelenin en keskin aşaması 15 Temmuz olduğu için bu noktaya biraz odaklanalım.

Bu süreçte solun bir kısmı tarafından izlenen “ne Sam ne Saddam” politikası ve “anti kapitalist olmadan anti emperyalist olunmaz” tespiti yanlıştı.

Bunları izleyenler, hareketsiz kalarak anti emperyalist mücadelenin dışına düşmek zorunda kaldılar.

Tespitleri, ABD emperyalizmine zarar veremedi. “Tehlikeli” hale gelemediler, demek ki o gün yanlış tavır aldılar.

Sokaklarda ABD güçleri ile çatışmalar yaşanırken doğru olan kendimizi tatmin edecek tespitler yapmak mıdır yoksa düşmana kurşun sıkmak mıdır?

Herhalde cevap açıktır.

Vatan Partisi’nin o gün aldığı tavır ve elde edilen sonuçlar önemli bir örnek oluşturmalı.

Solun bir kısmı, 24 Temmuz 2015’te başlayan bu süreçte (hatta 2009’dan itibaren) hataya düşerek tarafsız kalmışken; bir kısmı da o dönem PKK’nın etkisiyle ABD tarafında yer aldı.

Ancak bugün PKK’nın bitme noktasına gelmiş olması, üzerinden prangalarını atmak isteyenler için büyük bir fırsat doğuruyor.

Bunu değerlendirmek hala mümkündür.

Emperyalizme karşı mücadele adına samimi hisler beslemesine rağmen, birçok siyasi hareket bugün bu yolda ayrı ayrı hareket ediyor çünkü kimse kendi “ilkelerine” dokunulmasını istemiyor.

Peki ne yapacağız?

ABD Büyükelçiliği önünde randevu sırasıyla gerçekleştirilecek basın açıklamaları ile mi NATO zirvesine meydan okuyacağız?

Her karşı kuvvete aynı anda saldırmak isteyen partiler, bütün isteklerini aynı anda kabul ettirmek isteyen çocuklar gibi hareket ediyorlar.

Buna da zaten “bir çocukluk hastalığı” diyoruz.

Emperyalizme karşı mücadeleyi, yalnız her konuda kendisi gibi düşünenlerle vermeyi alışkanlık haline getirenler Türkiye’deki büyük anti-emperyalist potansiyelden yararlanılmasının önünü tıkadıklarını fark etmelidir.

TÜRKİYE’DEKİ FİLİSTİN EYLEMLERİNİN GETİRDİĞİ TECRÜBE Daha kapsayıcı bir eylem biçimi için gerekli tecrübeyi, Filistin’de İsrail’in yaptığı soykırıma karşı mücadele sürecinde elde ettik.

Geleneksel olarak kendini “sağ” ya da “sol” olarak tanımlayan kuvvetler, aslında İsrail’e karşı birlikte mücadele ile insanlık için ilerici olduklarını gösterdiler ve İsrail ile ticareti durdurtmak gibi büyük bir başarıyı da elde ettiler.

Tabii bu süreçte de suyu bulandıranlar da oldu.

İsrail protestoları sırasında Filistinlerinin mücadelesini bağlamından koparıp kendi ideolojik hakimiyetleri için 1 Ocak sabahlarına eylemler koyanlar ya da kitlesini dar açıklamalara sıkıştırarak pasifize edenler vardı.

Bunlar özellikle muhafazakar yurttaşlarımızın önemli bölümünü İsrail’e gerçekten zarar verecek bir harekete girişmekten alıkoymaya çalıştılar; ayrışmayı kışkırtırken Filistin mücadelesine zarar verdiler ve insanların önemli bölümünü esas mücadeleden kopardılar.

Yine de buna rağmen, İsrail’e karşı birlikte mücadele imkanı vardı ve bunu kullananlar başarılı oldular.

Aynı imkanlar NATO’ya karşı mücadelede de bulunmaktadır.

NATO’nun ABD çıkarları doğrultusunda yönetilen bir saldırı aracı olduğu 2026 yılının Türkiye’sinde berrak şekilde bilinmektedir.

ABD’ye karşı 2015-2016 yılları arasında zirveye çıkan öfke ise bugün ABD saldırganlığının tekrar aleni hale gelmesiyle iyice perçinlenmiştir.

O zaman NATO’ya karşı mücadelede edecek her hareket - kendini ister sağ ister sol olarak adlandırsın - önce, ABD’ye tepki duyan tüm yurttaşlarımız için bir mücadele kapısını açık bıraktığından emin olmalıdır.

Televizyonda ya da telefonunda haberleri izlerken ABD’ye, NATO’ya ya da Trump’a küfreden insanlara, evlerinde oturup küfretmek dışında bir seçenek sunuyor musunuz?

Mesele budur.

Eğer onlara “sen şu şu şartları sağlıyorsan NATO zirvesine karşı mücadeleye katılabilirsin” diyorsanız, yaptığınız eylem düşmanın en memnuniyet duyacağı eylem olacaktır.

NATO ZİRVESİNİ BİR FIRSATA ÇEVİRMEK Türkiye’deki son NATO zirvesi, 2004 yılında İstanbul’da gerçekleştirilmişti.

Ellerindeki Yugoslavya, Irak ve Afganistan halklarına ait kanlar henüz kurumamış olan Batılı liderlerin konforu için İstanbul’un önemli bölümünde hayat ve üretim durdurulmuş, farklı illerden on binlerce kamu görevlisi bu zirvenin hizmetine sunulmuştu.

Bu toplantıda Afganistan’da daha çok insanı katletmenin kararı alındı.

Şimdi ise Filistin, Venezuela, İran ve Küba açıkça saldırıya uğrar ya da tehdit edilirken, NATO’ya karşı sokağa çıkıp savaşmış Türk milleti, herhalde eli kolu bağlı oturmak ve bir sonraki saldırının kendisine yönelmesini beklemek istemeyecektir.

Zaten daha önce de beklememiştir.

Bugün yalnızca Türkiye’de değil tüm dünyada ABD’ye karşı mücadele etmek en şerefli eylemdir.

NATO, yıllardır ABD’nin peşine takılan Batılı ülkelerde bile sorgulanmaktadır; dağıtılması tartışılmaktadır.

ABD’nin, dünyadaki tek kutup olduğu dönem sona ermiştir.

Türkiye’deki ABD karşıtlığı, tarihi zirvesini yaşamaktadır ve ABD’den yana olmak istisna bir durum haline gelmiştir. 2016 itibariyle NATO’ya karşı Türkiye’nin bağımsızlığı savunan tüm siyasi kesimler şehitler vermiştir ve NATO’ya verilen şehitler tüm milletin şehitleri olmuştur. 2026 yılında, 2004 yılından farklı olan budur.

İşte bu sebeple, NATO zirvesi emperyalizmle mücadele eden herkes için büyük bir fırsattır.

Koşullar özetle bunlar.

Peki fırsatlar nelerdir?

Birinci ve en büyük fırsat, NATO’dan çıkma yönündeki talebi destekleyenlerin sayısını tarihi zirve noktasına çıkarma fırsatıdır.

Türk milletinin bilincinde ABD’nin en büyük düşman olduğu ve NATO’nun onun bir aracı olduğu fikri çoktan yeşermiştir.

Mesele, bu fikri eylemsel düzleme taşıyarak halkımızın talebini daha net ifade edebilmesini ve bununla ilerleyen süreçte NATO’dan çıkılması yönündeki toplumsal baskının tüm kesimlere yayılmasını sağlamaktır.

Bu da ancak geniş kitlelerin eylemsel biçimde ABD-NATO ile mücadelesiyle bilinçlere ve kamuoyunun gündemine yerleşebilir.

İşte başkentin merkezinde düzenlenmesi planlanan zirve tüm vatanseverlere bu fırsatı vermektedir.

Bırakın NATO’dan yana olmayı, NATO’ya karşı çıkmamak bile utanılacak bir şey haline gelmelidir.

Her partinin oy aldığı kitlesi, NATO’ya karşı çıkmayan milletvekillerini tefe koyacak duruma kısa süre içinde gelebilir; zira hepsi o potansiyeli içinde taşımaktadır.

Yıllardır birikmiş öfke, İsrail’e eylemsel olarak yöneldiği gibi ABD’ye de yönelme fırsatını bu zirve sayesinde bulmuştur.

Bu da ikinci fırsattır. “Süper NATO / Gladyo”nun şehit ettiği Uğur Mumcu, kitleler devrimci eylem içinde kadrolaşır, demişti.

ABD’den nefret eden vatandaşlarımızın somut olarak iptal edilmesi talebiyle harekete geçebileceği bir organizasyonun hepimizin yanı başında gerçekleşmesi, işte anti-emperyalist mücadelenin kadrolarını kazanma fırsatını bizlere sunmaktadır.

Her yurttaşın kendini ifade edebileceği en az bir mecra vardır.

BÜTÜN OKLAR AYNI HEDEFE Türkiye’nin bağımsızlığını hedefleyen her hareketin, ABD’ye karşı mücadele etmek yönünde talebi bulunan her vatandaşımız için gerekli aracı inşa etme sorumluluğu bulunmaktadır.

İktidarın ya da ana muhalefetin bu talebi karşılamayacağı bugünden bellidir.

Anti-emperyalist mücadelenin tüm okları yakında 7-8 Temmuz’da düzenlenmesi planlanan NATO Zirvesi’ne yöneltilecek.

O halde NATO Zirvesi’ne karşı mücadele yürütürken mesele programları birbiriyle çarpıştırmak, ortak bir programda buluşmak ya da her tarafa oklar yağdırmak değil; tüm okların aynı hedefe atılabilmesini sağlamak olacak.

Geleneksel olarak “sağ” ya da “sol” olarak tanımlanması fark etmeksizin, tüm anti-emperyalist hareketlerin NATO Zirvesi’ne karşı verilecek mücadeleyi tüm halkın taleplerini ifade edebilecek ve toplamda en geniş kesimlerin katılımını sağlayacak şekilde inşa etmesi, “bağımsız Türkiye” mücadelesine en büyük katkı olacaktır.

NATO Zirvesi’ne karşı ortaya konulacak her türlü tepkide, katılımcılara sorulacak tek bir soru vardır: “NATO’ya karşı mısın?” Bunun cevabı evet ise, diğer bütün program tartışmaları 9 Temmuz 2026’ya bırakılabilir.

Önümüzdeki fırsatı iyi değerlendirelim.

NATO’nun nüfuzunu genişletmek için düzenlediği zirveyi, NATO’nun mezarına yürüdüğünü açığa çıkaran bir şenliğe dönüştürelim.

NATOcuların sokaklarda başlarını eğerek dolaşmak zorunda kalacakları bir Türkiye; uzaklarda değil, yanı başımızdadır.

İlgili Sitenin Haberleri